Temmuz 12, 2016 09:19 Europe/Istanbul

Nasuh Mahruki, Sözcü gazetesinde, “AKP’nin akıl almaz yalanlarına karşı devlet kendini korumazsa kim ne yapabilir ki?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2002 yılında MHP'nin, daha doğrusu bugün AKP'nin yancısı olduğu apaçık ortaya çıkan Devlet Bahçeli'nin erken seçim tuzağıyla, AKP iktidara oynadığı günlerden beridir sürekli hepimize yalan söylüyor. Bir şey söylüyor ama söylediğinin tam tersini yapıyor. Hatta kendi suçunu başkalarına atıyor. Hükümete aday olduğu günlerde ‘dokunulmazlıkları kaldıracağız, yüzde 10 seçim barajını kaldıracağız, yolsuzluklara damardan gireceğiz' yalanlarını söylediler. Tam tersini yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Bu yalanlarla ve seçim sistemimizin antidemokratik yüzde 10 saçmalığıyla, 2002 seçimlerinde yüzde 34 oy aldıkları halde yüzde 66 sandalye elde ettiler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: …*** Hükümeti ve devleti, o gün AKP'ye altın tepside sunan MHP, bu seçimde Meclis'e bile giremedi. 2013 yılında GEZİ eylemlerinde, AKP'nin suçlarına ve toplumu dönüştürme çabalarına halk sonunda isyan edene kadar da her seçimde yeni ve daha büyük yalanlar söyleyerek hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ettiler. Nasıl olsa ülkedeki medya gücünün büyük çoğunluğu kendi kontrolleri altındaydı ve oradan kendilerine oy veren toplumun yüzde 50'sinin algılarını oylarını kendilerine vermelerini sağlayacak şekilde yönetebiliyorlardı… 17-25 Aralık'ta, eski ortak yeni düşman cemaatin kadrolarının gizlice telefonlarını dinlediği Erdoğan'la oğlunun, AKP'li bakanların ve oğullarının, AKP'li bürokratların, yandaş işadamlarının, yandaş gazetecilerin dünya kadar utanç verici ve çoğu rüşvet ve suç içerikli konuşmaları ortaya çıktı. AKP allem etti kallem etti, bir hokus pokusla AKP'li hırsız ve rüşvetçi bakanlarını, oğullarını, bürokratlarını, işadamlarını, Erdoğan'ı ve oğlunu yargılatmadan beraat ettirdi. Emniyet ve hukuk sistemi içindeki yandaşları kadar, kontrolleri altındaki medya üzerinden yaptıkları müthiş algı yönetimleri de etkili oldu bu inanılmaz operasyonda… Halkbank'ın genel müdürünün evinde ayakkabı kutusunda milyonlarca dolar çıktı. Erdoğan, “Devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu diye bakarım ben” dedi. Müdür bey “Makedonya'da üniversite yapılmak üzere verilen bağış paraları onlar” dedi ve konu kapandı, hatta el koyulan paralar faiziyle geri ödendi. Hepimizin vergilerinden ödendi… Son bir yıl içinde yaşanan 17 patlamada, 304 canımız gitti, yüzlerce ailenin, binlerce insanın, koca bir milletin yüreği yandı. Eski düşman, yeni eleman Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, sürekli hale gelen canlı bombalarda verdiğimiz tarifi mümkün olmayan acı kayıplar için; Türkiye'nin büyümesini engelleyen güçler olduğunu ileri sürerek, “Bilmenizi istiyorum ki, Marmaray'ı yapmasaydık bunlar olmayacaktı. 