Ağustos 03, 2016 09:29 Europe/Istanbul

Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet gazetesinde, “FETÖ’yü siyasetçiler taçlandırdı.”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hayat bugüne dek yaşadıklarımız değil yaşayacaklarımızdır... Yaşamlarımız altüst olurken, ülkeyi bu hale getiren siyasetçiler akıllarını başlarına hiçbir zaman almadılar, uyarıları dinlemediler. Birikimli, donanımlı insanlarımızı, aydınlarımızı, yazarlarımızı, bilim insanlarımızı bir çırpıda silip attılar. Bol bol nutuk atanlar, mezhep ayrımcılığı yapanlar yurdumun geleceğini çaldılar... Onlar tarikatlara sarıldılar, onların sayesinde iktidarda olduklarına inandılar... Bu işten en çok FETÖ yararlandı; yargıda, poliste, eğitimde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kadrolaşmayı başardı. Tek amacı vardı Fethullah Gülen’in: “Darbe yaparak devleti ele geçirmek...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geçmişe bakmadan bugünü görebilmek olanaksızdır.

15 Temmuz gecesini unutmuyoruz...

Halkın demokrasi bilinci, özgürlük tutkusu bu hain Fethullahçı darbe girişimini durdurdu... Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, tankların paletlerinin altına yattılar. Artık bunları bırakıp geçmişe ve bugüne bakmanın zamanı gelmiştir...Özgürlükleri askıya almadan bunu nasıl yapabiliriz?Ülkeyi yönetenler, “vallahi biz görmedik bu yakın tehlikeyi” diyemez ve demeye de hakları yoktur. Şimdiye dek doğru dürüst bir özeleştiri duymadım.Özeleştiri yapın diyenlere neredeyse, “vatan haini” yaftası yapıştırılacak bu ülkede. Oysa 40 yıllık süreç içinde FETÖ’cüleri sarıp sarmalayan, Fethullah Gülen’e toz kondurmayan sağ ve sol partiler, onların kimi liderleri, cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleriydi.

FETÖ’nün bir dediğini iki etmeyenler, TSK içinde örgütlenmesini görmeyelere ne olacak?

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ’cü darbe girişimini eniştesinden öğreniyor, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar’dan değil...

Fethullahçılar devleti, salt tankla tüfekle değil; savaş uçaklarıyla, helikopterlerle ele geçirmeye kalkışırken istihbarat birimlerinin darbe girişiminden 4 saat önce haberi oluyor.

30 yıl boyunca yazıp çizdik Fethullahçı kadrolaşmanın ne zaman başladığını, devletin en duyarlı kurum ve kuruluşlarında nasıl örgütlendiklerini... Meraklısı varsa Cumhuriyet arşivine girip öğrenebilir...

FETÖ’cüler, milletimize karşı darbe girişiminde bulundu. TSK’nin içi boşaltılıp, oralara FETÖ’cüler yerleştirilirken, gazeteciler, bilim insanları, komutanlar, subaylar tutuklanırken ne diyorduk: “Hukuk, demokrasi, temel hak ve özgürlükler herkese gerekir!” Bugün de aynı şeyleri söylüyoruz...FETÖ’yü taçlandıranlar arasında acı ama gerçek, çok sayıda sağcı ve solcu ünlü siyasetçiler de vardı. Kimisi öldü, kimisi hayatta! Cumhuriyet bu çetenin yaptıklarının üstünü örtmeyip açık açık yazarken, onlar FETÖ’cüleri savunuyordu. Artık takke düştü kel göründü...

15 Temmuz’daki kanlı darbe girişiminin lideri Fethullah Gülen’dir. ABD Gülen’i Türkiye’ye iade etmelidir...

…***

Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Âdil yargılanma ve savunma hakkı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kalkışma sonrasında devletin bütün kurumlarına ve özel kesime yönelik olarak on binlerce kişilik listelerle başlatılan tasfiyeler, görevden almalar, gözaltı ve tutuklamalar bütün hızıyla devam ediyor.Bu durumun olağanüstülüğü içeride “Darbeyi püskürttük, demokrasi nöbetini sürdürüyoruz, hain darbecilerden hesap sorulacak” gibi söylemlerde ifadesini bulan psikolojiyle kitlelerce pek fark edilmese de, gözaltı dalgaları genişledikçe “Ne oluyoruz?” diye sorulmaya başlanıyor.Dışarıda ise, özellikle Türkiye’yi yakın takip altında tutmaya devam eden mahfiller, kaygılarını her geçen gün daha yüksek sesle ifade etmeye başlıyorlar. İktidarın buna “Darbeden mi, demokrasiden mi yanasınız?” sualiyle verdiği karşılık, OHAL uygulamalarıyla hak ve özgürlük ihlâlleri arttıkça zemin kaybedip zayıflıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu suale “Darbe girişimine tepkimizi ilk andan itibaren en sert şekilde verdik” diye mukabele eden Brüksel, “Ama sonrasındaki tasfiyelerin rövanş ve cadı avına dönüşmesinden endişe ediyoruz” diyor.

Tasfiye operasyonlarına muhatap olan on binlerce kişinin içinde yüksek yargı üyelerinden hakim ve savcılara, akademisyenlerden öğretmenlere, farklı kurumlarda görev yapan bürokratlardan gazetecilere kadar her kesimden insanların bulunması, iddia edildiği gibi “darbeci bir örgütün kanser gibi her yere sirayet etmesi”nin mi bir sonucu, yoksa bütün muhalifleri tasfiye stratejisinin mi?

