Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeni asya gazetesinde, “Gasıpla mağdur aynı olur mu?” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kulağa hoş gelen bu tekliflere ilk itiraz İslâm İşbirliği Teşkilâtı (İİT) Genel Sekreteri İyad Medeni’den geldi. Medeni, Ortadoğu Dörtlüsünün (ABD, AB, Rusya ve BM) Filistin-İsrail anlaşmazlığıyla ilgili yayımladığı raporu “nesnellikten yoksun” olarak tarif etmiş.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yıllardan beri bu meselenin çözümü için çalışıldığını duyarız, ama henüz çözümü bulan olmadı. Elbette çözümün önündeki en büyük engelin İsrail’in hal ve tavırları olduğunu unutamayız.
Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), ABD ve Rusya’nın içinde olduğu ‘Ortadoğu Dörtlüsü’nün; merkezinde Filistin olan bir Ortadoğu raporu hazırladığı ve bunu 1 Temmuz 2016 itibarıyla açıkladığı duyuruldu. Yaklaşık 5 aydır hazırladığı rapor üzerinde çalışan Ortadoğu Dörtlüsü raporunda Filistin-İsrail çatışmasının önlenebilmesi ve bölgedeki çözümün önündeki engellerin kaldırılabilmesi için taraflara tavsiyelerde bulunmuş.
İsrail ve Filistin’i tek taraflı adımlar atmaktan kaçınmaları için uyaran rapor, iki devletli çözüm için tarafların vermiş oldukları taahhütlere sadık kalmaları istenmiş. Raporda iki devletli çözüm için İsrail’in 1967’den beri işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesi gerektiği de kaydedilmiş. Ortadoğu Dörtlüsü, hazırladıkları raporda tarafların görüşmelerine engel olarak; şiddetin devam etmesi, sivillere karşı yapılan terörist saldırılar ile şiddet kışkırtıcılığı, yerleşim politikasının genişleyerek devam etmesi ve Filistin yetkililerin Gazze’de kontrolü ele alamamasını göstermiş. Ortadoğulu Dörtlüsü, “Nihaî sonuca ancak görüşmelere yeniden başlanarak ulaşılır” demiş. (Ajanslar, 3 Temmuz 2016)
Kulağa hoş gelen bu tekliflere ilk itiraz İslâm İşbirliği Teşkilâtı (İİT) Genel Sekreteri İyad Medeni’den geldi. Medeni, Ortadoğu Dörtlüsünün (ABD, AB, Rusya ve BM) Filistin-İsrail anlaşmazlığıyla ilgili yayımladığı raporu “nesnellikten yoksun” olarak tarif etmiş.
Raporda, “Filistin halkı ile işgalci İsrail’in bir tutulması ve Filistin şiddeti ifadesinin kullanılmasından” dolayı üzüntü duyduğunu belirten İİT Genel Sekreteri İyad Medeni, “Rapor, İsrail işgalini ve onun siyasî çözümün önünde hala büyük bir engel teşkil eden illegal uygulamalarını tanımlamada nesnel değil” ifadesine yer vermiş.
Medeni’nin de dikkat çektiği üzere işgal altında olan bir Filistin ve işgal eden bir İsrail var. İşgal eden ile işgale uğrayanı aynı dille ikaz eden bir rapor adil olabilir mi? Yine Medeni’nin hatırlattığına göre son iki yıl içinde 2 bin 420 Filistinli öldürülmüş, evleri yıkılmış ve kaynakları gasp edilmiş. Gasıpla mağdur aynı olur mu?
İİT Genel Sekreteri İyad Medeni’nin “Ortadoğu Dörtlüsü”ne “dürüst bir arabulucu rolü oynaması” çağrısı yapması da çok isabetli. Dünyaya hükmeden Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya’nın gerçek anlamda çözüm istediği ve bunu başaramadığına kim inanır? Bu dörtlü dürüst olsa, adil olsa ve güçlüye değil haklıya sahip çıksa İsrail bu kadar pervasız olabilir miydi?
Gasıpla mağduru aynı hizaya koyan bir raporun adil bir rapor olduğunu kimse iddia edemez. Temennimiz adaletin yerini bulması ve mağdur ve mazlûm Filistinlilerin hürriyetlerine kavuşmasıdır.
