Türkiye'den köşe yazarları
Erinç Yeldan, Cumhuriyet gazetesinde, “Borç AKP’yle üçe katlandı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kısa vadeli borcun MB döviz rezervlerinin yüzde 110’una ulaşması tehdit oluşturuyor.Ülkemiz Cumhuriyet döneminin en çalkantılı ve karanlık dönemlerinden birisini yaşıyor. Siyasi belirsizliklerin böylesine yoğunlaştığı bir dönemin ulusal ekonomimize etkileri nasıl olacaktır? Bu soruya yanıt aramak için ekonominin güncel konumuna ait verileri anımsamamız gereklidir. Milli gelirimiz, 2016’nın birinci çeyreğinde yüzde 4.8 büyümüş idi. Söz konusu büyümenin ardında yüzde 6.5’lik genişlemeyle birlikte özel tüketim harcamalarının yattığı ve Türkiye’nin tüketim talebine dayalı bir genişleme içinde olduğu vurgulanmaktaydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadcelere yer veriyor:
…***
Gerçekten de bu dönemde sabit sermaye yatırımları yüzde 0.4 ile daralmış, ihracat artışı ise yüzde 2.4 ile çok sınırlı kalmıştı. İthalat talebindeki artış ise, tüketim harcamalarına koşut olarak yüzde 7.5 büyümüş idi. Büyüme hızındaki ivmelenmeye karşın, fert başına düşen milli gelir döviz kurlarındaki pahalılaşma nedeniyle gerilemesini sürdürmüş ve 2008 düzeyinin altına inmiş durumdaydı.Oysa 2003 sonrası dönemde fert başına milli gelirin dolar bazında üç misli artış göstermesi AKP ekonomi idaresinin başarı öykülerinin ana temasını oluşturmaktaydı. 2003’ten 2007’ye kadar olan dönemde, dünya ekonomisinin spekülatif nitelikli ve 2008 kriziyle birlikte sürdürülemez olduğu belgelenen genişleme konjonktürüne denk gelen bu gelişmenin ardında dövizin ucuzluğuna dayalı sanal bir büyüme yatmaktaydı. Bu dönemde AKP ekonomi idaresinin ana kurgusu ulusal faizlerin yüksek tutularak Türkiye’ye çekilen sıcak para sayesinde dövizin ucuzlatılmasıydı. Ucuz döviz, bir yandan tüketim ve yatırım talebini kamçılıyor, diğer yandan da ithalat fiyatlarını ucuzlatarak enflasyonun aşağıya çekilmesine yardım ediyordu. Türkiye böylelikle,yurtdışından sermaye girişi olduğunda büyüyen, sermaye girişleri yavaşladığında durgunlaşan - hatta küçülen, bir ekonomiye dönüşmüştü. Dövizin ucuzluğuna dayalı spekülatif nitelikli büyümenin bedeli dış açıklar ve yüksek borçlanma olarak gerçekleşti. Cari işlemler dengesi 2016’nın Ocak - Mayıs döneminde 13.7 milyar dolar açık verdi. Bunun 7.8 milyar doları net borç portföy yükümlülükleriyle, 2.6 milyar doları da kayıt dışı girişleriyle kapatıldı. 2015’te aynı dönemde cari açık 18.6 milyar dolar idi ve kayıt dışı sermaye girişleri finansmanının payı 9.7 milyar dolar biçimindeydi. Dolayısıyla, yakın dönemde cari işlemler açığının finansmanı sıcak para ile kayıt dışı sermaye girişleri arasında gidip gelmektedir. Dış açığa dayalı, spekülatif nitelikli büyümenin sonucu dış borçlanmadır. Türkiye’nin 2016’nın ilk çeyreği itibarıyla toplam dış borcu 411.5 milyar dolardır. Dış borçlarımız AKP’nin ilk iktidara geldiği 2003’ün son çeyreğinde 124 milyar dolar idi. Yani AKP ekonomi yönetimi iktidarı boyunca Türkiye’nin dış borçlarını 3.3 misli artırmıştır. Sözün özü, bugün her yeni doğan T.C. vatandaşı çocuk ortalama 5.137 dolar borçludur. Bu borcun 108.1 milyarı kısa vadelidir. Bu rakam Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervleri ile karşılaştırıldığında, rezervlerin yüzde 110’una ulaştığı görülmektedir. “Kısa vadeli dış borcun merkez bankası döviz rezervlerine oranı”bütün derecelendirme ve finansal yatırım kurumlarınca bir ülkenin en önemli kırılganlık göstergesi olarak izlenmektedir. Söz konusu oranın yüzde 100’ün üzerinde seyrediyor olması, böylesi bir siyasi belirsizlik ve çalkantı döneminde Türkiye ekonomisi için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Sonuç olarak büyümenin niteliğine tekrar dönersek, sabit sermaye yatırımları daralırken ihracat artışlarının da son derece yavaş olduğu bir konjonktür içinde bulunan ulusal ekonominin bu siyasi çalkantı döneminde zor bir dönemece sürüklenmekte olduğu açıktır. Bütün bunlar yaşanırken Türkiye’nin uluslararası arenada yalnızlığa itilmesi bu dönemin güçlüklerini daha da şiddetlendirecektir.
