Türkiye'den köşe yazarları
Orhan Dede, Yeni Mesaj gazetesinde, “AKP’nin son kazığı Filistin’e” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye, Gazze ablukasının kalkması taleplerini geri çekiyor. Hatta yardımı İsrail denetiminden geçirip Aşdod’dan gönderecek Türkiye, İsrail ablukasını resmen tanımış oluyor. İsrail, Mavi Marmara’ya taşıdığı yardım malzemelerini Aşdod’a indirmesi ve izin verilecek malzemelerin Gazze’ye aktarılmasını teklif etmişti.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
AKP hükümetinin Suriye konusunda takip ettiği politikalar, 180 derece kadar keskin dönüşlerle doluydu. Öyle ki bu süreçte dün canciğer olanlar bir anda can düşmanı oldular. Bu kapsamda Erdoğan ‘dostum, kardeşim’ dediği Suriye lideri Esad’a bir anda ‘zalim Esed’ demeye başlamıştı. Suriye’de yaşananların benzerleri şimdi Filistin ve Gazze’de tekerrür edecek gibi görünüyor.
AKP’den dış politika kazık yiyenlerin oluşturduğu zincirin en son halkası anlaşılan Filistin halkı ve Hamas olacak.
Malumunuz Türkiye ile İsrail ilişkilerin normalleşmesi için Roma’da anlaştı. Böylesi anlaşmalardaki şartları hükümetin gizlemesine alıştık artık. Dolayısıyla Türkiye’de sadece bilmemizi istediklerini bir kenara bırakırsak, İsrail basınına yansıyan söz konusu anlaşmada dikkatimi çeken noktalar var;
İki taraf, NATO ve BM gibi uluslararası platformlarda birbirlerinin çıkarlarına zararlı addedilen şekilde hareket etmekten geri durmayı taahhüt ediyor. Yani AKP hükümeti, İsrail’e NATO garantisi verdi. Hâlihazırda NATO’da İsrail’in daimi temsilcilik açmasına izin veren hükümet, İsrail’in NATO’ya resmen üye olabilmesine şimdiden açık çek vermiş oldu.
İsrail Türkiye’deki bir insani yardım fonuna yaklaşık 21 milyon dolar transfer edecek, bu para Mavi Marmara’da öldürülen 9 Türkiye vatandaşı ile yaralananların ailelerine aktarılacak. Bu ödeme, resmen bir tazminat anlamına gelmiyor, bir vakfa yardım statüsünde. Oysa mağdur aileler 1 milyar dolar istiyorlardı.
Türkiye bir yasa çıkararak Mavi Marmara ile ilgili İsrailli askerlere açılmış tüm davaları iptal edilecek. Mavi Marmara katili İsrail askerleri için AKP, dokunulmazlık yasası çıkaracak. Mağdurların açmak isteyecekleri davalar bu yasaya toslayacak.
Türkiye Hamas’ın ülkeyi İsrail’e karşı faaliyetleri için bir üs olarak kullanmasını engelleyecek. Hamas’a Türkiye kapısı bu sayede kapatılmış oldu.
İki ülke askeri işbirliği ve istihbarat paylaşımını yeniden başlatılacak. Erbakan döneminde İsrail’le imza atılan en kritik anlaşmalar askeri işbirliği ve istihbarat paylaşımıydı. İşbirliği ve istihbarat paylaşımına devam kararı alan AKP hükümeti, İsrail’le işbirliğini geliştirmeye kararlı olduğunu ortaya koymuş oluyor.
İsrail’in doğalgazının çıkarılması ve dağıtılmasına imkân verebilecek bir boru hattı kurulmasıyla ilgili iki ülke görüşmelere başlayacak. Anlaşmanın imzalandığı Roma’da açıklamalarda bulunan İsrail Başbakanı Netanyahu, "İsrail ekonomisi büyüyecek” dedi.
Hükümet cephesi ve özellikle de sosyal medyada troller bu anlaşmayı ‘Erdoğan İsrail’e diz çöktürdü’ diye millete hazmettirme kampanyasına başladı. Oysa yukarıda bazı yönleriyle ortaya koyduğumuz Türkiye-İsrail anlaşması, İsrail’in önünde başta Türkiye olmak üzere tüm Filistin’in özellikle de Gazze’nin eğilmesi anlamına geliyor.
Her zaman olduğu gibi ‘kara’yı ak diye yutturmakta AKP’nin üstüne yok.
…***
Çiğdem Toker, Cumhuriyet gazetesinde, “Suriyeliye vatandaşlık” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye, “açık kapı” politikası gereği, Suriyeli sığınmacıları kabul ettiği 2011’den itibaren insani mülahazalarla kamplar kurdu. İlk üç yıl yönetici kadroların ortak söylemi, “Bir gün savaşın bitip onların da ülkelerine geri döneceği” yolundaydı.
