Temmuz 20, 2016 10:07 Europe/Istanbul

Özgür Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde, “Darbelerin panzehiri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yabancı bir işgal gücü gibi halka ateş açan, kamu kuruluşlarını bombalayan gözü dönmüş bir çetenin terör saldırısı püskürtüldü. TBMM’yi bombalayacak, doğalgaz istasyonlarını hedef alacak kadar çıldırmış bu girişim elbette tarihe bir kırılma anı olarak geçecek.
Senelerce siyasi davalarla ordunun komuta kademesini altüst eden, ne kadar tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunanları hapse atan, tasfiye eden ve itibarsızlaştıran bir anlayışın nerelere vardığını hep beraber tecrübe ettik.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Bu oluşumla senelerce ittifak kuranlar, onları savunanlar, kumpaslarını medya ve siyasette destekleyenler elbette bu yaşananlarda pay sahibidir. Demeçler, açıklamalar, ortak faaliyetler, yazılan yazılar, yapılan haberler arşivlerde. Beslenen karganın, gözü oymaya çalışması, karganın çok ama çok uzun bir zaman boyunca beslendiği gerçeğini değiştirmemekte. 
Bu darbe girişimine Gülenci olmayan unsurların katılıp katılmadığı ve hangi saiklerle davrandıkları ise ileride ortaya çıkacaktır. Cumhurbaşkanı’nın, Genelkurmay Başkanı’nın, kuvvet komutanlarının bu denli yakınına sızılmasıysa çok derin bir istihbarat boşluğuna işaret ediyor. Cumhurbaşkanı on beş dakikayla kurtulduğuna göre, darbenin tamamlanması ve dolayısıyla daha da şiddetli bir çatışmanın gerçekleşmesi dakikalarla engellenmiş. Bunu da herhalde istihbarat teşkilatına değil; halk, polis ve özellikle darbeye katılmayıp çoğu yerde de karşı koyan Silahlı Kuvvetler mensuplarına borçluyuz. 
Darbeler, hukuk devletini ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve dolayısıyla demokrasiyi rafa kaldırmak amacı taşır. Darbe girişimine karşı sert tedbirlerin alınması hem gerekli hem de meşrudur. Bu tedbirlerin anayasal düzen içerisinde ve hukuk devleti ilkelerine sadık kalarak alınması ise darbe girişiminin saldırdığı demokrasi için elzemdir. Ceza hukukunda keyfilikle, hukuk devleti bağdaşmaz. Aleyhe cezaların geriye yürümemesi ise ceza hukukunun en temel kurallarından. Bu sebeple idam tartışmaları hukuk devletini temelinden sarsar. Benzer şekilde, alınacak kararlı ve sert tedbirlerin bir cadı avına dönüşmesi de. Devlet, meşru şiddet kullanma tekeline sahiptir. Güvenliğin sağlanması da halkın değil, güvenlik güçlerinin sorumluluğunda. Bir an önce hukuk devletinin bütün kurallarıyla işlemesi darbe girişimine karşı verilebilecek en önemli cevaptır. 
İki büyük şehri saatlerce savaş uçakları, helikopterler ve tanklar tarafından terörize edilmiş memleketin derhal sakinleşmesi gerek. Muhalefeti dışlayıp ötekileştirmek darbenin alaşağı etmek istediği demokrasiye zarar verir. 
Unutulmamalıdır ki, memleketi kurtaran ve Cumhuriyetimizi kuran Meclis bu çetenin savaş uçakları tarafından bombalanmıştır. Gün, hedef alınan Meclis’in itibarını savunup onu yüceltmek günüdür. Meclis’te halkın iradesini temsil eden bütün siyasi partiler darbeye karşı süratle tek vücut oldu. Hukuk devleti ve anayasal düzene sahip çıkmak ise darbe tehlikesine karşı verilecek en sert ve kararlı cevaptır. Darbelerin tek panzehiri budur.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “İhtiyatlı olmalıyız” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Olağanüstü dönemlerde piyasalarda dalgalanma olması kaçınılmazdır. Bunun içindir ki Avrupa borsaları yatay seyrederken, Asya ve Uzak Doğu borsalarında iniş ve çıkışlar yüzde 1'in altında kalırken, BİST 100 Endeksi dün öğlene kadar hızlı düştü.İstanbul Borsası'nda yabancı payı yüzde 63 olarak hesap ediliyor. Borsadaki yabancı para spekülatif paradır. Darbe teşebbüsünün yarattığı ortam bu sermayeyi korkuttu ve çıkmak için hisseleri satmaya başladılar. Türkiye'de yerleşikler de hisselerini nakde çevirip, istedikleri zaman daha iyi kontrol sağlayabilmek için daha likit hale getirmek istediler.Ne var ki herkes satmaya başlayınca borsa düştü. Daha fazla düşmesi daha büyük zarar demektir. Yerli ve yabancı daha fazla zarara da katlanmak istemez. Borsa bu noktadan sonra artmaya başlayacaktı.Ayrıca, ortalığın sakinleşmesi de endişeleri ortadan kaldırdı.”diyen yaar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Merkez Bankası'nın, likidite kararı ve arkasından Marjinal Fonlama oranında yüzde 0.25 indirim yaparak ihtiyatlı davranması da olumlu yönde etkili oldu.

Merkez Bankası dünkü kararında:

Marjinal Fonlama oranını yüzde 9'dan yüzde 8,75'e indirdi.Borçlanma faiz oranını yüzde 7,25 düzeyinde sabit tuttu.Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 7,5 düzeyinde yine sabit tuttu.Borç verme faiz oranını yüzde 10,5'ten yüzde 10,25'e indirdi.

