Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Bilirler, ama yapmazlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin dertlerini Türkiye’yi idare edenler de gayet iyi bilir, ama sıra çareleri uygulamaya gelince haklı ya da haksız çeşitli bahanelerle bunları yapmazlar.TBMM eski Başkanlarından Cemil Çiçek’in bayram günü manteş olan bir tesbiti vardı. Çiçek, Türkiye’deki gerginliklere dikkat çekip şöyle demişti: “Bir yandan, ülkede birlik ve bütünlüğe ihtiyaç var diyoruz, öbür taraftan bütünlüğü darmadağın eden, ülkenin dikişlerini yıpratan konuşmalar yapıyoruz. İçerideki dostlukları arttıracak, ilişkileri normalleştirecek bir üslup ve anlayışa ihtiyaç var. Ramazan iyi bir iklimdi ancak iyi değerlendiremedik. Önce özeleştiri yapmak gerekiyor. Buna da kendimizden başlamak lâzım. Bunu yapmadığımız sürece ‘Ben haklı, başkaları haksız’ noktasında kalırız.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çiçek, “Siz özeleştiri yapıyor musunuz?” sorusuna da şöyle cevap vermiş: “Evet yapıyorum. Siyasete başladığım ilk yıllarda, gençliğin verdiği heyecan ve yetiştiğim kültürün etkisiyle hırslarım aklımın önündeydi. Her şeyin doğrusunu biz biliyoruz sanırdım. Zaman içerisinde muhataplarımdan da çok şey öğrendim. Nefsimi törpülemeyi, aklımı kullanmayı öğrendim. Diğer bir hatam ise vatan millet için her şeyin iyisini sadece biz istiyoruz diye düşünürdüm. Hayat bana, başkalarının da bu vatan ve millet için iyi şeyler yaptığını gösterdi. Başkalarına haksızlık ettiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Karşı görüşleri dinlemeyi, anlamayı öğrendim.”
Yarım asırdır siyasetin içinde ve önemli görevlerde bulunan Çiçek’in “İlişkileri normalleştirecek bir üslûp ve anlayışa ihtiyaç var” tesbiti elbette çok önemli. Ancak bu tesbitin çok daha önce dile getirilmesi uygun olurdu. Daha doğrusu bu tesbitin, Türkiye’yi idare edenlerin yüzüne yüzüne ve en üst perdeden ısrarla söylenmesi icâb ederdi. Aileleri bile parçalamaya varan bir gerginliğin uzun dönemde Türkiye’ye fayda vermeyeceğini bilmek için siyasetçi olmak gerekmez. Milyonlarca insanın gördüğü bir problemi, bir derdi, Türkiye’yi idare edenlerin görmediği düşünülebilir miyiz? Maalesef, gerginlikten beslenenler var ve bunun da devamını istiyor. Milletin ve memleketin zararına olduğu hâlde!
Peki, başdanışmanların “bir çeşit vites değiştirmek zorundayız” tesbitine ne demeli? Haklı ama bir o kadar da geç kalmış bir tesbit. Yoksa idareciler danışmanlara danışmıyor mu?
Karadeniz’de böyle durumlar için sarf edilen bir deyim var: “Karayemiş sopası lâzım!” Elbette sopa ile işimiz olmaz, ama çareyi bildikleri hâlde bunu istimâl etmeyenlere sert bir tokat lâzım. Milletin ikazı, sopası ve uyarması elbette seçimde ve sandıkta olur.