…***
Ali Haydar Haksal, Milli gazetede, “Müslümanların başındaki bela örgütler” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Âdil bir yönetimin olduğu bir toplumda memnuniyetsizlerden söz edilemez. Hakikatin hakkıyla temsil edildiği bir yerde, beldede insanlar düzenlerinin bozulmasını istemezler. Şeytanların olduğu yerde bir kaynaşma olur, kaçınılmaz. Ancak genele bakıldığında gerçeklerin üzeri asla örtülemez. Bir gün savaşın bitip onların da ülkelerine geri dönecek” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
İnsanlık bunalımının yükseldiği dönemlerde, insanlığın kurtuluşa ermesine ve yolunu bulmasını sağlayacak hakikat ışığı fark edilir. Hakikat ışığı daima vardır. İnsanlık İslâm ışığından mahrum olduğundan beri bunalımdan bunalıma, karanlıktan zifiri karanlığa sürüklenmiş. Bu, onu, içinden çıkılamaz olana götürmüş. İnsanlığın tıkandığı ve artık kendisine çıkar bir yol bulmadığı ya da bulamadığı zamanlarda Batılılar yeni oluşlar ve oyunlar ortaya koyarlar. İnsanlığın hakikate varmasını engellemek için türlü yollar denerler. Batı düşüncesinin türlü yol ve yöntemleri var. Yenilerini bulur ve üretirler.
Hakikat hiçbir zaman yitmez ve yenilgisi de olmaz. Bir milletin iniş ve çıkışları olabilir ve hatta dağılabilirler de. Ama hakikat, yani
Haçlı emperyalizmi yeni dönemde yeni bir uygulama ile karşımızda. Kendisi devreden çıkmış gibi görünüyor. Çünkü Müslümanlar bugün için yeryüzünün mazlumları. Başlarındaki yönetimler kendi ideallerinin dışında, çıkara ve dünyevi olana odaklı. Onların hırs tutkuları Müslümanların başlıca ayak bağları. Bu, ister halkın seçtiği demokratik yöntemler ile başa gelenler olsun, isterse darbelerle ya da dışarıdan destekle konumlandırılanlar olsun, hiç fark etmiyor. Bu tür düzenlerde asla adaletten, insanlıktan ve idealden söz edilemez. Kişi, kendi etrafında bir koza kuruyor ve dünyayı bundan ibaret sanıyorsa, kişisel olarak ne kadar iyi bir insan olursa olsun orada insanlığın huzur bulması düşünülemez. Çünkü iyilik sadece kendisi için olmuş oluyor.
Âdil bir yönetimin olduğu bir toplumda memnuniyetsizlerden söz edilemez. Hakikatin hakkıyla temsil edildiği bir yerde, beldede insanlar düzenlerinin bozulmasını istemezler. Şeytanların olduğu yerde bir kaynaşma olur, kaçınılmaz. Ancak genele bakıldığında gerçeklerin üzeri asla örtülemez.
Müslümanlara zarar veren Müslümanların kendisi. Özellikle de şu son zamanlarda İslâm adına verilmiş olan tahribat ve uçurum tanımlanamaz büyüklükte. Bunlar ister yönetenler katında olsun, isterse İslâm adına cihat edenler olsun. Hiç fark etmiyor. İnsanlık bunlardan asla İslâm ışığına ulaşamaz.
Saltanatlara kılıf aramak hiçbir zaman Müslümanları tatmin etmez ve kandırmaz. Kendileri lüks bir dünya saltanatı içinde bulunanlar başkalarına yol gösterici olamazalar. Çünkü onları gölgeleyen ayak bağları bulunuyor.
Terör örgütleri, Müslümanlar adına sakat bir düşünceden çıkıyor bir başka sakatlığa yöneliyor. Onların tutumlarına, davranışlarına ve yöntemlerine bakanlar İslâm’dan uzaklaşırlar.
Bir kuruma ya da devlete karşı savaş açanlar kurumların kendisiyle mücadeleye girişirler. Suçlu olmayan, hiçbir dahli olmayanların hedef alınması bu sakat mantığın bir sonucu. Bir yanlıştan başka yanlışlara gidilmiş oluyor.
İslâm’ın temel bakışı insandır, insanın kurtuluşudur, imhası değil. Bugün şu yaşanan tabloda insanlar Müslüman olmayı nasıl tercih etsin.
