Türkiye'den köşe yazarları
Ahmet İnsel, Cumhuriyet gazetesinde, “İç savaş, darbe ve otokrasi üçgeninden çıkmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye toplumu çok büyük bir felaketin eşiğinden döndü. 15/16 Temmuz darbe girişimi amacına ulaşsaydı bugün büyük ihtimalle geniş çaplı bir iç savaşın içinde olacaktık. On iki saat civarında süren darbe girişimi sırasında, bu iç savaşın minyatür halini tüm dehşetiyle gördük, yaşadık. Darbecilerle darbeye karşı çıkan askerler ve polislerin arasındaki şiddetli çatışmalar; halka ateş açan askerler ve subaylar; etkisiz bırakılan erlere karşı öfkeli göstericilerin linç girişimleri; Meclis binası ve başka kamu binalarını bombalayan askeri uçak ve helikopterler... İç savaş budur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu korkunç gece ve gündüzün ağır insani bedeli, eğer darbeciler başarılı olsalardı, teferruat mertebesinde kalacaktı. Duruma hâkim olmak için büyük bir terör estirecek olan darbeciler, ancak kitlesel bir katliamla herkesi pıstırabileceklerini son aşamada düşünüp, belki çok uzun sürmeyecek ama vahşi bir diktatörlüğe sarılacaklardı. Darbecilerin, bir kaos ve iç savaş ortamı yaratarak, darbeye karşı çıkan komutanların o aşamada “kardeş kanının akmasına son vermek için” darbecilerle çalışmayı kabul edeceklerini tasarladıklarını düşündüren öğeler var. Türkiye toplumu kanlı bir diktatörlüğün ve muhtemel bir iç savaşın eşiğinden döndü. Darbeciler önce kuvvet komutanlarını enterne edip Genelkurmay’ı kontrol altına alarak, bütün birlikleri kendi komutaları altına almayı ve Tayyip Erdoğan’ı yakalamayı ilk elde hedeflemişlerdi. Birçok komutanın darbecilerden gelen emre uymayı reddetmesi, reddetmekle kalmayıp karşı harekete geçmesi planı büyük ölçüde bozdu. Bunun yanında polis kuvvetlerinin ilk kez böyle bir darbe karşısında büyük bir hız ve kararlılıkla meşru yönetimi ve kurumları koruma görevini yerine getirmeleri, darbecileri zaman zaman bulvar komedisi oyuncularına dönüştürdü. Ama aynı zamanda, özellikle bazı subayların ne kadar büyük bir kin, nefret ve gözü dönmüşlükle ateş açtıklarını, havadan ve karadan bombaladıklarını gördük. Planın geri kalanını, 1. Ordu Komutanı’nın meşru yönetim yanında yer alması, Tayyip Erdoğan’ın halkı meydanlarda toplanmaya çağırması ve bir o kadar önemlisi, bütün siyasal partilerin hızla ve son derece açık biçimde darbe girişimine karşı çıkmaları bozdu. Darbeyi hiçbir sendika, dernek, meslek kuruluşu desteklemedi; bu amaçla sokağa kimse inmedi. Darbeciler yönetime el koyduklarını ilan ederken, daha ne başbakanı, ne hükümet üyelerini tutuklama teşebbüsünde bulunmuşlar, ne de TRT dışında başka bir sivil kamu kuruluşunu ele geçirme hamlesi yapmışlardı. Milletvekilleri rahatça Meclis’e dönebildiler. Başbakan darbenin ilk saatlerinde televizyondan halka seslenip, darbenin başarısız olduğunu ilan edebildi. Darbecilerin de fiili başkanlık rejimini içselleştirdikleri anlaşılıyor! Darbecilerin hesaba katmadıkları olgulardan bir diğeri, artık kamu kuruluşlarında TSK’nin temsilcilerinin bulunmadığı ve devlet radyo ve televizyonunu ele geçirmenin medyayı kontrol etmek anlamına gelmediği, ayrıca televizyon kadar, yayınların kablo ve uyduya ulaşımının bir o kadar önemli olduğuydu. Bütün AKP muhaliflerini kucaklayacağı ve özellikle CHP tabanını cezbedeceği varsayımıyla hazırlandığı hissedilen, son kullanım tarihi çoktan geçmiş darbe bildirisini kimse ciddiye almadı. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu darbecilere sırtını çevirdi. Bir dönem gerçekten kapanmıştı. Menfur darbe girişiminin hızla başarısız olması sayesinde büyük bir felaketin eşiğinden döndük. Ödenen ağır insani bedele rağmen bu sevinilmesi gereken bir gelişmedir. Ama darbeciler, yarım yamalak demokrasimizin ve kısıtlı özgürlükler rejiminin daha da yıpranmasına, ahı gidip vahı kalmış güçler ayrılığının yürürlükten kaldırılmasına yol açacak kapıyı ardına kadar açtılar. Demokrasi mücadelesinin şimdi çok daha büyük bir sorumlulukla yürütülmesi gerekiyor.
