Ağustos 06, 2016 08:44 Europe/Istanbul

Nuray Mert, Cumhuriyet gazetesinde, “Çıkış yolu ve ‘zehirli atmosfer’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aslında bugünlerde ya çok şey yazmak lazım ya da hiçbir şey, zira her şey fazlasıyla birbirine karışmış vaziyette, nereden başlamalı, nerede bitirmeli? Maalesef, uzun, derinlikli muhasebelere yer yok, sabır yok, niyet yok ve nihayet biraz da vakit yok. İster istemez, “zor bir dönemden geçiyoruz, önce bu badireyi atlatalım” deyip, “şimdi”ye yoğunlaşmak durumundayız. Bu nedenle aklı başında herkes, özetle, “bir felaketin ardından önce ortak çıkış yolu bulmaya kafa yoralım” diyor, “bu darboğazdan çıkış siyasi uzlaşma ve daha az değil, fazla demokrasi” diyor. İktidar partisi ve lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yönde umut vaat eden işaretler verdi, ama diğer yandan OHAL kararnameleri ve FETÖ ile mücadele çerçevesi şimdiden toplumsal barışı tehlikeye sürükleyecek bir hatta savruluyor. Halihazırda, Gülen grubuna gönül vermiş sıradan insanlar, onların gazetelerinde yazmış, savunmuş, desteklemiş olanlar ile “darbeci” olan arasındaki ayrım silinmiş vaziyette.”diyen yazar, yazısının  devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gülen grubuna yakınlık duyan gariban öğretmen ile karanlık işler çevirenler arasında hiç mi ayrım yapılmayacak, kamudan kovulanlar, toplumdan dışlananlar bu ülkede nasıl yaşayacak, düşünen yok gibi. Mesela, kamu görevlisi alım sınavlarında hile yapıldı ise, asıl sorumlusu o dönemde iktidar mevkiinde olanlar değil de, toptan o sınavlardan geçen herkes mi? Bedelini, bu dönemlerde o sınavlardan geçen herkes mi ödeyecek?

Bir diğer taraftan, bunca felaketin ardından, öfkeleri, intikam duygularını habire canlı tutup toplumsal barış adına köprü kurma imkânlarını mayınlamakla meşgul bazı iktidar yanlılarının yarattığı zehirli atmosferle nasıl baş edilecek? Bu zor dönemden çıkışın yolu, olsa olsa, “müzakereli değişim” denilen toplumsal barışı ve demokratik uzlaşmayı merkeze alan süreçlerdir. Halihazırda ikisi arasında ilerleyen sürecin bu istikamete evrilmesi hayati önem taşıyor. Önümüzdeki süreçte, iktidar çevresi ya öfke ve intikam duygusunu “devrim” diye parlatanlardan, önünü görmeden acizken tarihin seyrini tayin etmek gibi hezeyanlara kapılanlardan uzak duracak, asıl tehlikenin burada olduğunu fark edecek ya da bu kafada olanların “ev ev, sokak sokak mücadele” diye kışkırttığı iç savaş senaryolarına yenik düşeceğiz.

Böylesi zor zamanlardan, ne bu tür kışkırtıcılar ile ne kendi çıkarlarını öncelediği ölçüde iktidar partisine yaranmak dışında bir kaygısı olmayanlar ile ve dahi ne de “Erdoğan nefreti” ile ateşe körükle gidenler ile çıkmak mümkün değildir. Uzlaşma dediğimiz de, elbette, eleştiriyi, itirazı bir yana bırakıp Erdoğan ve iktidarı yanında hizalanmak değildir, olayı bu mecraya akıtmaya çalışanlar, bir başka çıkmaz sokağın taşlarını döşemiş olacaklar ve halihazırda böylesi bir havayı solumaya başladık. Koşulsuz destek, uzlaşma değildir, eleştirisiz, muhalefetsiz, itirazsız bir siyasi alan yaratmak hiç değildir.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Hesapsız borçlanma kötü mirastır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Borç konusunda, birbirinin tersi olan iki farklı atasözümüz var.. Birisi, ''Borç yiğidin kamçısıdır'' diğeri ise  ''borç yiyen kesesinden yer ''Aslında çelişkinin nedeni ortadadır..  İster fert olsun, ister devlet olsun. Eğer aldığınız borç parayla yatırım yaparsanız, bu borç sizin için  kamçı olur.. Yok eğer aldığınız borcu açık kapamada kullanırsanız, tüketime harcarsanız, çar- çur ederseniz kesenizden yemiş olursunuz.Kişiler borçlanırsa, bunu kazançlarından veya servetlerinden ödeyecek.. Devletler borçlanırsa bunu vergi geliri ve kamu gelirlerinden ödeyecektir.. Bu nedenledir ki, maliye literatüründe, ''borçlanma, devletin gelecek yıllardaki vergi gelirleri üzerine yazılan bir çektir.. '' deniliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Dış borçları ödemek için  iç borçtan farklı olarak, devletin gelirinin olması yetmiyor .. Ayrıca dövize de ihtiyaç var... Ne var ki, bu gün bütün ülkeler de devlet borçları da  devletin alternatif gelirleri içinde yer almaktadır.. Yani borçlanma da artık diğer devlet gelirleri gibi devletin normal gelir kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir. İç borçlar, reel faizlerin büyüklüğüne göre devletten özel kişilere veya özel kişilerden devlete kaynak transferine neden olur.. Bu nedenle Gayri Safi Milli Hasıla içinde bir transferdir. Gelir dağılımını etkiler..Dış borçlanmada ise kaynak girişi ve çıkışı olduğu için, doğrudan GSMH'nın  büyüklüğünü etkiler. Ayrıca döviz arz ve talebini ve kurları da etkiler.Bir ülke, prensip olarak kendi tasarrufları ile yatırım yapsa, kendi döviz imkanlarını yaratsa,  ekonomik olarak daha etkin olur.. Eğer bu sağlanamıyorsa, o zaman daha az yük getirecek dış borçlanma yolunu seçmesi gerekir..Dış borçlanma nasıl daha az yük getirebilir? Türkiye’de bir yıl ve daha kısa olan iç ve dış borçlara Kısa vadeli  borç  deniliyor. Kısa vadeli dış borçlarımız  yüksektir. Kaldı ki, Dvelet iç borçlanma senetlerine, borsaya, kısa vadeli mevduata gelen yabancı sermayede bir anlamda ve üstelik ne zaman çıkacağı belli olmayan kısa vadeli dış borç sayılır.Türkiye’de  Özellikle kısa vadeli dış borçlanma  azaltılmalıdır. Ne var ki bu sorun aynı zamanda bir güven sorunudur. Ekonomide belirsizlik uzun vadeli dış borçlanmayı zorluyor. Bütçe açığını kapatmak için veya tüketim nedeniyle ortaya çıkan cari açığı kapatmak için dış borç alınması, dış borç yükünü artırmaktadır.. Türkiye'de ilk defa 1992 yılında bütçe açığının bir kısmı dış borçla kapatılmaya başlandı. Dış borcu, iki ekonomik gerekçeyle almak doğrudur.. Birisi eğer ülkede döviz darboğazı varsa ve bu nedenle üretimde aksama oluyorsa , bu darboğazı aşmak için dış borç alınması bir çözümdür.. Diğeri ise içeride yatırım - tasarruf açığı varsa bu açığı kapatmak için ve yeni yatırımlarda kullanmak üzere dış borçlanma ve teknoloji ithali ekonomide istihdamı ve verimliliği artırır.Ne var ki biz  yatırım açığı yanında, aramalı ve hammadde ile tüketim malı ithalatı için de dış borç alıyoruz. Bazı hallerde devlet büyük altyapı, büyük kamu projelerini finanse etmek için de dış borç alabilir.. Bu takdirde yatırımın devreye girmesiyle verimlilik artar, büyüme hızlanır. Her durumda dış borçların ödenmesi sırasında yurt dışına kaynak çıkışı olacaktır. Bu nedenle de büyüme olumsuz etkilenecektir.