3. Boğaz Köprüsü'nün ilk adımını atmasaydık bunlar olmayacaktı. Bugün 10 bin dolar kişi başı gelir seviyesine gelen bir ülke olmasaydık bunlar olmayacaktı. Her büyümenin bir bedeli var” dedi. Düşük profilli Başbakan Binali Yıldırım, 45 canımızın yittiği, IŞİD'in 3'ü intihar komandosu 7 militanla elini kolunu sallayarak ve canlı bombalar hariç hiç kayıp vermeden ve yakalanmadan gerçekleştirdiği terör saldırısı sonrasında ilk açıklamasında; “Güvenlik zafiyeti yok” dedi. Memlekette her gün korkunç şeyler oluyor bunlar her seferinde başka bir hikaye anlatıyor… Kendi ahlaksızlıklarını ve hırsızlıklarını örtbas etmek ve daha baskın çıkmak için, ne kadar namuslu ne kadar yurtsever ne kadar insan sever olduklarını her fırsatta abartılı, gösterişli şekillerde ifade ederek herkesin gözünün içine sokmaya çalışıyorlar… …*** Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Eğitimin ahlâk çıkmazı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor. “Dünyayı kurtarmaya çalışırken içten içe bir bozulma yaşandığını göremiyoruz.Elbette ümitvar olacağız, ümizsizlik etrafımıza yanaşmamalı; ancak dertleri de görmezden gelemeyiz.Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde “ağır intihal” yani bilimsel hırsızlık yapıldığını ortaya koymuş. Akademide, ilim ehlinde, üniversitelerde böyle bir hata yapılıyorsa ahlâk temellerinin sarsıldığı akla gelmez mi?Kısaca, başkasının çalışmasını sahiplenmek olarak tarif edebileceğimiz intihal olaylarının bu kadar yaygın olması üniversite ve eğitim camiasının ciddî bir imtihanıdır. Başkasının çalışmasını kendi çalışması gibi sunanların nisbeti, vakıf/özel üniversitelerde daha da fazlaymış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: …*** Askerlik yapanlar bilir, başkasının eşyasını almanın adı ‘Yer değiştirmek’ olarak anlatılır. Üniversite eğitimini tamamlayan bir öğrencinin ya da bir akademisyenin başkasının araştırmasını sahiplenmesi, onu kendi eseri gibi takdim etmesi başlı başına araştırılması gereken bir konu olmalı. Acaba eğitim sistemi insanların yeni çalışmalar ortaya koymasına imkan tanımıyor mu? Öğrenci ya da herhangi bir akademisyenin böyle bir yanlışı gönül huzuruyla yapabileceğine ihtimal vermiyoruz. Eğitim sistemindeki uygulamalar mı insanları bu yanlışa itiyor, bunu da konuşmak gerek. Bu konudaki tartışmalar yıllardan beri devam edip gelir. Bazı profesörlerin bile çalıntı eserlerle bu ünvanları aldıkları iddia ve bazen de isbat edilmiştir. Konunun yeniden gündeme gelmesi “Akademik yazı kalitesi” ile ilgili bir çalışma yürüten Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin 2007-2016 yılları arasında yazılmış 600 tezi inceletmesiyle ortaya çıkmış. Araştırma Türkiye’de yapılan çalışmalarda ortaya yeni bir şey konamadığı ve çalışmaların sıklıkla birbirini tekrar eden araştırmalar olduğunu göstermiş. Araştırma sonucunda 207 tezin, yani tezlerin yüzde 34’ünün yüksek intihalli olduğu ortaya çıkmış. Çalışmayı yürüten araştırmacı Dr. Ziya Toprak, yaptığı değerlendirmede araştırmanın öğrencilerin tez yazmayı, akademisyenlerin de tez yazdırmayı bilmediğini ortaya koyduğunu söylemiş. Toprak “Ülkemizde maalesef ciddî boyutlarda etik sorunlar bulunmaktadır. Yani ciddî seviyelerde intihal söz konusudur. Burada bir ya da iki satır ya da bir paragraftan söz etmiyoruz. Bilerek yapılan intihaller bunlar, bu da ciddî bir ahlâk sorunu olduğunu düşündürtmektedir” demiş. Aynı araştırmayla ilgili başka bir bilgi daha var ki o daha da sarsıcı. Tez jürisindeki hocaların da kendi alanlarında yazılanları okumadığını anlatan çalışmayı yürüten araştırmacı Dr. Ziya Toprak, “Bu yüzden de tezin çalıntı olduğunu fark etmiyorlar” demiş. Bu tablo karşımızda dururken eğitim, akademi, ilim, irfan, araştırma konusunda gelişme sağlamak mümkün olabilir mi? …*** Murat Yetkin, Hürriyet gazetesinde, “Başkanlık hedefinden bu dönüşü neye borçluyuz?”