Ağustos 03, 2016 09:31 Europe/Istanbul

Orhan Uğuroğlu, Yeniçağ gazetesinde, "Genelkurmay güç kaybetti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" OHAL çerçevesinde çıkartılan KHK ile Genelkurmay Cumhurbaşkanı'na, Kuvvet Komutanları Milli Savunma Bakanı'na, Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi'ne bağlanıp askeri okullar kapatılınca, Genelkurmay'ın Türk Silahlı Kuvvetleri üzerindeki fonksiyonu neredeyse sıfırlandı.FETÖ ve PKK ile mücadele amacıyla çıkartılan Olağanüstü Hal Kanunu (OHAL) çerçevesinde Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile Türk Silahlı Kuvvetleri yeniden yapılandırıldı.Bu değişikler ise Genelkurmay Başkanlığı'nın işlevini, Türk Silahlı Kuvvetler üzerindeki gücünü neredeyse sıfırladı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yüksek Askeri Şura'da Asker sayısının fazlalığı Genelkurmay Başkanı'nın gücünü ve yapılacak terfilerde tek söz sahibi olmasını sağlıyordu.Genelkurmay Başkanı'nın bu gücü, bu yetkisi Şura'daki siyasi sayısının fazlalığı ile tamamen yok edildi.

Jandarma Genel Komutanlığı tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlandı.

Kara, Hava ve Deniz olmak üzere 3 Kuvvet komutanlığı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandı.

Cumhurbaşkanı'nın kıdem ve makam gözetmeksizin her askere emir verme yetkisi getirildi.

Kara, Hava ve Deniz Harp Okulları Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı Milli Savunma Üniversitesi bünyesine alındı.Askeri okullar kapatıldı.İşte tüm bu gelişmeler Genelkurmay Başkanı'nı pasifize ederken Genelkurmay Başkanlığı'nın işlevi konusunda tereddütler ortaya çıktı.Genelkurmay Başkanlığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tek hakimi konumunda iken görev ve yetkileri yeniden tanımlanmasa da itibarı ve askeri gücü neredeyse yok denecek hale getirildi.

Amacın Türk askerini darbe yapamaz hale getirmek olduğu ve siyasetin emrine alınması olduğu açıklandı.Yapılan düzenlemeler Genelkurmay Başkanlığını bir protokol kurumu ya da askeri idari işler durumuna döndürdü.Bu durum Genelkurmay Başkanı'nın da çok büyük güç kaybetmesine yol açtı.Bakalım bu düzenleme sonrası, kısaltılacak askerlik süresi, profesyonel askerliğe geçiş sonrası Türk Ordusu ayni gücünü koruyabilecek mi?

…***

Mehmet Yılmaz, Hürriyet gazetesinde, "Sorumsuz başkanlık sistemi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" ORDUNUN yeniden yapılandırılması kapsamında Genelkurmay Başkanı'nın doğrudan Cumhurbaşkanı'na bağlanacağından söz ediliyor. Aynı şekilde Milli İstihbarat Teşkilatı sadece dış istihbaratı yürütmek üzere Cumhurbaşkanı’na bağlanacakmış. Diyanet İşleri Başkanı da “Hani bana, hani bana” diyor, o da Genelkurmay ile birlikte Cumhurbaşkanı’na bağlanmak istiyor. Belli ki Başbakan’ın “düşük profilli” olması Başkan’ın hoşuna gitmemiş, ille de “yüksek profilli” bir amir istiyor. İktidar partisinde, Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir isteğinin tartışılmaksızın emir kabul edildiği bir gerçek. Belli ki bu talepler Cumhurbaşkanı’ndan geliyor, ama kimse ona üzerine yemin ettiği Anayasa’yı hatırlatma cesaretini kendisinde bulamıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesine olanak veren ve uyacağına yemin ettiği Anayasa, cumhurbaşkanlarının “sorumsuz” olduğunu yazıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanı’nın kendi başına yapacağı işlemler dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili Bakan tarafından da imzalanıyor ki kimin sorumlu tutulacağını bilelim. Cumhurbaşkanı, sadece “vatana ihanet” suçuyla yargılanabilir. Aldığı kararlar, attığı imzalar yargı denetiminin dışındadır. Ve şimdi böyle bir Anayasa’nın çizdiği bir iktidar alanının içine Genelkurmay Başkanı’nı, MİT Müsteşarı’nı da sokmak istiyorsunuz. Hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacak bir otoriteye, hem orduyu, hem istihbaratı bağlamak ne demek? Bu iki makam da “icracı” makamdır ve icranın başı ve sorumlusu da Başbakan’dan başkası değildir. Belli ki Anayasa’yı değiştirmeden, darbe girişimini fırsat bilip başkanlık sistemine geçiş gibi bir heves var. Darbeciler, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ortadan kaldırmak ve hükümeti görevini yapmaktan alıkoymak” suçundan yargılanacaklar. Mahkemeye çıktıklarında “Ne Anayasa’sı hâkim bey, o askıya alınmamış mıydı? Ne hükümeti hâkim bey, onun görevini zaten sorumsuz Cumhurbaşkanı üzerine almamış mıydı” diye savunma yaparlarsa savcı beyler ne yanıt bulacaklar? Gerçekten merak ediyorum. ANKARA 1. İdare Mahkemesi, 2010 yılında yapılan KPSS’nin “genel yetenek ve genel kültür” bölümünü iptal etti. Bu sınavın iptal edilmesinin nedeni, soruların çalındığının anlaşılmış olması. Hatırlarsınız aynı sınavın “eğitim bilimleri” kısmı da sorular çalındığı için daha önce iptal edilmişti. İptal edilen bu son sınav nedeniyle 80 bine yakın memurun memuriyetten atılması söz konusu olabilecek. Bunların ne kadarı Fetullahçı çetenin soruların yanıtlarını verdiği adamlarıydı, kaçı sınavı gerçekten kazandı, belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