Tasfiyelerin bu kadar geniş tutulması ister istemez ikinci şıkkı ağır bastırıyor.

Bu hengâmede, özellikle soruşturmaları yürüten hakim ve savcıların hiç hatırdan çıkarmamaları gereken bazı temel prensipleri vurgulamakta fayda görüyoruz.

Anayasanın ilgili maddelerinden:

36: Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile âdil yargılanma hakkına sahiptir. 38: Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir. 138: Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, mahkeme ve hâkimlere emir ve talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. 139: Hâkim ve savcılar azlolunamaz. 140: Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.

Âdil yargılanma hakkının bir gereği de savunma hakkıdır. Son süreçte bu haklar iyice “buharlaştı.” Suçlananlar ne diyor, kulak veren yok...

…***

Murat Yetkin, Hürriyet gazetesinde, "Orduda kaş yapayım darken"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Demir tavında dövülür. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ardından orduda köklü değişim için hemen harekete geçmek istemesini bu atasözüyle özetlemek mümkün. Erdoğan bu hamlenin gerekçesini Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) artık darbe zemini, olmaktan çıkarılmasına imkân vermemek olarak açıklıyor. Artık hepimizin geçmişte kalan kötü anılar olarak hatırlamak bile istemediği bir darbe girişimi daha, ordunun içinde gizlice örgütlenmiş bir cunta eliyle başımıza geldi. O nedenle “demir tavında dövülür” hamlesi çok da anlaşılmaz bir şey değil. Ama başka atasözleriniz de var böyle durumlarda akla gelen. Kaş yapayım derken göz çıkarmak gibi… Acele işe şeytan karışır gibi… Belki de bu yüzden, farklı bakış açılarıyla da olsa TSK üzerindeki, siyasi denetimin artmasından yana olan CHP ve MHP liderleri orduya şok değişim planına itiraz etmeye başladı. Bahçeli “Aceleye getirmeyelim” diyor. Kılıçdaroğlu ise “3­4 kişi bir araya gelip devleti yeniden yapılandırmamalı” itirazında."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

15 Temmuz’a açık şekilde karşı duran iki lider de askeri reform gibi elzem ve ciddi bir konuda katkıda bulunmak istiyor. Oysa 15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) gereği çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) muhalefetin çıkan sonuca Meclis’te katkı verip etkide bulunmasına veya Anayasa Mahkemesine gidip düzelttirmesine imkân vermiyor. Bir yanda hükümet onlarca yıldır bekleyip kördüğüm olan bu konuyu KHK kılıcıyla bir an önce keserek çözmek istiyor. Diğer yandan “Ben bilirim” ısrarıyla geldi 15 Temmuz; Erdoğan’ın “Yanılmışız, Allah affetsin” özeleştirisini böyle de okumak lazım. Erdoğan’ın “yanılmışız” sözünü hatırlayıp, İlker Başbuğ’un 1 Ağustos akşamı CNN Türk’te söylediklerini aktarmamak olmaz. Balyoz mağduru eski genelkurmay başkanı o dönem başbakan olan Erdoğan’a “Bugün bize, yarın size” dediğini ama “Abartıyorsun” cevabını aldığını söyledi. Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ı yıllar yılı uyarılarına karşı tehdidi görmezden gelmekle suçladı. Aslında AK Parti’deki bu özeleştiri ihtiyacını ilk açığa vuran içişleri bakanı Efkan Ala oldu. Ala, bir dönem muhalefetin iktidarı, bir dönem de iktidarın muhalefeti dinlemediğini söylemişti. Oysa şimdi, 15 Temmuz sonrası hazır kutuplaşma hafiflemişken, işler konuşularak halledilebilir. Öncelikle iktidar, terfi ve atamaların yapıldığı Askeri Şuraya daha fazla bakan yerleştirmenin adına sivil denetim denmediğini görmeli. Bu durumun demokratik işleyiş açısından iki temel sakıncası var: 1­ Bu usul siyasetin orduyu denetimi değil, ordu üzerinde iktidar partisinin hakimiyetine ve ordunun siyasileşmenin ötesinde partileşmesine dönüşme tehlikesi taşıyor. Yapılması gereken, Meclis komisyonlarının yetki ve sorumluluklarını güçlendirerek, sivil ve demokratik denetimi, bütün partilerin katkısına açık Meclis’e vermek olabilir. 2­ Aynı zamanda başkomutan olan cumhurbaşkanı ile hükümet bugün aynı siyasi çizgide. Yarın ayrı partilerden olursa ortaya çıkacak emir­komuta kargaşasını düşünmek bile akla ziyan. Düşünsenize aynı ordu komutanına cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı emirler vermesiyle oluşabilecek kaosu… Bir de orduda gücün tek elde merkezileşmesini önlemeye çalışırken, emir ­komuta­ koordinasyon yapısının dağılması tehlikesi var. KHK ile getirilen sistemde sadece hükümet ve cumhurbaşkanına hesap verme var. Ayrıca bu tür hesap verme mekanizması da Cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı partilerden olma durumunda ağır kararkomuta zafiyetine yol açabilir. İş işten geçmiş sayılmaz. Başbakan Yıldırım, muhalefetin eleştirilerine, darbecilere karşı kendi yanında yer alıp savaşmış komutanlarına kulak vererek bir uçtan başka uca savrulmanın önüne geçebilir. Yeni bir kararnameye bakar. Sonradan yeniden “yanılmışız” dememek için yol yakınken düzeltmek daha iyi değil mi?