Türkiye'den köşe yazarları
Taha Akyol, Hürriyet gazetesinde, “Niye böyle?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Generaller, kurmay subaylar, hâkim ve savcılar, profesörler... Bunlar niye Fetullah Gülen'in müridi olabiliyor?okul ve sağlık tesisi... Bir tane imam hatip okulu açmamışlar, hepsi Anadolu lisesi, fen lisesi, ilkokul veya teknik okul.109 tane öğrenci yurdu... 104 tane vakıf...1125 tane dernek... 13 üniversite ve 19 sendikal kuruluş.Yurtdışındaki okullar bu sayılara dahil değil.Nasıl bir toplumsal enerji görüyorsunuz?Darbeyi soruştururken bir de bu boyuta bakmak lazım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Devlet bünyesinde, bilhassa polis, yargı ve orduda bu örgütlenme olmasaydı, toplumdaki enerjiyi siyasi mücadeleye değil, eğitim ve sosyal hizmetlere kanalize etmesini birçok kimse olumlu buldu.
kurumlarında siyasi amaçlı bir hiyerarşik örgütlenmeye gitmiş olduğu görüldü. Okullarıyla bilinen “Cemaat”in uzun süre karanlıkta tutabildiği öbür yüzü yani FETÖ tarafı 15 Temmuz’da ve izleyen soruşturmalarda açıkça ortaya çıktı.Niye aslında en büyük sevap olan eğitim ve sosyal yardım hizmetleriyle yetinmeyip bir de yargıyı, emniyeti ve orduyu ele geçirmek için örgütlendi? Anlaşılan “sevap” yetmemiş! “Güç hırsı” egemen olmuş.
Darbe gecesi de Genelkurmay Başkanı’na “Seni kanaat önderimiz Gülen’le görüştürelim” diyorlar!Darbeciler arasında “okunmuş 1 dolarlar” dolaşıyor.Generaller, kurmay subaylar, hâkim ve savcılar, profesörler... Okullar, üniversiteler...O çok bilinen “cahil halk” kavramıyla izah edilemeyecek bir tablo. Diyanet İşleri Başkanı’nın dediği gibi “bugüne kadar hangi saiklerle itibar gördüğü konusunda hepimizin soğukkanlı analizlere, tefekkür ve müzakereye ihtiyacımız” vardır.Kanunlarımızın suç saydığı eylemleri bulunanlar elbette soruşturmaya tabi tutulurken bu sorunu da bilimsel olarak araştırmak lazımdır.Öncelikli sorun ise hukukun düzgün işlemesidir. Kanlı darbe girişiminin bu sıcak döneminde çok geniş gözaltılar yapılırken hukuk soğukkanlı olmalı, yaşla kuruyu karıştırmamalıdır, yargının güven kazanabilmesi için.
…***
Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, “Devlet-Çete-Hukuk ve OHAL”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Darbe girişimi gösterdi ki Türkiye tıkanmıştır. Milli istihbaratından Genel Kurmayına baştan sona bihaber bir devletsizlik. “Eniştem beni niye öptü” lafı, bir başka anlamda manşetlere düşmüş; “Darbeyi eniştemden öğrendim” diyen bir Cumhurbaşkanımız var. Hani Başkomutan idin? Komutanın başı bu ise gerisini siz düşünün.Devlet denen kurumun içi boşalmış ya da çeteleşmiş. Devlet temsilcileri kimler? “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Devlet değil de, devlet içindeki hücrelerin birilerinin yararına güçlenmesidir işin gerçeği.
Devlet bir iktidar aracı olarak çok özel alanlarda çok etkin biçimde kullanılmış, hukuk kavramı rafa kaldırılarak, rant ve servet dağılımı bu alanlardan yönetilmiştir.
Rant ekonomisinin kimlere yaradığı, paylaşımda hangi kesimlerin avantajlı olduğu; iktidar kimlerin iktidarı olduğu, paylaşım ya da paylaştırma mekanizmasının kimleri palazlandırdığı, belirleme menzilinin kimlerin önünde uzandığı noktasında “Ne istediler de vermedik” le sonlanan ortaklık ülkeyi bugünlere getirdi.
Darbenin ayak sesleri 17-25 Aralık operasyonuyla duyulurken iktidar-cemaat ortaklığının kirli çamaşırları ortalığa saçılmıştı.
Kirli çamaşırları örtme çabasındaki AKP, günah keçisi kontenjanında tek tercih olarak Fethullah Gülen’i kullanmaktadır. Eski dost düşman olmasa da, eski ortak düşman olabiliyor. Ve de savaş başlıyor; beraber yürüdükleri ballı ortaklık yollarının ayrılmasıyla iktidarın başlattığı bir seri operasyon, darbe girişimiyle karşılık buldu. Olan da ülkeye oldu. Rant ekonomisi uğruna milli ekonomiyi hiç edenler, muhalefeti sindirmek için de hukuku iç etmişlerdir. Toplumu baskı çemberinde tutmaya çalışan AKP iktidarı için darbe teşebbüsü önemli bir fırsatı önlerine koymuştur: Ekstra baskı dönemi olan OHAL. OHAL’i ilân eden hükümet aslında uygulamakta olduğu fiiliyatı resmileştirmiştir yani durum, fiiliyat-resmiyet tablosudur.Bu ekstra baskı şekli Anayasada mevcut olmakla birlikte zaten baskı rejimi uygulayan AKP, astığım astık-kestiğim kestik diyerek, intikam duygularıyla hareket etmesin.AKP’nin sabık ortağıyla dansı nasıl biter bilemesek de, hukukla dansının hayra alâmet olmadığını görebilmekteyiz.
