Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde , "İşçi ve memur için ayrı geçinme endeksi olmalı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Tüketiciler, giyecek, içecek maddeleri, ev aletleri, giyim eşyaları ile ev kirası, bakım, onarım ve sağlık giderleri, temizlik maddeleri, kültür ve eğlence giderleri gibi kalemlere harcama yaparlar. Harcama seviyesi tüketicinin hayat standardını gösterir. Geçinme endeksleri Belirli bir hayat standardının sürdürülebilmesi için gerekli olan para miktarındaki değişmeleri gösterir.Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK ) Türkiye için TÜFE endeksleri hazırlıyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO ) "İstanbul Şehri Ücretliler Geçinme İndeksi" hazırlıyor. Aslında TÜFE endeksi de geçinme endeksi için paralel bir göstergedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Harcama sepeti içinde yer alan Her bir harcama kalemine verilecek ağırlığın onun ev halkının bütçesi içindeki yerini (oranını) temsil edici olması gerekir. Bunun için aileler nezdinde anketler yapılıyor. Ancak perakende fiyatlar tespit edilirken, TÜFE oranı hesap edilirken zengin ve fakir, orta gelir gurubu hepsi için ortalama bir fiyat artışı hesap ediliyor.
Sorun da buradan çıkıyor… Zira çok zengin birinin aylık geçimine 100 bin lira harcarken, çok fakir biri aylık geçimine 2000 lira harcıyor.
TÜİK tarafından hazırlanan TÜFE endeksleri her ayın üçünde, bir önceki ayın enflasyonu olarak ve yıllık enflasyon olarak, Türkiye geneli ve bölgeler itibariyle verilmektedir.
Söz gelimi, TÜİK' e göre Temmuz ayında TÜFE olarak yıllık enflasyon Türkiye geneli olarak yüzde 8.79, Adana ve Mersin bölgesinde en yüksek yüzde 10.54, Erzurum, Erzincan ve Bayburt bölgesinde en düşük yüzde 7.80 oldu.
TÜİK'in Türkiye için yayınlanan bu yıllık enflasyon oranı işçi , patron, zengin, fakir, memur, yönetici olarak herkes için bir ortalama oluşturuyor.
TