Türkiye'den köşe yazarları
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazeetsinde, “İsrail’le barıştık!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu coğrafyada “Allah’ın tokadını” yiyen ve nerdeyse bütün İslam dünyasıyla kanlı bıçaklı olan zevatın, sığınacak liman olarak İsrail’e yanaşmalarının ibretlik hikâyesidir bu.Mavi Marmara’da ölen Müslümanların kanları üzerinden yürüttükleri popülist siyasetin de artık iflas ettiğinin ilanıdır bu.Suriye’de büyük bir hararetle Müslüman kanı dökmeye devam edenlerin, büyük bir aşkla İsrail’le el sıkışmalarının acı tablosudur bu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Son kitabımda yazdığım şu satırları iyi okuyun: “AKP hükümetleri döneminde İsrail’e sık sık giden heyetlerin birinde milletvekilleri Egemen Bağış, Ömer Çelik ve Mevlüt Çavuşoğlu da bulunuyordu. Tarih: 30 Ağustos 2004. AKP parlamento heyeti, İsrail Milli Güvenlik Kurulu Başkanı Giora Ailand ve İsrail Ana Muhalefet Partisi lideri Şimon Perez ile de görüştü. Türk heyeti daha sonraki yıllarda başbakan olacak olan Şimon Perez’e özel hazırlanmış bir paket içinde Türk lokumu hediye etti Perez, kutuyu açtı, lokumu ağzına atarken tebessüm etti: AKP lokum gibi bir parti!”
Aynı Perez bir başka konuşmasında, “Türkiye’de AKP’nin iktidar olmasının hem İsrail için hem de dünya için çok büyük bir fırsat olduğunu” söyleyecek ve “AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a İsrail olarak hayranız” ilave edecekti.”
AKP, İsrail için lokum gibi bir parti olduğunu her fırsatta ispatlamıştır.“Daha vahim bir olay aktarayım: Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de konuşmuş ve “Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet” olarak nitelendirmişti.
AKP’li vekile göre Filistinliler terörist eylemlerde bulunuyorlardı.
Mübarek Ramazan ayında bir yandan Suriye’deki mezhep savaşını en derin şekilde destekleyerek akan kanın sorumlusu olarak tarihe geçenler, diğer yandan “İsrail’e muhtacız” diyerek de isimlerini tarihe yazdırıyorlar. İktidarın her adımında hikmet arayan 'Müslüman vatandaşlarımıza', bir işe yaramayacağını bilmemize rağmen, 'muhteşem liderin' şu cümlelerini hatırlatalım:"İsrail bir terör devletidir.” “İsrail, devlet terörü uyguluyor.” “İsrail’in yaptıkları barbarlıktır.” “Biz gerektiğinde katile katil diyecek, katilden bütün yaptıklarının hesabını da Allah’ın izniyle soracağız.” “Mescid-i Aksa’ya postalla girmek caniliktir.” Ve bugün:Katil, barbar, terörist, cani İsrail’le el sıkıştık!İsrail, böyle lokumu bulup da bırakır mı?
…***
Kadri Gürsel, Cumhuriyet gazetesinde, “İsrail’le anlaşmaya dair yalanlar ve gerçekler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan Binali Yıldırım’ı İsrail’le anlaşma hakkında beklenen basın toplantısını yaparken izledim... Sorulara yüzeysel retoriğin ötesine geçen bir yanıt vermemesini dosyaya olan “yabancılığına” bağladım. Başbakan birkaç kez altını çizerek, “Ambargo Türkiye’nin öncülüğünde kalkmış oluyor” deyince “bilgisizliği” hakkındaki kanaatim yerleşti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Söyledikleri doğru değildi ve kamuoyunu yanıltıcı mahiyetteydi.
Gerçek ise şuydu: Türkiye ve İsrail arasında, 31 Mayıs 2010 tarihli “Mavi Marmara olayı”ndan kaynaklanan krizi çözen anlaşma, Erdoğan’ın “deniz ablukasının kaldırılması” önkoşulundan vazgeçmesi sayesinde mümkün olabilmiştir.
Gazze’ye deniz ablukası yerinde duruyor. Kalkmayacağını Türkiye’deki iktidar da en başından beri biliyordu.
“Deniz ablukasının kaldırılması”nı İsrail’le Mavi Marmara anlaşmasının üçüncü resmi koşulu haline getirdiler. İlk ikisi malum, özür ve tazminat idi.
Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin amacı, İsrail’le ilişkileri, çözümsüz Gazze’ye ipotekleyip sürekli bir kriz ve soğuk savaş durumunda tutmaktı.
Lakin 3 Temmuz 2013’te Mısır’daki Sisi darbesi, Erdoğan’ın “Müslüman Kardeşler konfederasyonu”nun lideri olma hayalini Akdeniz’e gömdü.
Nihayet 2015’in Eylülü’nde Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi neticesinde Erdoğan, Şam’a karşı sürdürdüğü vekâleten savaşı kesin olarak kaybetti.
İsrail’le ilişkileri krizde sabitlemek artık fevkalade lüzumsuz bir hal almıştı.