…***
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinden, “Dikkat darbeciler var!”başlılı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’ye gerçek demokrasinin geldiğini, darbe dönemlerinin kapandığını, askeri vesayetin sona erdiğini söylemekten büyük keyif alanların döneminde nasıl oluyor da, Cumhuriyet tarihinin en büyük darbe girişimi olabiliyor?Beni, darbenin nasıl engellendiğinden çok, darbe girişiminin bu kadar güçlü, gizli ve kanlı bir şekilde nasıl meydana geldiği ilgilendiriyor. Darbe girişimini engellemesi gereken legal güçler yerine, halkın sokağa çağrılarak “yardım” istenilmesi ve hemen ardından Cumhurbaşkanı danışmanı Şeref Malkoç’un darbeye karşı tedbir olarak “halkın silahlanmasının önünün açılacağının” söylenmesi Türkiye’nin nasıl bir sürece girdiğini gösteriyor.Halkın can ve mal güvenliğini sağlaması gerekenler, halka silah dağıtarak “darbe olursa kendini de devleti de koru” noktasına geldiler.”diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye, devlet olma vasfını kaybettirmeye doğru gidiyor.
Oysa büyük imkanlar ve bütçeler verilen MİT’in, bu kadar kapsamlı ve kanlı darbe teşebbüsünü tespit edemeyerek ülkenin içine düşürüldüğü durumun hesabı sorulmalı değil mi?
Oysa bu ülkede 1963 Talat Aydemir darbe girişimi de, 1971 Madanoğlu darbesi de devletin legal güçleri tarafından ya tespit edildi ya da devletin asayiş güçlerinin mukavemetiyle engellendi.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti, “darbeye karşı sokağa inin”, diyerek devletin gücü açısından 50 yıl öncesinden daha geride olduğunu kabul etmiş olmuyor mu?
Darbenin arkasında sadece FETÖ’nun olduğu iddiaları da, darbenin oluş şeklini ve başka önemli destekçilerini kamufle etmek gibi bir sinsi amaca hizmet edebilir. Darbeye karışan yüzlerce subayın hepsi Fethullahçı ise Türk ordusunu cemaate teslim edenler kimlerdir? Ve bunlar için ne yapılacak?
Şu işe bakın:
El Cezire’nin haberine göre darbecilerden 4’ü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverleri imiş. 3’ü aranıyor, Başyaver Yarbay Ali Yazıcı tutuklandı.
Milli Savunma Bakanı Fikret Işık’ın Özel Kalem Müdürü Kurmay Albay Tevfik Gök de darbeci olarak gözaltında.
AKP Genel Başkan Yardımcısı, Sakarya Milletvekili Şaban Dişli'nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli de darbeci olarak gözaltına alındı.
Ankara Müdürlüğü'nde gözaltında tutulan Mehmet Dişli'nin Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'ndaki darbe girişimini koordine eden komutanlardan biri olduğu söyleniyor.
Darbeyi planlayan ve koordine eden Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’ü de o göreve getiren bizzat Erdoğan.
