Türkiye'den köşe yazarları
Mustafa Ünal, Zaman gazetesinde, “Gül Ankara’ya neden geldi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Saray'daki buluşma öne çıktı ama asıl amaç o değildi. Gül, Bülent Arınç ve arkadaşlarıyla dertleşmeyi arzuluyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşmek için Ankara'ya kadar gelmesine gerek yok. Pekala İstanbul'da buluşabilirlerdi. Erdoğan neredeyse haftanın yarısını İstanbul'da geçiriyor. Erdoğan - Gül zirvesine çok özel anlamlar ve misyonlar yüklenmesi doğru değil. Talep Saray'dan... Gül, Ankara programlanmışken Erdoğan'la da bir araya geldi. İç içe geçmiş görüntüsü olsa da iki buluşmayı birbirinden ayırmak lazım. Arınç ve arkadaşları konuşulmadı mı? Mümkün mü konuşulmaması.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
3 saatlik zirve. Her konunun ele alındığını tahmin etmek zor değil. Özellikle de dış politika. Ve başta Suriye. Bu bağlamda ABD ile gerilen ilişkiler. AKP'nin dış politika tezleri çöktü. Türkiye sürekli mevzi kaybetmekte. İç politikada da ciddi sorunlar var. Kutuplaşma had safhada, toplum huzursuz, hukuksuzluklar zirve yaptı.
Ankara içine kapandı. AK Parti'nin hedefi bu değildi. Aksine çağdaş dünyayla entegre olmaktı. Algı ve imajı ağır darbe aldı. Ve giderek kötüleşmekte. Bu manzaradan Gül'ün rahatsız olduğunu bilmeyen var mı? Erdoğan'a ‘Ülke kötü gidiyor' dememesi mümkün mü?
‘Suriye politikası çok riskli' diye uyarmaması düşünülebilir mi? Bülent Arınç'tan ‘O zat' diye bahsetmesinin rahatsızlık duyduğunu aktarmaması olası mı?
İpek ailesinin maruz kaldığı muamelenin hukukta yeri var mı? Vicdanlara dokunmaması mümkün mü? Gül aileyi çok yakından tanır. Melek İpek ile Hayrünnisa Gül'ün dostluğu dillere destan. Kayseri ve bürokrasideki cadı avı operasyonlarında kim bilir kaç yakından tanıdığı, bildiği kişiler zarar gördü. En az üçünü beşini ben biliyorum.
Gül'ün, Erdoğan'la görüşmesinde gidişattan duyduğu endişeyi aktarmamış olması düşünülemez. Hayatın doğasına aykırı. Bülent Arınç'ın, Hüseyin Çelik'in dile getirdiği rahatsızlıklar Gül'ün de rahatsızlığı. Meseleyi AK Parti içindeki sıkıntılarla sınırlı görmek gerçeği yansıtmaz.
Gül'ün arabulucu rolüne soyunduğunu söylemek siyasetten, AK Parti'den kısaca Ankara'dan bihaber olmak demek. ‘Kardeşlerin buluşması' gibi güzellemeler de sadece temenni... ‘Kardeşlik hukuku' ve ‘kadim arkadaşlık' geride kaldı. Gül, Çankaya sonrası aktif siyasete dönmek istiyordu. Açıkça söyledi de. Ancak bilerek ve isteyerek uzak tutuldu. AK Parti ile arasındaki bağ koparıldı. Ne kongre, ne de seçim süreçlerinde oyuna dahil edildi.
Buluşmanın adını doğru koymak lazım. Gül'ün, Erdoğan'a AK Parti'den ziyade Türkiye ile ilgili rahatsızlıklarını, endişelerini aktardığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sonuç mu? Cevap ortada. Erdoğan'ın Suriye politikasında bir değişiklik oldu mu? Hayır. Görüşmeden sonra, önce muhtarlara konuştu, ardından iş dünyasına. Üslup ve içerik aynı. Durduğu yerde milim kıpırdama yok. Gül'le konuşmadan önce Suriye konusunda neredeydiyse yine aynı yerde. Diğer meselelerde zaman gösterecek.
Gül, Saray'dan sonra Ankara’ya asıl geliş amacı olan Arınç ve arkadaşlarıyla buluştu. Oturdular, konuştular, dertleştiler... Hasret giderdiler. Geçmişi yâd ettiler, gelecekten endişesini paylaştılar. AK Parti'nin serencamını, nerelerde yanlış yapıldığını kısaca AKP'ye dönüşmesini tartıştılar. Özel kulis bilgisi olarak söylemiyorum. Kimin ne düşündüğü ve nerede durduğunu biliyorum.
Arınç ve arkadaşlarının çıkışı bir parti için isyan hareketi değil, yanlış politikalara itirazları var. Gül'ün düşüncesi de aynı. Saray'daki zirve yanıltmasın. Gül, Ankara'ya ‘Arınç ve arkadaşlarına destek' için geldi.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Eksi faiz, gizli vergi demektir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“1970'li yıllardan sonra enflasyon oranları artmaya başladı. 1977 yılında enflasyon yüzde 28 olmuştu, ancak bankaların mevduata verdikleri faiz oranı değişmemişti. Yüzde 9 idi. Merkez Bankası reeskont faiz oranı da yüzde 9 idi. 1977'de faizler iki puan artarak yüzde 12'ye çıkarıldı. Ne var ki aynı yıl enflasyon oranı yüzde 47 oldu.1980 yılı başında 100 lirası olan birisi bu parasını yastık altında tutarsa, aynı yılın sonunda, 100 liranın satın alma gücü 48 liraya geriliyor, eğer bankaya yüzde 33 faizle mevduata yatırırsa 66 liraya gerilemiş oluyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Devlet faizi düşük tutarak, tasarrufu olanın cebinden parasını enflasyon yoluyla bankalara veya devlete aktarmış oluyordu. Soygun gibi.