…***
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Vatikan’ın misyonu ve darbeye giden yol”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“FETÖ’nün devleti ele geçirmek için yaptığı darbe girişimine dair her geçen gün vahim bilgiler geliyor. Aslında Fethullahçılar, hükümetin kendilerine verdiği imkânlarla devleti zaten ele geçirmişlerdi, bunu darbe ile “resmiyete” kavuşturacaklardı!Bilen biliyor ki, yıllardan beri, devlet demek FETÖ demekti. Ordu, istihbarat, emniyet, milli eğitim, maliye v.s tamamen bunların kontrolüne idi.Devleti büyük bir iştahla ve zevkle bunlara teslim ederler, en az darbeyi yapanlar kadar sorumludur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Bülent Arınç’ın “yahu ne kadar ahmakmışım” diyerek kıvırması, 2010 KPSS sınavında soruların cemaat tarafından çalındığını gündeme getirenlere karşı cemaati savunan, göğsünü siper ederek bu hırsızların tarafında yer alan Hüseyin Çelik ve ekibi de en az darbeciler kadar sorumludur.
Hükümetin önüne “bizim devlete hakim olacak yeterli kadromuz yok, bu açığı Fethullah’ın ekibi ile giderelim” diyen AKP’nin kripto FETÖ’cüleri bu darbenin failleri arasında yer almalıdır.
“Haberimiz yoktu demek, ahmaklığı oynamak” milleti ahmak yerine koymaktır.
FETÖ/PDY yapılanmasını soruşturan savcıların iddianamesi basına yansıdı. İddianameyi hazırlayan dört savcı, açık ve net tespit etmiş:
“-FETÖ için öncelikli yer TSK’dir. Burada örgüt aşırı bir kadrolaşmaya gitmiştir.
-TSK içerisindeki bu yapı ordu disiplinini bozacak ve ülke savunmasında zafiyet oluşturacak bir yoğunluğa ulaşmıştır.
-Son yıllarda bu örgütten olmayan neredeyse hiç kimse askeri okullara girememektedir.
-Kurmay subaylık sınav soruları önceden elde edilip örgüt mensuplarına itaat ve eğitim kriterine göre verilerek avantaj sağlanmıştır.” Savcıların “ordu içinde disiplini bozacak ve savunma zafiyeti oluşturacak” boyuta gelen Fethullahçı kadrolaşmanın faillerinin de bir bir ortaya çıkarmasını ümit ediyoruz.Görülüyor ki,”bu çete” devlete karşı darbeyi “çoktaaan!” yapmış.Fethullah Gülen, 1997 yılında görünürde dini bir faaliyet olan “dinler arası diyalog” görüşmelerinin bir parçası olarak Vatikan’a gitmiş ve Papa 2. Jean Paul’e sunduğu mektupta “biz Vatikan misyonunun bir parçası olarak buradayız” demişti.
O misyonun sadece bir dini misyon olmadığı, bugün kanlı bir darbe girişimi olarak ülkeye kast eder hale geldiğini hep birlikte gördük.
Fethullah Gülen, Vatikan’da Papa ile görüştükten sonra ATV’de Ali Kırca’nın sunduğu haberlere telefonla bağlanmış, “Vatikan’da papa ile görüşmesine tepki gösteren çevreleri dar görüşlülükle suçlamıştı.”Vatikan’la diyalog kurmaya gidenler, devlete kurşun sıkma noktasında geldiler.Kimin dar görüşlü kimin GENİŞ GÖRÜŞLÜ olduğu bugün ortaya çıktı!Devletin ve milletin de ihtiyacı olan şey bu geniş görüşlü ve geniş ufuklu kişilerdir.Yaşadığımız sorunların temelinde bu “ufuk sorunu” vardır.
…***
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “15 Temmuz soruları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz kalkışmasının üzerinden bunca zaman geçti, ama arkaplanı hâlâ karanlıkta. Dahası, yapılan her açıklama zihinlerdeki istifham ve soru işaretlerini daha da arttırdı.Tuhaflıklardan bazılarını sıralarsak:Darbe girişimini Cumhurbaşkanının, TV haberlerini takip etmekte olan eniştesinden, Başbakanın eş-dosttan öğrenmesi.Cumhurbaşkanının ve Başbakanın olayı duyduktan sonra Genelkurmay Başkanına ulaşmaya muvaffak olamamaları.TSK’daki hareketlenmeyi ancak 16:00 civarında fark eden MİT’in durumu Cumhurbaşkanı ve Başbakana bildirmemesi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Emniyet ve Jandarmaya bağlı istihbarat birimlerinin de MİT’ten farksız olması.
Olay esnasında Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının durumundaki muğlaklık. Kalkışmanın başı olarak gösterilen Hava Kuvvetleri eski Komutanıyla ilgili olarak yapılan çelişkili açıklamalar.
Org. Akın Öztürk’ten darbecileri ikna etmesini istediği bizzat Genelkurmay açıklamasıyla bildirilen Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal’ın önce “Öztürk de, Genelkurmay da yalan söylüyor” deyip daha sonra “Özel konuşmalarımız çarpıtılarak sunuldu” diyerek, kendisine atfedilen beyanları yalanlaması.
Balyoz sanıklarından emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok’un, “Genelkurmay Başkanı da, kuvvet komutanları da, darbeyi önlediği iddia edilen 1. Ordu Komutanı da doğru söylemiyor” deyip YAŞ’ta hepsinin görevden alınmalarını istemesi.
Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı villaya, ayrıldıktan 15 dakika sonra yapılan saldırıyla ilgili sorular ve Cumhurbaşkanının İstanbul’a gitmek üzere bindiği helikopterin pilotlarına “Kimden yanasınız?” diye sorması. Ya onlar da darbeci olsalardı?!
Sivil kayıpların ne kadarının darbecilerin kurşun ve bombalarıyla can verdiğinin, ne kadarının da faili meçhul saldırılara kurban gittiğinin hâlâ belli olmaması.
Meclis bunları da araştırmalı.
Ve olayın en kritik aşamalarında ulaşılamayan ve kendisi de ilgili adreslere ulaşamayan İçişleri Bakanının “Bu sistem devam ettiği müddetçe benzeri kalkışmalar yine olabilir” uyarısı asla geçiştirilmemeli.