Ağustos 02, 2016 07:52 Europe/Istanbul

Emre Konger Cumhuriyet gazetesinde, “Temizlik ve yeniden yapılanma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

'Toplumun yeniden biçimlendirildiği, “Darbe-Karşı Darbe günleri” bağlamında, AKP-Erdoğan iktidarına verilen Olağanüstü Hal yetkileri ile tüm toplumu kapsayan bir “Temizlik” ve “Yeniden yapılanma” yaşanıyor: On binlerce kişi işinden atıldı, binlerce kişi gözaltında. Bu arada TSK sivil otoriteye bağlandı ve YAŞ’ın yapısı değiştirildi, askeri okulların tümü kapatıldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.

…***

Şimdilik görülen; klasik bir “Darbe temizliği” ve TSK’de “Yeniden yapılanma”: “Temizlik” açısından, sivil ve asker bürokrasi, yargı, üniversiteler, okullar, medya, vakıflar, holdingiler, sivil toplum kuruluşları ve bir banka hedefte! Herhalde kimsenin, sivil ve asker bürokrasi ile yargı mensuplarının yargılanmasına, “adil bir süreç isteği” dışında bir diyeceği olmaz... Çünkü bunlar fiilen ülkeyi yöneten, insanların kaderlerine egemen olan eylem ve söylem sahibi kesimler. “Yeniden yapılanma” açısından, TSK’nın sivillerin emrine bağlanması ve askeri okulların tümünün kapatılması ise ayrı bir yazı konusu. Üniversiteler, medya, vakıflar, holdingler, sivil toplum kuruluşları ve bir bankadaki temizliğe gelince: Elbette buralarda çalışanların da, bir kalkışmaya, şiddet ve teröre fiilen katılmaları veya açıkça destek vermeleri halinde, yargılanmaları kadar doğal bir işlem olamaz. Ama hiçbir kalkışma, darbe veya terör olayına karışmamış, açıkça destek vermemiş olanların, sadece ideolojilerinden veya fikirlerinden dolayı cezalandırılmaları “Demokratik ve laik bir Hukuk Devleti” bağlamında kabul edilemez.

Bir “Darbe temizliğinin” ve şimdilik sadece TSK bağlamında görülen “Yeniden yapılanmanın” esas amacı, Demokrasiyi rayına oturtmaktır. Kin ve intikam duygularıyla hareket edildiği, haksızlık ve hukuksuzlukların önü açıldığı, toptancı uygulamalarla adaletsizlik yapıldığı zaman, böyle bir toplumsal ve siyasal dalganın sonucu olarak Demokrasi’nin kurulması olanaklı değildir: Böyle durumlarda toplum, kin ve intikam duyguları arasında, her gücü ele geçirenin kendi adaletsizliğini ve zulmünü uyguladığı aşırılıklar arasında, bir sarkaç gibi sürekli sallanır! Bu açıdan pazar günü yazdığım “CHP’nin Taksim Manifestosu”nun 10’uncu maddesini akılda tutmakta ve “Darbe temizliği” ile “Yeniden yapılanma” uygulamalarını bu manifesto bağlamında yürütmeye dikkat etmekte yarar vardır!

CHP 24 Temmuz 2016 Taksim Manifestosu Madde 10: Devlet kinle, öfkeyle, önyargıyla yönetilmez. Girişimde (Kalkışma) bulunanlar, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınarak yargılanmalıdır. İşkence, kötü muamele, tehdit, devleti darbecilerle aynı duruma düşürür. Buna izin verilmemelidir.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Gıdamızı da ithal ediyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hepimiz, medya  dahil hep gıda fiyatlarından, mutfağın cep yaktığından şikayet  ediyoruz. Ben bu köşede sık sık, Türkiye'de gıda sektöründe kartelleşme var diye yazdım. Elbette bunların faydası oldu, devlet bazı önlemler aldı. Ancak mesele bu sorunu  kökten çözmektir.Çözümler denilince hep destekler aklımıza geliyor. Tarımsal destekler de gerekli ve fakat yeterli değil.Daha da önemlisi gıda ürünleri ithalatımız toplam talepten daha yüksek artıyor. Söz gelimi 2008 baz yılına göre 2016  Mart ayında Nihai yurt içi talep endeksi 118 olduğu halde, gıda ithalatı endeksi 122 oldu. Yani bırakın kendimize yeterli bir ülke olmayı, giderek daha çok gıda ithal ediyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Düşük gelir guruplarının aile bütçesi içindeki payı yüzde 30.2'ye ulaşıyor. Bu nedenledir ki  gıda harcamalarındaki enflasyon için Mutfak enflasyonu deniliyor. Yani enflasyon fakir fukarayı daha çok etkiliyor.

Mamafih son 6 ay öncesine kadar enflasyonu  gıda fiyatları sürüklerdi.Bu sene  İlk çeyrekte gıda fiyatlarının enflasyon etkisi azaldı ve fakat ikinci çeyrekte tekrar artmaya başladı.

Bütün bu sorunları aşmak için, Bir; Tarım alanlarında erozyonu önlemek gerekir. İki; Organik tarıma yönelmek gerekir.

2001 yılında 40 milyon 967 bin hektar olan toplam tarım alanı, yanlış tarım ve çevre politikaları nedeniyle, 2014 yılında 38 milyon 560 bin hektara geriledi.  3 yılda yüzde 6 oranında azaldı.