Erdoğan, taslağı üzerinde aslında 2011’in Haziranı’nda genel hatlarıyla mutabık kalınmış olan özür ve tazminat anlaşmasına bu nedenle rücu etti.
Bu noktadan sonra bütün mesele ablukanın kaldırılması koşulundan çark etme manevrasının, AKP seçmenine nasıl yutturulacağında düğümleniyordu. Binali Yıldırım da dahil olmak üzere iktidarın sözcüleri, “ablukanın kaldırılması” önkoşulunu zamanla “ambargonun kaldırılması”na çevirdiler. Seçmenlerinin “ambargo” ile “deniz ablukası” kavramları arasındaki farkı tefrik edemeyeceğini varsaydıklarından olacak, onları kandırmayı denediler.
Şimdi bir an için, söz konusu “deniz ablukası” koşulunun gerçekten de “kara ambargosunun kaldırılması”na dönüştüğünü varsayalım...
Türkiye ile İsrail arasında varılan anlaşmanın cüzü içinde yer aldığı Binali Yıldırım tarafından açıklanan insani yardımlar sayesinde de bu ambargo kalkmış olmuyor.
Buna göre bir Türk gemisine Gazze için yüklenen 10 bin ton insani yardım malzemesi İsrail’in Aşdod Limanı’na boşaltılacak ve ilaveten Gazze’de elektrik, su ve sağlık tesisleri kurulacak.
İsrail Gazze’de halen uyguladığı ambargo rejimini Türkiye’den gönderilen yardımın ulaşması için daha da esnetecekse amenna... Ambargo bu anlaşma sayesinde gerçekten de bir süreliğine hafifletilmiş olur. Ancak bu yardım, İsrail’in güvenlik tehdidi değerlendirmelerine göre kapsamını gözden geçirebildiği mevcut ambargo rejimine tabi olunarak yapılacaksa, değişen bir durum yok demektir.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “Garantili mal ile başkanlık ilişkisi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Partili cumhurbaşkanlığı teklifini ihtiva eden mini bir anayasa değişiklik teklifinin bu ay içinde Meclis gündemine gidereceğini açıklayan AKP, bu kararından vazgeçti. Bunun sebebi elbette ki Meclis’te yeteri kadar desteğinin olmadığını görmesinden…AKP’nin anayasa değişikliğini referanduma götürecek kadar Meclis’te milletvekili sayısı yok. Bahçeli’nin “hükümete destek” anlamına gelecek bir açıklamasına istinaden yola çıkan AKP bu yolla teklifin Meclis’ten geçeceğini düşünerek böyle bir adım atmıştı. Ama bu çıkış şimdilik akim kaldı. Şimdi bu teklifin sonbahar aylarında geleceği söyleniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP başkanlık ısrarından da asla vazgeçmiyor. “Yeni bir anayasa yapalım, ama başkanlığın içinde olduğu bir anayasa” da diretiyor. Böyle dayatma olunca da yeni anayasa muhalefet partilerinden destek görmüyor. Böyle olunca da Türkiye, 34 yıldır darbe anayasasından kurtulamıyor.
Başkanlığı her fırsatta gündeme getiren AKP’de, İçişleri Bakanı Efkan Âlâ’nın “başkanlık benzetmesi” ise artık söyleyecek söz bırakmadı.
Bursa’da bir parkın açılışında konuşan Âlâ, başkanlık sistemine yeni bir boyut kazandırmış, “Hani piyasadan mal alırsınız da garantili ve garantisiz olur. Bir tereddütle yaklaştığınız bir de garanti içinde gittiğiniz yol vardır. İşte başkanlık sistemi garantili demokrasiyi, istikrarı getirecek ve tam gaz yolumuza devam edeceğiz. Çünkü her halükârda sandıktan istikrar çıkacak” diyerek garantili mal ile başkanlık arasındaki ilişkiye açıklık getirmiş.
Bakalım, başkanlık daha başka nelere benzetilecek?
Her hafta hükümetin attığı bir geri adım ortaya çıkıyor. Bundan daha iki yıl önce Yargıtay ve Danıştay üyelerinin sayısının arttırılıp şimdi azaltılması yoluna gidilmesi bir bakıma geçen haftanın en büyük geri adımıydı.
Bu haftanın geri adımı da karşılıksız çeklerle ilgili. Dört yıl önce kaldırdığı karşılıksız çek kullananlara hapis cezasını hükümet şimdi geri getiriyor. Öğreniyoruz ki teklifte 1 ile 6 ay hapis cezasının öngörüldüğü ve cezanın ertelenmeyeceğiyle ilgili çalışma son aşamasına gelmiş.
Hükümetin altı yıl önce “özgürlükler için bir tehdit” diyerek kaldırdığı Emasya Protokülü’nün yerine 2013 yılında yeni bir protokol koymuştu. Şimdi de TSK Personel Kanunu’nda yapılacak değişiklerle Emasya protokolünü dahi aratacak yeni bir düzenlemeye gitti. Meclis’ten geçti, şimdi Saray’ın imzasını bekliyor.