…***
TOLGA BİLENER, Taraf gazetesinde, “Brexit sonrası NATO` başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Varşova Zirvesi’nde Avrupa Birliği’yle NATO arasındaki işbirliğinin gelecekte nasıl şekilleneceği de ele alınacak. Zira Avrupa Birliği içinde en çok askerî harcama yapan ülke Birleşik Krallık’tı. Bu ülkenin AB’den çıkıyor olması, birliğin güvenlik ve savunma politikası için önemli sonuçlar doğuracak. Zirve sırasında NATO ile AB arasında daha yakın bir yardımlaşmanın ve istihbarat işbirliğinin nasıl sağlanacağı üzerinde durulacak.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Büyük Britanyalı seçmenlerin Avrupa Birliği’ni terk etme kararı, son on gündür hemen her açıdan irdelendi. Birleşik Krallık’ın ve AB’nin geleceği, olası ekonomik sonuçlar, İskoçya’dan yükselen bağımsızlık referandumu çağrıları, Brexit’in nasıl bir süreçle kotarılacağı gibi konular önümüzdeki aylarda da tartışılmaya devam edilecek.
“Batı” olarak adlandırılan ve sanki yekpare bir yapıymış gibi bahsedilen oyuncular topluluğunun aslında ne kadar çoğul olduğu ve “Batı” içinde yer alan oyuncuların bazen birbirine köstek olacak kadar çıkar çatışması içine girebildikleri artık herhâlde daha iyi anlaşılmıştır.
Görüntüyü kurtarma çabaları ne kadar yoğun olursa olsun, Avrupa Birliği on gün öncesine göre çok daha zayıf ve kargaşa içinde. Hâlen hiç kimse önünü görebilmiş değil. “Batı” dünyasında taşların yerinde oturması yıllar alacak.
Fakat Avrupa kıtasında faaliyet gösteren bir başka oyuncu daha var ve o tüm bu fırtınadan etkilenmemişe benziyor. Hattâ belki de tam tersi, Brexit fırtınasında esen rüzgârlar onun yelkenlerini bile doldurabilir.NATO’dan söz ediyoruz.
Önümüzdeki haftanın diplomatik gündemine NATO damgasını vuracak. Askerî ittifak, 8-9 Temmuz tarihlerinde Polonya’nın başkenti Varşova’da devlet ve hükümet başkanları düzeyinde bir zirve topluyor.
NATO’nun Varşova zirvesinin önemli bir toplantı olacağı aylar öncesinden belliydi. “Batı” dünyası ileRusya arasındaki mevcut itiş kakış ortamında; ayrıca IŞİD, son İstanbul saldırısında olduğu gibi, NATO üyelerini vurmaya devam ederken, bu zirveden çıkacak her karar elbette büyük önem taşıyor.
Rusya, Batı dünyası içinde özellikle Büyük Britanya’yla bir bilek güreşi içinde olduğu için, Brexit sonrası yapılacak bu ilk NATO zirvesi Moskova’da da özel bir ilgiyle takip edilecek.
Varşova Zirvesi’nde Avrupa Birliği’yle NATO arasındaki işbirliğinin gelecekte nasıl şekilleneceği de ele alınacak. Zira Avrupa Birliği içinde en çok askerî harcama yapan ülke Birleşik Krallık’tı. Bu ülkenin AB’den çıkıyor olması, birliğin güvenlik ve savunma politikası için önemli sonuçlar doğuracak. Zirve sırasında NATO ile AB arasında daha yakın bir yardımlaşmanın ve istihbarat işbirliğinin nasıl sağlanacağı üzerinde durulacak.
Her ikisinin de merkezi aynı şehirde, yani Brüksel’de bulunan ve üyeleri büyük ölçüde aynı ülkelerden oluşan bu iki örgüt, tam bir işbirliği içine bir türlü giremedi. Bunun temel sebebi, güvenlik ve savunma alanında AB’yi kendi ayakları üzerinde durabilen, daha farklı bir ifadeyle, Avrupa ülkelerini NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye muhtaç etmeyen bir kurgu arzulayan Avrupa ülkeleri.
Aslında Avrupa’nın güvenliğini Avrupalıların sağlaması düşüncesi yeni değil. Varolduğu dönemde somut olarak ne işe yaradığını pek kimse anlamamış olsa da, temeli 1948’e dayanan Batı Avrupa Birliği (BAB/WEU) bu düşüncenin bir ürünüydü. Bu örgüt uzun süre atıl kaldıktan sonra, AB kurumları bünyesinde eritilmesine karar verildi. Ancak BAB’ın dağıtılması ve yapılarının AB bünyesine aşama aşama aktarılması tam bir yılan hikâyesine döndü ve neredeyse on beş yıl sürdü. Bu süreçte AB ortak bir güvenlik ve savunma politikası geliştirilmesini hep gündeminde tuttu. Birtakım ilerlemeler olsa da, bu alandaki başarının son derece kısıtlı olduğunu teslim etmek lazım.