Türkiye'den köşe yazarları
Murat Yetkin, Hürriyet gazetesinde, “Orduya sil baştan yaparken de yanılmayalım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanlarının yerlerinde tutulmuş olmasının sebeplerinden başlayalım anlatmaya. Çünkü komuta kademesi yerinde kalınca 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ordunun sil baştan yeniden inşa edileceği tahminlerinin boşa çıkacağı izlenimi doğmuştu. Öyle olmadığı dün yayınlanan Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) hükümleriyle görüldü. Oraya geleceğiz ama önce YAŞ kararından başlayalım. Öyle anlaşılıyor ki komuta kademesinin yerinde tutulmasına şu etkenler rol oynadı: Korgeneral, tümgeneral, tuğgeneral albay rütbelerinde yüzlerce subay ihraç edildi,tutuklandı. Komuta kademesi olduğu gibi görevden alınırsa boşluk artar diye değerlendirildi, Hükümet bazı cemaat mensuplarının hala –üst rütbelerde de kendilerini gizlemiş olabileceğinden kuşkulanıyor.”diyen yazar, yazısını devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Darbecilerin Akar ve ekibine yaptığı ise ortada; yerlerinde tutulması riski düşüren unsur görüldü, Akar ve ekibi için bu tasfiye operasyonunu tamamlamak artık devlet meselesi olmanın yanında, şahsi bir mesele de sayılıyor; bu da hükümet açısından bir avatnaj, Ve nihayet “Dereyi geçerken at değiştirilmez” atasözü; dere bu ekiple geçilecek, bu ekip temizliği yapıp yeni ordu yapısını bir sonraki ekibe devredecek. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen konusunda “Yanılmışız, Allah bizi affetsin” özeleştirisi ile askeri okulların kapatılmasından başlayarak ordunun yeniden inşa edileceğini aynı TV programında yaptı. Hemen ardından, 31 Temmuz Pazar sabahından itibaren Başbakan Binali Yıldırım imzasıyla yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) maddeleri bir bir düşmeye başladı gündeme. Lafı uzatmadan son bir kaç günde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin KHK’lar yoluyla yeniden inşa edilmesinin, sil baştan kurulmasını topluca özetleyelim: Kara, Hava ve Deniz kuvvetleri Genelkurmay’a bağlı olmaktan çıkarıldı, Milli Savunma Bakanlığına bağlandı, Jandarma ve Sahil Güvenlik de Genelkurmay’dan ayrılarak İçişleri Bakanlığına bağlandı. Polise ağır silah alımıyla birlikte, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı yanısıra ikincil bir silahlı kuvvet olarak öne çıktı. Erdoğan’ın (Anayasa değişikliği gerektiren) Genelkurmay Başkanlığının (keza Milli İstihbarat Teşkilatı’nın) Başbakandan alınıp Cumhurbaşkanına bağlanması önerisi ile birlikte değerlendirildiğinde bunlar silahlı kuvvetlerin komuta mimarisini, emir komuta zincirini yapısal olarak değiştiren adımlar, Milli Savunma Bakanlığı sivil personelden oluşacak. Bu amaçla bir Milli Savunma Üniversitesi kuruluşu kararlaştırıldı, Terfilerin yanısıra harbe hazırlık durumunun da belirlendiği Yüksek Askeri Şura’da sivil ağırlık artırıldı; başbakan yardımcıları, içişleri dışişleri, adalet bakanları, başbakan ve savunma bakanına katıldı, Askeri liseler kapatıldı. Harp okulları bütün lise mezunlarına açıldı, Askeri mahkemeler Adalet, askeri hastaneler Sağlık bakanlıklarına bağlandı, Büyük askeri tesisler Ankara ve İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerin dışına taşınacak.