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor. “Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop demiş ki "Olmayacak başkanlıktansa, olacak partili cumhurbaşkanını tercih ederiz"."Olmayacak, gerçekleşmeyecek başkanlık"...Bunu söyleyen ne CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ne MHP lideri Devlet Bahçeli, ne de HDP eş­başkanı Selahattin Demirtaş. Bu açıdan dikkat çekici, önemli bir ifade. Şentop ayrıca AK Parti'nin yeni anayasa taslağı yazım komitesi üyesi. Yani, bu adeta kabulleniş sözlerini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın iradesine rağmen söylediğini düşünmemiz için bir neden yok.Toptaş ayrıca anayasa taslağının ­nihayet­ hazır olduğunu, "küçük rötuşlarla" on güne kadar Meclis'e sunulabileceğini desöylemiş. O "küçük rötuşlar" ifadesine bir mim koyun.O ifade muhalefete, ama özellikle de CHP'ye, "Tamam işte, başkanlıktan vaz geçtik. Gelin siz de katkınızı verin, birlikte çıkarmış olalım" çağrısı gibidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: …*** Eğer Şentop'un sözleri tahmin ettiğimiz üzere Erdoğan'daki eğilimi yansıtıyorsa, ya da en azından bu yönde bir zemin yoklaması ise, o zaman şu soruyu sorabiliriz: Başkanlık hedefinden bu dönüşü neye borçluyuz?Son gelişmeleri de dikkate alırsak iki etken diğerlerinin önüne geçiyor. Birincisi, Başkanlık hedefinin Şentop'un ifadesiyle "olmayacağı" saptaması, Erdoğan'ın Ahmet Davutoğlu'nun yerini Binali Yıldırım'a terk etmesi ardından giriştiği bir dizi siyaset ayarının parçası sayılabilir.Örneğin Erdoğan'ın güçlü başkanlık sistemiyle Türkiye'yi tek adam yönetimine mi götürdüğü yolunda yurt içi olduğu kadar, özellikle de Batılı müttefiklerdeki sorgulama etkili olmuştur denebilir. Yıldırım'ın "Dostları artırıp, düşmanları azaltma" sloganı bu eğilime karşılık geliyor. İsrail ve Rusya bunun dışarıda ilk adımları oldu, başkanlık da içeride ilk adım olabilir. Bir de ikinci etken var; Meclis'teki açmaz. Asıl zorlayıcı etkenin bu olduğu düşünülebilir.Erdoğan'ın başkanlık sistemini halk oylamasına götürmek için AK Parti Meclis grubu üzerine en az 15 vekil desteğine daha ihtiyacı var. CHP denge­denetlemeyi daha da güçsüzleştirecek şekilde Meclis ve yargının rolünü azaltacak formüllere kapalı.PKK'nın eylemleri ve diyalogun bitmesinden sonra, şu aralar HDP'den destek beklemek hayal bile edilemez. Geriye liderlik kavgası yaşanan MHP kalıyor. Ancak MHP'deki iç rekabet, liderin ve bütün adayların Erdoğan'ın başkanlık hedefine karşı söylemlerini kemikleştirmelerine yol açıyor. Dolayısıyla Erdoğan'ın, üstelik kapalı bir oylamada MHP'den gelecek desteğe bel bağlaması hayli riskli görünüyor. Şimdi püf noktasına geliyoruz işin.Diyelim aranan 15 vekil bulundu...Kapalı oylamada AK Parti grubunun Erdoğan'ın devlete ve partiye tam hakim olacağı bir sisteme firesiz onay vereceğinin bir garantisi var mı?