Eğer bu darbe FETÖ darbesi ise nasıl oluyor da devletin tepesindeki isimler, cemaate karşı bu kadar kapsamlı operasyonların yapıldığı süreçte “en yakınlarında bile bu kadar cemaatçi komutan görevlendiriyorlar?”
Kendilerini hala kimler yanıltıyor?
Darbe listesindeki komutanların çoğu cemaatçi değilse, ya da bu darbenin içinde FETÖ’nun dışında “bir güç ve ülke varsa”, bu bilgi kamuoyuna açıklanacak mı?
Sormaya devam edelim:
Akşamın en yoğun saatlerinde başlayan ve bütün halk dışarıda iken tankları halkın karşısına koyan irade, planladığı darbenin başarılı olmasından çok, başarısız olmasına hizmet etmiş olmadı mı?
Emekli Deniz Binbaşı Erol Mütercimler daha gece yarısı olmadan “merak etmeyin sabaha kadar bu darbe engellenir” dedi.
Sahi “Sabaha kadar engellenecek bir darbe tuzağına askeri kim düşürdü?”
Bu güç her kim ise, darbeyi son anda ihbar eden güç de odur!
Bu kanlı tablo sonrasında daha iyi bir demokrasi tesis etmek ve sosyal barışı sağlamak için adımlar atmak yerine, siyasi rant elde etmek için zemin yoklama yolu seçilirse darbeyi durdurmak uğruna sokağa dökülen halkın iradesine “en büyük darbe vurulmuş” olacaktır.
…***
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Darbeler Türkiye’yi fakirleştirdi” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bildiğiniz gibi Türkiye’nin kişi başına geliri 1959 yılında cari dolar fiyatlarıyla 583 dolardı. Aynı tarihte Japonya’nın kişi başına geliri cari dolar fiyatlarıyla 479 dolar düzeyindeydi.Peki, sonra ne oldu?Şunlar oldu; Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından 1959’da 583 dolar olan kişi başına gelir, 1960’da 358 dolara, ardından 1961’de 191 dolara geriledi.Darbenin ardından bu defa dönemin Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir 22 Şubat 1962’de ayaklandı. Bu ayaklanma uzlaşma ile sonuçlandı. Ama Talat Aydemir 20 Mayıs 1963’te yine darbe girişiminde bulundu. İşte bu süreçte Türkiye’de kişi başına gelir 220 ve 249 dolar düzeyinde kaldı. Yani darbe ve darbe teşebbüsleri kişi başına gelirin 1959 düzeyinin altında kalmasına neden oldu uzun bir süre.” Diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Yine 1970 yılında kişi başına gelir 538 dolar düzeyindeydi, 12 Mart askerî muhtırasının ardından 476 dolara geriledi.
İşte demokrasiye yapılan bu iki müdahalenin ardından bir de 12 Eylül 1980 darbesi geldi.
Yine 28 Şubat 1997 askeri muhtırasının ardından, muhtıracı askerlerin yanında yer alanlar kamu kaynaklarını yağmaladılar. Bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 24’e kadar yükseldi. İşte bu süreçte kişi başına gelir 4338 dolardan 3019 dolara geriledi.
Niye yaptık bu kısa açıklamayı peki?
Şundan yaptık; tam 56 yıl önce kişi başına gelirimiz Japonya’nın yaklaşık 100 dolar üzerindeydi.
Peki, şimdi ne oldu?
Japonya’nın kişi başına geliri 2015 verilerine göre 32 bin 477 dolara ulaştı. Türkiye’nin kişi başına geliri 2015’te 9.261 dolarda kaldı. Yani 56 yılda Japonya kişi başına gelirde bizi tam 3,5 kat geçti.
Peki, niye böyle oldu?
İşte sık sık yaşanan askerî darbeler, müdahaleler, demokrasiden ve hukuk devletinden uzaklaşmalar nedeniyle yatırım iklimi bozuldu. Yatırımlar yapılamadı. İç ve dış ticaret kesintiye uğradı. Dolayısıyla geçmişte bizden daha fakir ülkeler bizi geride bıraktılar.