Bunların bir kısmı onlarca yıldır konuşulan konular. Mesela zamanında büyük şehirlerın dışında yapılıp savunma ve ekonomisine katkıda bulunan, ama şimdi şehir içinde kalıp yük ve risk haline gelen askeri üslerin taşınması böyle. Askeriyenin savunma bakanlığına bağlanması böyle. Mesela Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlığına seçilmesi ardından verdiği ilk demeçlerden birinde bunu özellikle vurgulamıştı. Keza orduda reform konusunda CHP adına yürütülen bir çalışmanın başında bulunan Meclis Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi de askeri liselerin kaldırılmasından, aynı şekilde kuvvet birleştirmeler yoluyla askeri bürokrasinin sadeleştirilmesi ve mevcutun azaltılmasından yana olduklarını söylüyor. CHP’nin zaten sivil otoriteye, başbakana bağlı olan Genelkurmay ve MİT’in cumhurbaşkanına bağlanması dışında askeriyenin yeniden yapılanmasına ilke olarak yana görünüyor. MHP lideri Devlet Bahçeli genel olarak askeri yapının güçlendirilmesi yönünde Erdoğan’ın yanında görüntü veriyor. Şimdi AK Parti hükümetinin Oolağanüstü Halin (OHAL) getirdiği KHK imkanıyla ordu üzerindeki siyasi denetimi artırmayı amaçladığı anlaşılıyor. Bu ilke olarak demokrasiyi geliştirici bir adım. Ancak sadece hükümet üyelerinin ortak kurullarda yer alması sivilleşmeyi getirmez. Tersine, bu kez silahlı kuvvetlerin sivil iktidarın değil, iktidardaki siyasi partilerin tercihlerine göre şekillenişi tehlikesini getirir.
…***
Murat Muratoğlu, Sözcü gazetesinde, “Faiz yıpratır, döviz batırır!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hâlâ böylesi kritik bir ortamda ülkenin tek problemi faizmiş, ekonomik sorunların yegâne çözümü indirilmesiymiş gibi tartışmalar dönüyor.İlla para politikasıyla işi götürecekseniz bizim durumumuzda olan bir ekonomide dövizin durumu ekonominin amiral gemisi faiz ise ancak eskortudur.Merkez Bankası'nın üstten alttan faiz kırpmaları kimi direkt ilgilendirir ki? Bankalar arasında yaşanacak bu durum kaç kişinin ilgi alanında? Cebimize fazladan para girecek mi? Tabii ki hayır! O zaman bu kadar tantanaya ne gerek var? Hiç yok!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Siz sanıyor musunuz faizler indirilince aldığınız kredi faizleri ya da kredi kartı faizleri aşağı çekilecek? Size bir faydası olmayan kilisenin papazı bile bunu biliyor… Öyle bir şey olmayacak.Faiz düşürümüyle tüketimin canlanması, üretimin artması, yatırımların başlaması, enflasyonun inmesi, borç yükünün hafiflemesi hedefleniyor.Bunlar olmayacak! Neden? Merkez Bankası'nın faizleri düşürmesi nedeniyle bankaların verdiği kredi oranlarının düşürülmesinin şu an için imkânı yok!
Bankaların topladıkları paraların maliyeti en iyimser tahminle ortalama yüzde 17'ler civarında… Bankalar da bu işi hayrına yapmadıklarına göre normal olarak bu rakamın üzerine kâr koymak isteyeceklerdir.Böyle bir tabloda bankalar arası faizleri değil çeyrek, yarım, tam puan, 5 puan birden düşürseniz bile faizin inebileceği nokta kısıtlıdır. İşin açıkçası sizden krediye başvurup, gidip de onunla domates, patates almanız beklenmiyor. Ev almanız bekleniyor.
Ya küçük ve orta işletmeler? Krediyi alabilecek olan almış… Yeni kredi almak için faizlerin yarım puan düşürülmesini bekleyen işletme mi kalmış?