Aradan beş yıl geçti” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
İç savaş nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan bir Ortadoğulunun, Paris’te karın tokluğuna çalışırken, gündelik bir jesti nasıl karşıladığını sarsıcı bir sıfatla aktarır Amin Maalouf: “Taşkın bir minnettarlık.”
Olağan koşullarda, “iyilik” sayılamayacak bir insani davranışın, abartılı bir şükran duygusu yaratmasından, Maalouf da derin bir rahatsızlık duyar ve “ÖlümcülKimlikler” adlı kitabında -özellikle bizim coğrafyadan Avrupa’ya doğru yönelenmülteciliğin, yalnızca psiko-sosyal konumunu değil, ekonomik ve siyasi temellerini de “uyandırıcı” tespitlerle irdeler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Suriyelilere vatandaşlık verileceği açıklamasıyla sosyal medyada başlayan son tartışma, sığınmacılara yönelik bakış açısının, Türkiye’de de meselenin kendisi kadar sorunlu, kaygı verici olduğunu haber veriyor.
“Ülkemde Suriyeli İstemiyorum” başlığı altında yayılan nefret söylemine baktığımızda, belki net ve tutarlı bir bakış açısından ziyade, hafife alınmayacak yaygınlıktaki düşmanlık duygusundan söz etmek daha isabetli olacak.
Solculuğu geçtim.
İşsizliği artıracağı, “pasta”yı küçülteceği varsayımıyla yayılan düşmanca dilin, görece sorgulayıcı olmasını beklediğimiz “klavyeler”den körüklenmesi, insanı uzun uzun düşündürüyor. Mesele, şaşırıp şaşırmama tercihinden ibaret olsaydı aslında, kaygının zemini de oluşmayacaktı.
Fakat, rejimin burun üstü çakılan dış politikasını pas geçen bir “Ülkemde Suriyeliİstemiyorum” kampanyası, sadece ırkçı kibri temsil etmekle kalmıyor.
O kampanyaya katılanı, yaptırdığı anketlerde oy açığını gördükçe çark üstüne çark eden, nihai hedefine ulaşmak için nüfus tasarımcılığına kalkışan büyük hesap sahipleriyle aynı hizada birleştiriyor da.
“Neden ülkenizin ‘cihatçı otobanı’ olmasına itiraz etmiyorsunuz, sığınmacılarıAvrupa’da ayrı, ülke içinde ayrı bir ‘sopa’ diye kullanma taktiğini neden görmezliktengeliyorsunuz” sorularını sormamak da öyle...
Türkiye, “açık kapı” politikası gereği, Suriyeli sığınmacıları kabul ettiği 2011’den itibaren insani mülahazalarla kamplar kurdu. İlk üç yıl yönetici kadroların ortak söylemi, “Bir gün savaşın bitip onların da ülkelerine geri döneceği” yolundaydı.
Aradan beş yıl geçti. Bugün 3 milyon Suriyeli’in, Türkiye’de nasıl ve hangi koşullarda yaşayacağı, doğru kavramla “entegrasyonu” meselesi; eğitimden sağlığa, çalışma hayatından üretime kadar, “Hadi vatandaş olsunlar, ben yaptım oldu” denemeyecek kadar çok boyutlu devasa bir sorun. Bu ölçekteki sorunun ciddi ve kapsamlı biçimde tartışılıp hatta “millete sorulmasından” daha tabii bir şey de olamaz. Gerçekten bu konuda söz söyleme derdimiz varsa, Suriyeli sığınmacıların bu ülkedeki kronik işsizliğin, 10 bin dolarda sabitlenen orta gelir tuzağının, vakıflar üzerinden perdelenen yoksulluğun sorumlusu olmadığını bilmemiz gerekiyor.
Kayda geçsin ki, 17-25 Aralık yolsuzluklarının, çalınan kamu kaynaklarının, iş cinayetlerinin, dini duyguları sömürerek çocuklarımızın istismarının sorumluları Suriyeli sığınmacılar değil.
Biata itiraz ederken, yabancı düşmanlığının kıyılarında “taşkın minnettarlık” talebi insanlığa sığmaz.