…***
Eyüp Kamil, Yeni Mesaj gazetesinde, “Her seferinde duvara tosluyorlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir iktidar ki, 15 yıldır hararetle savunduğu tüm politikalar sapır sapır dökülmüş neye elini uzatsa acı ve hüzünden başka millete hiç bir şey verememiş. Sürekli birileri tarafından kandırılan ve sürekli çark etmek zorunda kalan bir iktidar daha ne kadar ayakta durabilir ki!..Çok daha eskilere gidebilirim fakat bu iktidar döneminde milletin karşı karşıya kaldığı sizlerin de çok iyi bildiği bazı fecaatlarla yetineceğim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer evriyor:
…***
2000’li yıllara giriyorduk. Dinlerarası Diyalog’un başladığı dönemlerdi. Fetullah Gülen ve arkadaşları Vatikan’a gidip Papa’yla görüşmüş ve bir de Papa’ya mektup vermişti. Mektubun içeriğini çok iyi biliyorsunuz şu kadarını söyleyeyim; o mektup Papa’ya biat mektubuydu. Bu olaydan sonra Türkiye’de büyük bir misyonerlik faaliyeti başladı. Hatırlayın, meydanlarda bile İncil dağıtıyorlardı. Fakir ailelerin çocuklarını 100 dolar karşılığında alıp kiliselerine bağlıyorlardı. Gençlerimiz hıristiyan yapılıyordu...
İşte böyle bir dönemde AKP iktidar oldu. Müslüman kimliğiyle ön plana çıkan bu iktidar, Dinlerarası Diyalogu devlet eliyle yaymaya başladı. Neler yapıldığını tüm Türkiye biliyor o yüzden tekrara gerek yok.
Büyük Ortadoğu Projesi’ne eş başkan olunduğunda yurt dışı fonlarıyla beslenen yağcı takımı “işte dünya lideri” diye millete bu zokayı yedirmeye çalışıyorlardı. Fakat Türkiye’de bir kişi çıktı ve “Büyük Ortadoğu Projesi Müslümanlara ölümden başka bir şey getirmez” dedi. “Asıl amaç Büyük İsrail’i kurmak” dedi. Bu konuda da Haydar Hoca’ya ve kadrosuna olmadık iftiralar atıldı. Özellikle Suriye konusunda zinciri çözülmüş kuduz gibi davrandılar.
Haydar Hoca, “Avrup Birliği asla bizi içine almaz zaten 15 seneye kadar da dağılırlar” dediği dönemde Türkiye’deki kamuoyu araştırmaları AB’ye girmek isteyenlerin oranını oldukça yüksek gösteriyordu. Şimdi ise herkes AB’den uzak durmak istiyor. “Dağılan bir birlikte bizim ne işimiz olabilir ki!” diye sorguluyor. Haliyle iktidarın AB politikası da çökmüş durumda.
Milletin derin uyku halinde olmasından son derece memnun olan kesimler, tarihi uyanışı engellemek için şu sıralar yine müfterileri devreye soktular.
Benden size naçizane bir uyarı; bu müfteriler sizin karşınıza çeşitli kılıklarda çıkabilir. Sakın kılık kıyafetlerine, şalvarına donuna kanmayın. Şeytan insanın karşısına her kılıkta çıkar, önemli olan sizi nereye çağırdığı ve nelerden alı koymaya çalıştığıdır. Bu yüzden uyanık olun, hem dünyanızı hem de ahiretinizi berbat etmeyin.
…***
Adnan Öksüz, Milli gazetede, “Bu anlaşma bir zafer mi yoksa bir hezimet mi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Saadet Partisi Kocaeli İl Başkanlığı, Ortadoğu’nun çıbanbaşı olan, Siyonist, işgalci İsrail ile varılan mutabakata “manifesto” niteliğinde bir açıklama yaptı ve TBMM üyelerine bir de çağrıda bulundu; “Lütfen, bu anlaşmayı onaylamayın!”Gelin bu çarpıcı metinden bazı cümleleri birlikte okuyalım; biz Saadet Partisi olarak, gazete sütunlarında, haber sitelerinde bizim de haberimiz geçsin, reklam yapalım, çok okunalım diye bir derdimiz yok. İstesek; kendimize daha önemli popüler konular da bulabilir, onları da size anlatabilirdik. Fakat bugün öyle bir zamandan geçmekteyiz ki; ülkemiz, milletimiz, İslam âlemi ve dünya Müslümanları adına çok ama çok kritik bir süreç yaşanmaktadır ve omuzlarımızda bunun tarihi sorumluluğunu hissetmekteyiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
* İşte bu sebepten dolayı; gündemlerin özellikle değiştirildiği, milletimiz ve İslam âlemi için hayati önem taşıyan meselelerin insanımızın gözünden ısrarla uzak tutulmaya çalışıldığı şu günlerde bir şeyleri hatırlatmanın, vicdandaki kısık sesleri haykırmanın derdindeyiz.