Hükümetin piyasalara güven vermesi ve Merkez Bankası kararlarının yararlı ve fakat piyasalara güven vermek için tam etkili olmayacağını bilmemiz gerekir.

Eğer istikrarlı bir piyasa ve güven oluşturmak istiyorsak, ayrıca her olağanüstü dönemde ortaya çıkan ve çıkması muhtemel provokasyonları da önlemek zorundayız. Sosyal kutuplaşmalara meydan vermememiz gerekir.Bu tür olaylar piyasa düzenini bozuyor, güven ortamını zedeliyor ve yatırımları engelliyor.

Darbe girişiminin ardından, dünyanın üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu olan Standart & Poors, Fitch ve Moody's Türkiye'nin notunu incelemeye aldılar.

 Moody's Türkiye'yi yatırım yapılabilir ülke statüsünde derecelendirmiştir. Ancak şimdi aynı Moody's kredi notunun "düşüş için" incelemeye alındığını açıkladı. Türkiye'nin 2016 büyüme tahminini yüzde 3'e düşürdü.

Ayrıca açıklamada; darbe girişiminin, ekonomik büyüme, ekonomik politikanın önemli kurumları ve dış etkenlere karşı direnç noktaları üzerindeki orta vadeli etkilerinin önemli olduğu vurgulandı.

Kredi derecelendirme şirketleri, kendilerine üye olan şirketlere ve ülkelere, falan ülkede yatırım yapın veya yapmayın diye öneride bulunur. Müşterilerine doğru bilgi vermek zorundadır. Bu kuruluşlar her hangi bir ülkenin çıkarını değil, müşterilerinin çıkarını kollamak durumundadırlar.

Türkiye'de toplumsal istismarlar devam eder, provokasyonlar olursa, yatırım için güven ortamı oluşmayacaktır. Provokasyonlar devam ederse, kredi derecelendirme kurumları da Türkiye'yi riskli bir ülke olarak ilan eder, derecemizi yatırım yapılamaz derecesine indirirse yabancı sermaye girişi duracak ve büyüme yavaşlayacaktır.Unutmayalım hepimiz aynı gemideyiz...

…***

Eyüp Kabil, Yeni Mesaj gazetesinde, “Darbe girişimi niye oldu!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Darbe girişiminden Fetulah Gülen ve adamları mesuldür deyip kestirip atmak bu işin arkasında kimlerin olduğunun bulunmasını engeller. Fetulah Gülen sadece bir isimdir, önemli olan onu kullanan iradenin kim olduğu!AKP döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri ilk darbeyi 4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye’de yedi. 11 Türk askeri, ABD Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında “peşmerge”lerin de bulunduğu bir ortamda başlarına çuval geçirilerek gözaltına alındılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bizler askeri darbelerin tarihe karıştığını sanırken son derece acemice organize edilmiş bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldık. Kendi parlamentosunu bombalayan, kendi vatandaşını ve polisini kurşunlayan bir darbe girişimiydi. Böyle bir şey ilk defa yaşanıyordu. Sanki darbe değil de savaş çıkmıştı. Bu olayların ardından TSK mensubunun 3’te 1’inin işin içinde olduğu bildirildi! 

Yaşanan tüm bu süreçleri göz önünde bulundurursak darbe girişimini Fetulah Gülen ve adamları yapmıştır deyip kestirip atmak asıl sorunun kaynağına inmemizi engelleyecektir.

Uluslararası düzeydeki ilişkilerde hiç kimseyle düşman olmayalım. Fakat hiç kimsenin de bizi dizayn etmesine izin vermemeliyiz. Hukuka dayalı sapasağlam işleyen kurumlarımızla dimdik ayakta durmalıyız. Dış müdahalelerin karşısında ancak hukukun üstünlüğünü koruyarak durabiliriz.

Bu yüzden demokrasilerde güçler ayrılığı vardır. Ve bu son derece önemli bir konudur. Darbe girişiminde bulunanların da amacı bu güçleri kendi elinde toplamak değil miydi? Dolayısıyla güçler ayrılığını yani Yasama, Yürütme ve Yargı’nın bağımsızlığını savunmak ve bunu korumaya çalışmak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işleyişini sağlayacak sigortadır. 

Hukuk sisteminde ve demokraside en ufak bir boşluk ve zaaf oluşursa o boşluktan yararlanmaya çalışanlar çok olur. Ne diyordu darbeciler yayınladıkları bildirgede; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için… Hukuku çiğneyerek darbe yapmaya kalkışmak ayrı bir konu, fakat şu da bir gerçek ki, Türk halkının adalete ve hukuka olan inancı son yıllarda hiç olmadığı kadar zedelenmiştir. İşte bu bir zaaftır ve bu zaaftan yararlanmak isteyenler çıkmıştır. 

Böyle bir ortamda başkanlık sistemini ve bunu sağlayacak bir anayasa değişikliğini konuşmak intihar etmekten farksızdır. O yüzden diyoruz ki; güçler ayrılığı.

Bu temelleri yıkmaya kalkmak Türkiye Cumhuriyeti’ni yok eder. Sonuç itibariyle bu da bir darbe sayılır ki, böyle bir ortamda senden güçlüsü gelip her şeyini elinden alır. 

Umut edelim ki, 15 Temmuz Türk siyaseti için bir dönüm noktası olsun. Bundan sonra kutuplaşma politikaları son bulsun. Vatandaş, kardeşçe huzur içerisinde yaşamak istiyor, bunlar temin edilsin. Yargıya ve orduya müdahale edilmesin. Hukukun üstünlüğü korunsun. Her kurum kendi görevini anayasanın belirttiği çerçevede yerine getirsin. Bunu sağlayacak olan da parlamentomuzdur.