Tarım alanlarının daralmasında en büyük sorun, imar uygulamalarıdır. Beş binlik planlarda tarım alanı olarak yer alan alanlar, sonradan rant kapısı olarak kullanıldı. Bu alanlarda imar değişikliği yapılarak,  mevzi imar izinleri verilerek, tarım alanlarında beton binalar yapıldı. O kadar ki  arkası dağ olan bazı illerde, şehirler dağa doğru değil, ekili alanlar olan ovalara doğru yayıldı. Ekili alanlar ise, 2001 yılında 17 milyon 917 bin hektar iken, 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektara düştü. Yani  Yüzde 12 oranında geriledi.

Organik tarım hakkında hepimizin ilk bildiğimiz, üretimde kimyasal gübre kullanmadan yapılan tarımdır. Ürünün organik olduğunun da ayrıca  üretimden tüketime kadar kontrol edilmesi gerekir.

Aslında işin zor tarafı da organik tarımın kontrolüdür. Türkiye'de organik  tarımda yetki verilmiş özel işletmeler var. Diyelim ki, birisi organik olmayan bir ürünü, organik yazarak sattı. Ne olur? Ufak bir para cezası ile kurtulur.  Organik tarım, aynen turizm gibi altın yumurtlayan tavuk olabilir. Organik tarımda da kontrol yapılmazsa ürün  ihracatı başlamadan biter.

Öte yandan  çevre kirliliği de organik tarım için  bir tahdittir. Çevrenin de kontrol edilmesi gerekir. Ne yazık ki, bizde çevre kontrolü yapılmıyor. Çevre koşullarını  bizzat yok ediyor veya edilmesine izin veriyoruz.

Sanayileşmiş bölgelerde, nehirler tamamıyla kirlendi. Bu suyla organik tarım yapmak düşünülemez. Tüm fabrikalar kirli atıklarını, nehirlere veya denize boşaltıyor. Yasaları değiştirip, çevre kirliliğine yol açan işletmeler için gerekli önlemleri almayan kamu kurum ve yöneticilerini cezalandırmak lazım.

…***

Soner Yalçın, Sözcü gazetesinde, “Devlet yönetmeyi bilmiyorlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sorun kurumlarda değil.Sorun kafadadır! Sorun zihniyettedir.Askeri okullarda darbe dersi yok!AKP bunu anlayamıyor.27 Mayıs 1960 askeri harekatı, hükümeti denetlemek için “Milli Güvenlik Kurulu” ve “Anayasa Mahkemesi” inşa etti. Sonuç, darbelere devam edildi!..Peki bugün TSK'yı denetleyecek kurumlar üzerinde duruluyor mu; hayır!Siyasal iktidar Sayıştay tarafından denetlenmesine izin veriyor mu; hayır!İşte mesele aslında budur; mesele demokrasi anlayışımızın sakatlığından kaynaklanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP kendi iç güvenliği için bin yıllık orduyu hallaç pamuğu gibi dağıtıyor.Sanıyorlar ki; kuvvet komutanları Milli Savuma Bakanlığı'na ve Genelkurmay da “tek adam” Erdoğan'a bağlanınca bu ülkede darbe filan olmaz! Şaka mısınız siz?Hâlâ palyatif/geçiştirici kararlar alıyorlar! Şekilcilikle uğraşıyorlar!Tarihi bilmiyorlar ve bu nedenle ders filan çıkardıkları yok.Türk Ordusu'yla ilgili dayatılan kararların doğruluğunu-yanlışlığını tartışmıyorum.Öncelikle yöntemsel hata olduğunu belirtiyorum.Toplumsal uzlaşma havası yakalanmışken AKP ısrarla eski hatalarında devam ediyor.AKP'liler; Erdoğan'ın iki dudağından çıkacak söze bakıyorlar hâlâ.Böylesine köklü değişim kararı, TBMM ve muhalefet partileri liderleriyle görüşülmeden alınabilir mi?Kamuoyunun bir kısmı haklı olarak “AKP Ordusu'nu kuruyor” diye düşünüyor.Kamuoyunun bir kısmı haklı olarak, “AKP orduyu kendine bağlayarak siyasallaştıracak” diye korkuyor.AKP, güven duyma konusunda hassas olan çevrelerin görüşlerini hâlâ önemsemiyor. Asıl meselemiz işte bu:AKP ne hükümet ne de iktidar olmayı beceriyor.Bu nedenle, “demokrasi” denince akıllarına sadece sandık ve çoğulculuk geliyor.Devleti, muhalefet partileriyle birlikte yönetmenin ne olduğu konusuna dair tek fikirleri ve pratikleri yok. Aksilik. Sorunun buradan çıktığını da kavrayamıyorlar. İletişim, istişare ve ikna konusunda sorunları olduğunu anlamıyorlar.CHP lideri Kılıçdaroğlu haklı olarak “bizden görüş almadılar, almaları gerekiyordu” diye sitem edince hatalarını anlıyorlar.17-25 Aralık sürecinde de CHP için bunu yazmıştım; hükümetler güçsüz düştüğünde devleti ana muhalefet partisi yönetebilir.Demek istediğim, bakanlık koltuklarına oturarak değil, fikirler vererek yönetmektir!AKP'nin demokrasi anlayışı ve CHP'nin de muhalefet yapma bilinci eksiktir.