…***
Abdülkadir Özkan, Milli gazetede, “Bir daha darbe olmaması için neler yapılabilir.”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe girişiminin başarılı olması halinde Türkiye’nin tam bir felakete sürüklenebileceğini, çünkü yıllardır Gülen’i koruyup kollayanların hedeflerine kısa yoldan ulaşmış olacaklarını düşünüyorum. Hedeflerinin hemen güneyimizde ABD’nin güdümünde yeni bir devlet ya da devletçik kurulması, ikinci adım olarak ülkemizin parçalanması olduğunu söylemek için özel bilgilere sahip olmak gerekmiyor. Geçmişte yaşanmış darbe dönemlerinde ülkemizin ABD’ye istediği bir takım tavizleri gönüllü ya da gönülsüz vermek zorunda kaldığı hatırlandığında bu defaki operasyonun darbecilerin arkasındaki üst akıl (ABD) tarafından ülkemizin cezalandırılmasını öngördüğünü de söylemek mümkün. Çünkü ABD özellikle ülkemizi teslim almak istiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunun nedenlerini uzun uzun anlatmak mümkün olmakla birlikte sadece Irak’ın işgalinin ardından bu ülkede ve Türkiye’de yaşananların, terör örgütlerinin birden bire sahada yerlerini almış olmalarının hatırlanması olayları doğru okumak için yeterli olacaktır. Bununla da yetinilmedi ne oldu ise Suriye karıştı. Bu karışmada Türkiye doğrudan ABD saflarında yerini aldı. Ama hesabı tutmadı. Bugüne gelecek olursak, belli ki son darbe girişimi Irak’ta başlatılan daha sonrada Suriye’de uygulamaya konulan planın Türkiye ayağını oluşturmaktadır. Darbeciler yerli olsalar da bu darbe dış kaynaklıdır, yani yabancıların işidir. Yerliler kendilerine verilen rolü oynamışlardır. Bugün yapılması gereken elbette, 15 Temmuz darbesinin arkasında kimlerin olduğu, kimlerin suçlu, kimlerin suçsuzluğunun doğru tespit edilmesidir. Yani, bir takım suçsuzların da mağdur olmaması için elden gelen gayret sarf edilmelidir. Ancak bunun da ötesinde bundan sonra ülkemizin bir daha darbe girişimi ya da darbeye muhatap olmaması için nelerin yapılabileceğinin tespiti gerekiyor. Bu konuda hükmet kanadından bir takım açıklamalar yapılıyor. Bu açıklamalara bakıldığında düşünülenler mevcut sistemin değiştirilmesini öngörüyor. Buna katılmamak mümkün değil. Mevcut yapı devam ettiği sürece yeni darbeleri önlemek mümkün değil. İçişleri Bakanı Ala’nın ifadesiyle, “Sistem değişmezse 5 yıl sonra yeni kalkışma olabilir”. Bunun olmaması için düşünülen sistem değişikliği içinde Jandarmanın İçişleri Bakanlığı içinde bir genel müdürlük haline getirilmesi var. bud a karara bağlandı. Bir bakıma Jandarma Emniyet güçleri gibi iç güvenlikten sorumlu bir statüye kavuşturulmasının gerekliğine vurgu yapılıyor. Elbette bu iş yapılırken meselenin çok iyi düşünülmesi gerekiyor. Bundan sonra darbe olmaması için mevcut yapıda başka değişiklikler de öngörülüyor. Söz gelimi askeri liselerin (yada askeri okulların tümünün) Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması, yani diğer sivil okullar ile aynı statüye kavuşturulması gerektiğine vurgu yapılıyor. Bu arada devlet için ayrı bir yapı oluşturan, askeri mahkemelerin ve askeri yüksek yargının genel yargı sistemi içine kaydırılması, hatta bir adım daha atılarak askeri hastanelerinde genel sağlık sistemi içinde yer alması dillendiriliyor. Bir diğer teklif de askeri birliklerin şehir merkezlerinden şehir dışına çıkartılması.
Artık, dinini bilenlerden korkunun gerilerde kalması, din deyince bir yerlerine iğne batmışçasına tepki verenlerin etkisinden yönetimin kurtulması gerekiyor. Devlet-millet kaynaşması ancak bu şekilde sağlanabilir. 15 Temmuz gecesinden itibaren oluşmuş birlikteliğin bu değişimin gerçekleşmesi hususunda devam ettirilebilmesi gerekiyor. Bu sağlanabilirse ülkemizde darbelerin önü kesilebilir.