Halkın yüksek enflasyon tecrübesi yoktu. Halk yüksek enflasyon/düşük faiz tuzağına yakalandı.
Söz gelimi 1978 yılında parasını yüzde 20 faizle borç veren birisi, övünerek yüksek faizle borç verdiğini bana anlattı. Ben de 'bu sene enflasyonun ne olacağını biliyor musun' dedim. Reel olarak parasının nasıl eriyeceğini anlattım. Bilmediği anlaşılıyordu.
Eksi reel faiz 1970 sonrası başladı. 1978 yılına kadar sanayici de bankalardan enflasyonun altında faizle kredi kullanarak yatırım yaptı. Yani yatırımların bir kısmı enflasyonla finanse edildi. 1978 ve sonrası anarşi arttığı için kimse yeni yatırım yapmadı.
Böyle bir deneyim yaşamış bir ekonomide, bugün de hükümete ve Merkez Bankası'na reel faizleri aşağıda tutmak isteyen bir anlayış hâkimdir.
TÜİK, hesaplamalarda kullanılan mevduatlara uygulanan faiz oranları için, bünyesinde en çok mevduatı bulunduran 11 bankanın uyguladıkları 1 yıllık vadeli mevduat faiz oranlarının aritmetik ortalamasını kullandığını belirtmektedir.
2012 yılından beri mevduat nominal faiz oranları enflasyonun altında kaldığı için beş yıldan beridir brüt reel faiz oranları eksi çıkmaktadır.
Nominal mevduat faizinden yüzde10 ile yüzde 15 arasında da
stopaj kesilmektedir. Eğer stopajlar da hesaplanırsa, mevduat reel faiz oranları daha düşük kalacaktır.
Parantez içinde söylemek gerekirse, aslında tasarruf sahibi mevduattan gelir elde etmiyor, tersine parası eriyor. Yani zarar ediyor. Devletin zarardan da stopaj yoluyla vergi alması, hakkaniyete ve hiçbir vergi adaletine sığmaz.
Sonuç olarak; yanlış faiz politikası nedeni ile bankalar ve devlet, 5 yıl içinde vatandaşın cebindeki 100 liranın 20 lirasını haksız ve gizli vergi olarak almıştır.
…***
Yusuf Karaca, Yenimesaj gazetesinde, “İçerde “Ey Amerika” Dışarda “vay Amerika””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yırca’da zeytinlikler sökülürken sesi çıkmayanlar, yüzlerce yıllık zeytinlikler sökülürken, iktidarın dombra müziğini dinleyip kendinden geçenler, şimdi zeytin yağının pahalılığından şikayetçiler.Ne bekliyorlardı acaba?Fındık üreticileri bugün fındığın 10 liranın altında olmasından şikayetçiler, buna hakları var mı dersiniz?Ordu ve Giresun’un bu iktidarın fındık politikasını bildiği halde her seferinde tulum çıkarmasının bedeli başka nasıl ödenir ki?!Fındık üreticileri, isyanda…Yabancı fındık tüccarları ile başlarının sıkıntıda olmalarından dert yanıyorlar. Emanete bırakılan fındıklarla, fındık piyasasını bozanlardan dert yanıyorlar.“Emanete ihanet olur mu?” diyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
….***
Şimdi nerdeyse bütün bir millet, ekmek fiyatlarından şikayetçi. Yani şikayetçi de, öyle yürüyüş filan mı var?
Yok canım, kendi kendine konuşuyorlar, “günah” olmasın diye!
Nimet çarpmasın diye, kimsenin olmadığı yerde konuşuyorlar!
Veya iktidar!..
Tarım bakanı suçu fırıncıların üzerine attıktan birkaç saat sonra, halk ekmek 75 kuruş oldu, iyi mi?!
Saman ithal eden bir ülkede, ekmek fiyatının ne olmasını bekliyorduk ki? Bu kafayla arpa ekmeği bile arayacağız, dur ki!..
Ekmeği de geçtik!
İstanbul’da ulaşım fiyatları arttı. Benzin dünyada sudan ucuz, bizde dünyanın beş katı?
Dünyada benzinin litresi 1 lira, bizde 5 lira…
Bir litre su, bir buçuk lira…
Düşünsek zaten, bu felaketler başımıza gelmezdi. Şimdi beyefendiler PYD’ye “PKK” diyorlar değil mi?
Çok güzel…
Peki, aynı PYD, 7 Haziran seçimleri öncesi neydi? PYD’ye yardım için Barzani peşmergeleri, Türkiye üzerinden Bahçeli destekli bir tezkere ile geçirilmediler mi?
Urfa valiliği PYD’ye yardıma gelen peşmergelere lahmacun ikram etmedi mi?
Müslim’i ikide bir İstanbul ve Ankara’da bağırlarına basmadılar mı? “Esad’a karşı harekete geç, dile benden ne dilersen…” demediler mi?
Şimdi “Ey ABD!” diyorlar. Emin olun ki ABD’ye bir şey demiyorlar. Bakın göreceksiniz!
ABD’ye “ey” diyorlarsa, bize “of” olacak!
Sonunda, ABD mi “of” çekecek biz mi, siz ona bakın?
“Ey İsrail!” dediler ne oldu?!
Aynısı olacak işte.
ABD’ye “ey” diyenin, NATO’dan çıkma işlemlerini başlatması lazım. Üsleri 24 saat içinde ABD’ye ve koalisyonlarına kapatması gerekir.
Başka…
Rusya gibi bir ülke ile arasını açmazdı.
İsrail ile masada olmazdı. Yahudi örgütleri temsilcileri, Saray’da fink atmazdı.