…***

Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Erdoğan oyunları nasıl bozacak?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hocaefendi denilerek devletin bütün kadrolarının teslim edildiği FETÖ’nün, terör örgütü lideri olarak hedef tahtasına oturtulması devletin 15 yılına mal oldu. Bilanço korkunç:

 “Darbe girişimi, yüzlerce ölü, binlerce yaralı, mahvolan devlet kurumları, sosyal ve psikolojik çöküntü.”Hükümetin “biz kimsenin verdiği akıla muhtaç değiliz” siyaseti, ülkeyi bu sonuca getirdi.Sonunda da bütün bu yanlış siyasetlerin icra makamında olan Erdoğan’dan açıklama geldi:“Bu hain örgütün gerçek yüzünü daha önce ortaya dökemediğim için Rabbim de ve millet de bizi affetsin!”Rabb’in de, milletin de affedip affetmeyeceği konusunda söyleyecek sözümüz yok.Erdoğan’dan gelen “cemaat politikamız yanlıştı” itirafını duyunca söyleyeceğimiz tek şey var: Keşke 2001 yılında Beylerbeyi’nde buluştukları Prof. Dr. Haydar Baş’ın kendisini saatlerce uyardığı Fethullah hareketinin iç ve dış organizasyonlarının devlet için ne büyük tehlike arz ettiği uyarılarına kulak verseydi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

15 yılımız heba olmayacaktı!Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ konusunda yaptığı açıklamalar ve verdiği mücadele esnasında, konuşmaları arasına sıkıştırdığı çok önemli bir cümle daha var.Bir hafta önce Beştepe Kongre Kültür Merkezi’nde yaptığı bu konuşmada şöyle dedi:

''Suriye'de, Irak'ta, Libya'da oynanan oyunu da bozacağız. Bunların hiçbiri ülkemizde yaşananlardan bağımsız değildir, hepsi aynı senaryonun farklı sahnelerinden ibarettir.”

Erdoğan’ın FETÖ darbe girişiminin bastırılması konusunda yaptığı konuşmada, “Türkiye eliyle tahrip edilen Suriye, Irak ve Libya’da da oyunları bozacağını” ifade etmesi ne anlama geliyor?Batının bu oyununda Türkiye, “gönüllü olarak” kullanıldı.Irak parçalandı, Libya parçalandı, Suriye parçalanmaktan beter edildi.Bu dehşet tablosunda Türkiye, gönüllü bir oyuncu idi.BOP’un gönüllü oyuncusu idi.Bu oyun gereği, canciğer olduğu Suriye yönetimi ile bir anda kanlı bıçaklı hale getirildi. İşte tam da Erdoğan’ın Putin’le görüşmesine günler kala, “Suriye’de, Irak’ta, Libya’da oyunları bozacağız” açıklaması, Türkiye’nin bu ülkeleri perişan eden politikalardaki “kullanılan oyuncu” rolünden vazgeçeceği ve yüz seksen derece ters bir politik düzleme gireceğinin sinyali mi?Belki de “Allah bizi Ortadoğu politikalarından dolayı da affetsin!” açıklaması bile gelir.Neden olmasın, zararın neresinden dönersen kâr” değil mi?Nasıl olsa ülke tecrübe ve liyakat yöntemiyle değil, deneme yanılma yöntemiyle yönetiliyor!