Hatırlarsınız, bu sınav ile ilgili olarak üç yıl boyunca her pazartesi günü aynı soruyu sordum: KPSS sorularını çalanlar kimdi? Kimse yanıt vermedi. Soruları çalanların “nefesi kuvvetli bir hocanın adamları olduğunu” yazdım, çıt çıkmadı. Oysa olayın açığa çıktığı ve soruların çalındığının anlaşıldığı gün, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı’nı ve Emniyet Genel Müdürü’nü makamına çağırmış ve “Soruları çalanları yakalayın, dosyayı da önce bana getirin” talimatı vermişti. O vakit bu köşede, Başbakan’ın bu isteğinin garipliğine dikkat çekmiş ve “Savcıya gitmesi gereken dosya, niye Başbakan’a gidiyor” diye de sormuştum. O zamanın MİT Müsteşarı hâlâ görevde. Emniyet Genel Müdürü de AKP’den milletvekili yapıldı. Ama o dosya, Fetullahçılar ile iktidar arasında kavga çıkana kadar bir türlü ortaya çıkmadı, çıkarılamadı. Ve şimdi aradan yıllar geçtikten sonra sorular çalındı diye sınav iptal ediliyor, suçluların yanında suçsuz insanların da geleceği tehlikeye giriyor. Şimdi şu soruya yanıt arıyorum, ama asla yanıtlanmayacağını da biliyorum: MİT ve Emniyet’in o günkü araştırmasından ne sonuç çıkmıştı? Onlar mı beceriksizdi, dosyayı eline alan mı suçu örtbas etti? Devletin ve ordunun içine yıllar içinde yerleşmiş bir çete, tasfiye edilmek üzere olduğunu anlayınca darbe yapmaya kalkıştı. Darbe girişimi, Cumhurbaşkanı’nın “Sokağa çıkın, direnin” çağrısıyla sokaklara çıkan, meydanları dolduran halkın canı pahasına verdiği mücadele ile bastırılabildi. Darbe girişimi bastırılmamış olsaydı, bugün Türkiye çok kanlı bir sürece girmiş olacaktı. Batılı politikacıların, hangi hesaplarla bu işi hafife aldığını yakında öğreniriz.

...***

Murat Çabas, Yeni Mesaj gazetesinde, " Amaç darbe değil iç çatışma çıkarmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye birçok darbeler gördü ama 15 Temmuz gibisini hiç görmedi.Siyasilerle milletin iletişiminin kesilmemesi, füzelerle, tanklarla, tüfeklerle milletin vurulması daha önceki darbelerde hiç görülmemişti.Geçtiğimiz Cumartesi Diyalog Özel programında Muharrem Bayraktar’ın sorularına cevap veren Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, bu konuya dikkat çekerek 15 Temmuz FETÖ kalkışmasının amacını, bundan sonra hedeflerinin ne olduğunu ve de bütün bu kirli senaryolardan nasıl çıkılacağını net bir şekilde ortaya koydu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Sayın Baş darbenin amacı konusunda şu tespitlerde bulundu:

“Bizim kanaatimiz, amaç sadece bir darbe ile hükümetin görevden el çektirilmesi olmayıp, Türk milletiyle devletini ve askerini birbirine düşürmek, belki de bundan sonra çatıştırma ortamı oluşturmaktır. Bu çatışma ortamı tankların sivillere ateş açması ile denenmiş ancak vatandaşlar ile siyasi iradenin beraber hareketiyle başarıya ulaşamamıştır.”

Esasen bu yöntem, 2004 yılında Fas’ta gerçekleştirilen, başkanlığını dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın yaptığı Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi toplantısında alınan kararın neticesidir.

“Hedefteki ülkeleri dışarıdan işgal ederek değil, içerdeki unsurlar kullanılarak, iç çatışma çıkartılarak bölmek parçalamak, BOP kapsamında şekillendirebilmek…”

Prof. Dr. Baş, yaptığı birçok konuşmada, yazdığı yazılarda Türkiye’nin, BOP kapsamında parçalanması hedeflenen İslam ülkelerinden birisi olduğunu, Irak ve Suriye’den sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini ifade ediyordu.

Irak’ta işgalle, Suriye’de küresel terörle gelinen noktaya, FETÖ darbe girişiminin oluşturmaya çalıştığı iç çatışmayla gelmek istediler. Milletin göğsünü tanklara siper etmesi, şimdilik bu hesapları bozdu ama BOP planlayıcıları, ülkemiz ve milletimiz üzerinde Şark projesi, Sevr hesabı, Arz-ı Mev’ut hayalleri kuranlar bu sevdalarından vazgeçmediklerine göre bu menfur planlar sona ermemiştir.

Planların tamamen bittiğini zannetmek, büyük bir gaflet olur.

15 Temmuz’da halkın sokağa dökülüp darbecilere dur demesi, büyük bir badireyi engellemesi büyük bir demokrasi zaferidir, ancak halkın gergin bir şekilde sokaklarda olması provokasyonlara da davetiye çıkarmaktadır. Siyasi iradenin daha kalıcı ve sağlam yöntemleri devreye koyması gerekmektedir.

Neticede ithalata ve borç paraya bağlı, içimizde darbe ve çatışma planlayanların kontrolünde gayri milli bir ekonomiye sahibiz. Bir anda yüklü bir miktar sıcak paranın ülkemizden çıkması ülkemizde çok şeyler değiştirebilir.