Türkiye'den köşe yazarları
Tolga Bilenler, Taraf gazetesinde, “Hatalı dış politikanın hesabını vermek” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İç ve dış politika kararları hakkında siyasetçilerin hesap vermelerinden daha doğal bir şey yok. Hesap vermekten kastedilen sadece seçimden seçime siyaseten hesap vermek değil; yeri geldiğinde ulusal ve uluslararası mahkemeler önünde de hesap verebilmek. Üstelik, üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, bazı kararların hesabını verme zamanı mutlaka geliyor. Fakat bu, yöneticilerin ülkeyi kendi tapulu malı zannedip tepe tepe kullandığı yerler için değil.Öyle de yapsa böyle de yapsa kendisini çılgınca alkışlayan lümpen kitlelere sırtını dayamış yönetimlerin kafası bu açıdan rahat. Güçlü olanın yaptığı her şeye bir gerekçe bulmaya hazır yorumcuların bol bulunduğu ülkelerde de durum aynı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tony Blair’in 2003 yılında vermiş olduğu Irak savaşına ve işgaline katılma kararı, hazırlanması yedi seneye ve 13 milyon dolara malolan, 2 milyon 6 yüz bin kelimelik bir araştırma raporuyla yerden yere vuruldu. Geçen hafta yayınlanan rapor, uzun yıllardır süren bir tartışmayı nihayete erdirmek şöyle dursun, çok daha uzun sürecek başka tartışmaların kapısını açtı.
Savaşta hayatını kaybeden askerlerin yakınlarının Blair’i dava edebilecekleri söylenmeye başlandı bile. Rapor yeni, şaşırtıcı ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmiş değil; sıraladığı bulgular on yılı aşkın bir süredir gazeteciler ve akademisyenler tarafından zaten dile getiriliyor. Ancak bu rapor en azından, Irak Savaşı’na karşı çıkanların başından beri dile getirdikleri iddiaları toparlamış ve yasal bir zemine oturtmuş oldu.
Yoksa Tony Blair’in başbakanlığındaki Birleşik Krallık hükümetinin, son derece yetersiz bir planlamayla ve doğruluğu şüpheli istihbarat bilgilerine dayanarak ülkeyi Irak Savaşı’na sürüklediği bugün keşfedilmiş değil. Savaşın sonuçları da zaten ortada.
Esas tartışma, 2003 yılındaki Britanya Hükümeti’nin, zamanın ABD yönetiminin dümen suyunda gitmeye neden bu kadar hevesli olduğu üzerine.
Başka bir deyişle, Britanya her zaman ve her koşulda ABD’nin yanında mı hareket etmeli? Donald Trump’un başkan olma ihtimalinin konuşulduğu böylesi bir dönemde, bu soru büyük önem taşıyor. Tartışma bu minvalde olduğu için Blair’in Bush’a “ne olursa olsun sizinleyiz,” demiş olması raporun öne çıkartılan kısımlarından biri oldu.Evet dış politikadaki hataların bedelini tüm toplum, hattâ yeri geldiğinde, yabancı toplumlar da ödüyor.
…***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, “Karadon işçileri yeniden eyleme hazırlanırken”başlıklı yazıısnı okuyucularla paylaşıyor.
“Zonguldak’ın maden işçileri, geçtiğimiz haziran ayının son günlerinde, özelleştirmeye karşı yeniden mücadele bayrağı açtı.Bu bayrak; “Özelleştirelim güzelleştirelim”, “Maden ocaklarında somon yetiştirsek daha çok kâr ederiz” gibi abuk sabuk slogan ve tezlerle yapılan özelleştirmelerden sonra, maden ocaklarında özelleştirmenin; 1) Madeni kapatma, 2) Eğer kapatılmazsa, işçileri yarı mafya organizasyonlar gibi çalışan özel maden firmalarının olmayan insafına terk etme anlamına geldiğini kendi gözleriyle gören işçilerin kaldırdığı bir bayraktı. Bu yüzden işçiler, öfke ve mücadele coşkusunun birbirine karıştığı bir tutumla, “özelleştirme” haberini aldıkları gün harekete geçtiler.”diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Haziran ayının son günlerinde işçilerin, ailelerinin katılımıyla başlayan gösteriler, herkese eski büyük işçi eylemlerinin Zonguldak’ını anımsatmıştı. Ancak eylemler, Atatürk Hava Limanına yönelik IŞİD’in yaptığı saldırı sonrasında işçilerin üyesi olduğu GMİS tarafından durdurulmuştu. Araya dokuz günlük Ramazan Bayramı tatili de girince, haziran sonunda başlayan ve ildeki diğer maden işçilerini de etkilemeye başlayan eylemler, ortamı henüz yeterince “ısıtmadan” “soğumaya” alınmıştı.Tabii burada GMİS yöneticilerinin, Atatürk Hava Limanındaki katliamla maden işçilerinin yürüyüşleri ve diğer etkinlikleri arasında nasıl bir “olumsuz” bağlantı kurarak eylemleri “ertelemelerini” anlamak da çok zor. Bunu işçilerin de anlamadığı anlaşılıyor. Çünkü işçiler bir “şenlik”, “kutlama” vb. yapmıyorlar, haklarını savunmak amaçlı, kendi kararlılıklarını arttırmak üzere toplantılar düzenliyor, yürüyüşler yapıyor, kamuoyuna ve Hükümete seslerini duyurmak istiyorlardı.