…***
Batuhan ÇOLAK, Yeni Çağ gazetesinde, “IŞİD niye Türkiye'yi hedef alıyor?` başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ortadoğu'da aktör olmak için her konuya atılan Türkiye'de durum ne yazık ki öyle değildir. Çözüm sürecinde ve son 2 yılda meydana gelen terör olaylarında bine yakın insanımızı kaybediyorsak orada iç güvenliğin ve istihbaratın güçlü ve etkili olduğundan bahsedemezsiniz” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Atatürk Havalimanı saldırısından sonra IŞİD'in, Türkiye'yi neden hedef aldığı sorusu, gündeme getirilmedi. Yapılan tartışma programlarında, haberlerde; havalimanının güvenliği, polislerin kahramanlıkları, ölenlerin hayat hikayeleri üzerinde duruldu.Öte yanda ise tam yasımızı tutacağız derken Osman Gazi köprüsü şenlik ve kutlamalarla açılınca gündem her zaman olduğu gibi unutulmaya başlandı.Türkiye'de kamuoyu gerçekten neyi, ne zaman, nasıl tartışacağını bilmiyor. Bilmediği için de ülkeyi yönetenler, iç ve dış politikalarında hesap vermeyi hiç düşünmüyorlar. Liderlerine kutsal bir anlam yükleyerek, dün siyah dediklerine bugün beyaz diyebiliyorlar. İşte bu yüzden de Türkiye hedef olmaya devam ediyor.IŞİD'in Türkiye'yi hedef alması Suriye'deki gelişmelerle yakından alakalı. Davutoğlu'nun çizdiği dış politika bölgede etkili ve kader belirleyici olan bir Türkiye'ydi… Oyunun figüranı değil, aktörü olacak, Ortadoğu'ya şekil verilecekti. Ancak unuttukları en önemli konu, I.Körfez müdahalesinden beri Ortadoğu'da fiilen bulunan Amerika'ydı… Sonrasında İngiltere ve Rusya…Bunların hiçbirisi hesaba katılmadan, Suriye'de Esad'ın devrilip yerine Türkiye ile yakın ilişkileri olan sünni bir yönetimin başa getirileceği sanıldı. Planların hiçbiri tutmadığı gibi, dış politikada bu denli büyük hamleler yapıldığında iç güvenliğe yönelecek tehditler de hesaba katılmadı.Dış politikada dünyanın en etkili ülkeleri olan ABD, İngiltere, İsrail ve Rusya'nın iç güvenlikleri, istihbaratları en üst düzeydedir. Dikkat edilirse dünyanın en etkili istihbarat örgütlenmeleri de bu ülkelere aittir, CIA, MOSSAD, IM5 ve KGB…Ancak Ortadoğu'da aktör olmak için her konuya atılan Türkiye'de durum ne yazık ki öyle değildir. Çözüm sürecinde ve son 2 yılda meydana gelen terör olaylarında bine yakın insanımızı kaybediyorsak orada iç güvenliğin ve istihbaratın güçlü ve etkili olduğundan bahsedemezsiniz.Türkiye, Davutoğlu sonrası dönemde dış politikada tam aksi hamleler yaparak, eski yöntemlere geri dönmeye başladı. Bunu bizzat Erdoğan sürdürüyor. Ancak geçmişin hataları fena halde Türkiye'yi hedef ülke haline getiriyor.IŞİD'in Suriye'deki ilerleyişini durdurmak için İncirlik Üssü'nün koalisyon güçlerinin kullanımına açılmasıyla, IŞİD Türkiye'yi doğrudan hedef almaya başladı. Çözüm sürecinde Suriye'de PYD'nin desteklenmesi de IŞİD'in Türkiye'yi ikinci kez hedef almasına yol açtı. Suruç ve Ankara Garı saldırılarının arkasındaki mesajlar da buydu. Havalimanı Saldırısının Arkasında Membic Var!Türk kamuoyunun tartışmadığı, siyasilerin üzerinde pek durmadıkları en önemli gelişme ise Membic'te yaşanıyor. IŞİD'in kalbi bilinen Rakka'nın Kürtlere teslim edilmesi için büyük bir operasyon başlatıldı. Rakka'yı ele geçirebilmek için de öncelik, stratejik önemi olan Membic'in alınması gerekiyor.Operasyona; ABD öncülüğünde, PYD'nin silahlı gücü olan HPG ve Türkiye de katılıyor. HPG karadan, ABD havadan, Türkiye ise topçu ateşiyle sınırdan bu operasyona dahil olmuş durumda. ABD, Türk kamuoyu eleştirmesin diye PYD-HPG yerine operasyonu yapanlara Suriye Demokratik Güçleri (SGD) adını verdi. Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı'ndan yapılan son açıklamaya göre SGD Membic'e girmeye başlamış durumda. Bundan sonraki hedefin Rakka olması bekleniyor ki, IŞİD'in bölgeyi HPG'ye teslim etmeye hiç niyeti yok.IŞİD de bu durumda ABD'yi hedef alamıyor, karşısına güçlü bir CIA çıkıyor. Kürtlerle zaten bölgesel bir çatışma halinde, geriye kolay lokma olarak Türkiye kalıyor. Sonuç olarak havalimanının giriş çıkışlarını tartışmak yerine, ülkenin giriş-çıkış noktalarına bakmak, dış politikayı denetlemek çok daha mantıklı olacak. Özellikle dış politikada ve iç güvenlikte birilerinin hesap vermesi gerekiyor. Yok yere ölmeyi hiç kimse hak etmiyor!