* Hepimizin bildiği ve kamuoyundan dikkatlice takip ettiği üzere; devletimiz dünyayı kana bulayan, yeryüzünü kendi emelleri ve menfaatleri uğruna yaşanmaz hale getiren, Ortadoğu’da ve ülkemizdeki sıkıntıların başlıca sebebi olan İsrail’le sözde normalleşme sürecine girmiştir.
* Bugün bütün siyasi kimlikleri bir kenara bırakarak soruyoruz; Yahudi’ye, İsrail’e destek veriyor diye boykot malları listesine eklediğimiz tüketim maddelerini almayacak kadar hassasiyet sahibi Müslüman kardeşlerimize soruyoruz. Dönüp bir bakmamız gerekmez mi; bu anlaşmanın neticesinde ne kazandık, neyi kaybettik. Aracılığını yapacağımız doğalgazlar, kazanacağımız dolarlar Filistinli kardeşlerimiz kanlarından, Gazze’li bebeklerin masum yüzlerinden daha mı önemliydi.
* Bir düşünelim: İsrail’in anlaşmadan sonra Kadir Gecesi bombaladığı Gazze’de beyinleri paramparça edilerek şehit edilen bebekleri bizim oraya götüreceğimiz elektrik ve su yardımları mı kurtaracak
* Susturmaya çalıştığımız vicdanlarımıza soralım. Filistin’de nasıl öldürüldüklerini çok iyi bildiğimiz o çocukları yardım filolarıyla gönderdiğimiz oyuncaklar mı yaşatacak
* Biz vicdanı olan herkese seslenmek istiyoruz. Bu anlaşma gerçekten bir zafer midir, yoksa hezimetin bir neticesi midir
* Bugün milletimiz ve İslam coğrafyasının devletimizden beklediği şey Cumhurbaşkanımızın da daha önceden ifade etmiş olduğu üç maddelik şartımızdan taviz verilmemesidir. Savaş değil; yardım gemisinde, kendi karasularında değil; uluslararası sularda bütün dünyanın gözü önünde katliam yaparak 10 vatandaşımızı şehit eden İsrail’e herkesin duyacağı bir şekilde özür dilemesidir.
* Tazminat talebi maddemize gelince; şehit olan vatandaşlarımızın ailelerini rencide edici bir şekilde Yahudi vakfı tarafından verilen bir bağış değil; bizzat İsrail hükümeti tarafından verilen tazminat olmalıdır.
* Son olarak İsrail’in sadece ambargoyu değil ablukayı da kaldırması gerekmektedir. Sürekli bombalama, kuşatma altında tutulan Gazze’ye yapılan yardımlar elbette önemlidir. Gazze’ye nefes aldıracaktır. Ancak bu nefes uzun soluklu olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki; dün gemimize baskın düzenleyip katliam yapan İsrail yarın Toki’nin yaptığı evleri de bombalamaya devam edecektir.
* Buradan bütün milletvekillerimize sesleniyoruz; Bu anlaşma mecliste onaylanmasın! Oylanacaksa oylamada bu anlaşmaya hayır oyu verilsin. Meclisimiz duyarlı davranıp bu anlaşmayı reddetsin. Daha önce cumhurbaşkanımızın öne sürdüğü 3 maddede ısrarcı olunsun.
Tüm bu satırlar üzerine şunu söylemek istiyorum; Daha ne söylensin ve gerçekler bu satırlardan daha vurgulu daha çarpıcı daha detaylı nasıl dillendirilebilir!Top artık milletvekillerinde…