Burada şunu belirtelim ki; sendikacıların bu “Eylemleri neden durdurduğuna” işçiler bir anlam vermese de TTK bürokrasisi bunu, GMİS’nin eylemleri pek istemediği biçiminde yorumlayıp, “sendikanın bir zayıflığı” olarak görecek, bu zayıflıktan her vesileyle yararlanmak için elinden geleni yapacaktır. Çünkü bu tür, uzun soluklu eylemlerde sendikaların ve işçilerin kararlılığı çok önemlidir ve karşı güçlerin moral motivasyonunu ciddi biçimde etkiler. Eğer GMİS yöneticileri maden işçilerinin mücadele tarihinden az buçuk bir ders almışlarsa bunu herkesten iyi bilirler.
Gelen haberler Karadon maden işçilerinin öfke ve mücadele kararlılığının sürdüğü doğrultusundadır. Dolayısıyla işçiler, yarından itibaren eylemlerin başlaması için sendikanın harekete geçmesini bekliyorlar.GMİS yönetimi bundan sonra mücadelenin ilk günlerinde ilan ettiği, “Özelleştirmeye asla izin vermeyeceğiz” çizgisini koruyabilecek mi bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama şu bir gerçek ki, Karadon maden işçilerinin mücadelesi sadece kendileri için değil;- TTK’de çalışan ama yarın özelleştirmeyle karşı karşıya kalacak olan işçiler,- Özel madenlerde de çok ağır koşullarda çalışmaya zorlanan maden işçileri, daha iyi çalışma koşulları için mücadele eden bütün işçiler, emekçiler için de verilen bir mücadeledir. Bu yüzden de TTK Karadon maden işçilerinin mücadelesi öncelikle Zonguldak havzasındaki özel maden ocaklarındaki işçiler, sonra da tüm sektördeki işçiler, dahası daha iyi çalışma koşulları için mücadele eden tüm işçi ve emekçiler için önemli bir mücadeledir.Karadon işçileri ve sendikaları GMİS, bu gerçeklerden hareket ettikleri, bütün bu işçi kesimleriyle dayanışma ve ortak mücadelenin merkezi gibi davrandıkları ölçüde kendi güçlerini ortaya koyarak TTK ve arkasındaki Hükümetin planlarını boşa çıkarabilirler.Açıktır ki, Karadon işçilerinin mücadelesi en başta maden işçileri olmak üzere tüm sınıfın talepleri için bir mücadeledir. Dayanışma ve ortak mücadele de bu anlayışla örgütlenebildiği ölçüde başarılı olma şansına sahip olacaktır.Öte yandan Hükümetin, patronlara en başta da maden patronlarına bir ”Bayram hediyesi” olarak sunduğu İş Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası’nın yürürlüğünü bir yıl daha ertelemesi deaslında başta maden işçileri olmak üzere her sektörden işçinin yasal haklarının bir yıl daha gasbedilmesi anlamına gelmektedir. Karadon işçilerinin “Bu yasanın derhal yürürlüğe konması” talebini öne sürerek mücadele hatlarını yenilemesinin de mücadele zeminini genişleteceği bir gerçektir.
…***
Emre Kongar Cumhuriyet gazetesinde, “Psikopat liderlerin özellikleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Psikopat liderlerin özellikleri şöyle özetlenebilir: Liderlik koltuğuna oturmak için almayacakları risk, yapmayacakları ittifak, söylemeyecekleri yalan, vermeyecekleri taviz yoktur!Bir kez liderlik koltuğuna oturduktan sonra da, liderliklerini sürdürmek ve güçlerini arttırarak egemenliklerini pekiştirmek için, ahlak, hukuk, anayasa, yasa, kural, gelenek, görenek tanımadan her türlü önleme başvururlar. Müttefikleri, dostları yoktur; egemenliklerini katiyen kimseyle paylaşmazlar; ya onlara biat ederseniz ya da düşmanlarısınızdır. Uzmanlığa, deneyime, bilgiye saygıları yoktur; her zaman, her konuda, her şeyi, herkesten daha iyi bilirler. Çevrelerine, kolay kontrol edebilecekleri için zayıf kişilikli insanları, menfaat peşinde koşanları, geçmişte suç işlemiş olanları özellikle toplarlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kimseye güvenmezler; ikinci adamları yoktur, sadece köle muamelesi yaptıkları“adamları” vardır. Onları da sık sık değiştirirler. Zaman içinde ya da aynı zaman diliminde, siyasal veya mantıksal tutarlılıkları, güvenilirlikleri yoktur; her an karar ve politika değiştirebilir, dostlarına düşman, düşmanlarına dost muamelesi yapabilirler. Mukaddes değerlere saygıları olmadığı için, bunları son kerteye kadar istismar ederler.Muhaliflerini bastırmak için sürekli olarak gerçek veya hayali düşmanlar yaratır, ihanet suçlamaları yaparlar. Sevgi ve saygı değil, korku ve disiplin peşindedirler; gerekli gereksiz her alana el atar, her konuda insanları iter, kakar, hayatlarına müdahale ederler. Ahlakları ve vicdanları olmadığı için yaptıkları ve yapacakları zulmün sınırı yoktur. Kendilerine, kendi fikirlerine, seslerine, tutum ve davranışlarına âşıktırlar; her fırsatta kamuoyu önüne çıkmak ve bütün kitle iletişim araçlarını her saniye kullanmak isterler.
Geleneksel ve hukuki hiçbir kural tanımadıkları, hiçbir yasal veya ahlaki değer sahibi olmadıkları için, böyle psikopat liderlerle alışılmış yollarla mücadele çok zordur...Ama yine de en etkili mücadele, evrensel hukuk, adalet, demokrasi ve insanhakları odaklı geniş cephe ittifakları ile yapılabilir.