Demem o ki, para politikası ile elimizden gelen bu kadar… Bundan sonrası kapsamlı reform paketlerinin gerçekten hayata geçirilmesi ile mümkün olabilir. Bunun için de acil normalleşme gerekir. O da sokaklarda insanlara demokrasi nöbeti tutturarak olmaz.
…***
Ahmet Cemal, Cumhuriyet gazetesinde, “Bireysel sorumluluk nedir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir kez daha sormanın zamanıdır: “Bireysel sorumluluk nedir?” “Bir kez daha…” diye başladım, çünkü dönüp yakın geçmişimize baktığımızda, “bireysel sorumluluk” diye adlandırdığım sorumluluğun toplumca hep kaçtığımız, inkâr etmekten bıkmadığımız, her vesileyle göz ardı ettiğimiz bir sorumluluk türü olduğu hemen anlaşılır. Girdiğimiz her toplumsal darboğazda sorumluluğu “başkalarında” aramak, suçu kolayca sırtlarına yükleyebileceğimiz “onlar”ın izini sürmeye kalkmak, çok uzun bir geçmişe dayanan toplumsal uygulamamızın temel niteliğidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir toplumun toplumsallaştığının en belirgin göstergesi, o toplum içersinde birey-toplum diyalektiğinin yerli yerine oturmuş olmasıdır. Bu diyalektiğin tamamlanmasıyla birlikte, bireyin her toplumsal bunalımın sorumluluğunu çoğunlukla farkına bile varmaksızın bulanıklık düzleminde soyutlaştırdığı bir toplum kavramının sırtına yükleme alışkanlığından kurtulmuş oluşudur. Bu noktada her toplumsal bunalımın kolektif, bu nedenle de tüm bireyleri kapsayan bir sorumluluğun benimsendiği evre başlar.Bu evrenin en doğal sonucu, bireyin içinde yaşadığı toplumun her darboğazında kendi sorumluluk payının ne kadar olduğunu araştırma bilincine erişmesidir. Düşünme ve yazma eylemlerinin uğraşının ağırlık noktasını oluşturduğu kişi bağlamında bu durumun yol açtığı başlıca sorular şunlardır: Ben neyi eksik yaptım da toplum bugün maruz kaldıklarını yaşamakta? Neleri düşünmekte, ardından da yazıya dökmekte yetersiz kalmış olabilirim? “Bu beni ilgilendirmez” diyerek yanlarından geçip gittiğim durumlara ilişkin seçimlerimi yeterince titizlikle yaptım mı? Şimdi dönüp geriye baktığımda, kendimi bütün bu çabalar bağlamında ve kendi gözümde gerçek anlamda aklayabiliyor muyum, yoksa “evet, haklı olarak akladım” derken, bilinç altımdan kaynaklanma bir kendimi kandırma eyleminin kurbanı mı oluyorum? Başkaları ile birlikte oturduğum bir sınıfta bir pencerenin aralık kalması yüzünden üşümeye başlamışsam eğer, pencereyi kendim kapatmak için yerimden kalkmayı seçmek yerine “şu pencereyi kapatsalar” diye yakınarak oturduğum yere çakılı kalmayı yeğlersem, buz gibi bir havada pencereyi açık bırakmış olanların sorumluluğundan kendimi ne ölçüde kurtarmış olabilirim?Bir toplumsal bunalımdan çıkmanın ve o durumun bir daha yinelenmemesinin yollarını ararken önce kendi yaptıklarımız ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımız konusunda acımasız bir özeleştiri eylemini başlatmak, özellikle gelecek bağlamında kimi zaman -dahası, belki de her zaman!- yolun yarısını aşmakla eşanlamlıdır. Yaşadığımız ülkede bugün, işte bu noktadayız. Yeterince düşündüm mü? Düşündüklerimi yeterince kâğıda dökebildim mi? Neleri eksik bırakmış olabilirim? Bugünlerde kafamı başkalarının sorumluluğundan çok daha ileri ölçüde kendime yönelik bu sorular kurcalamakta!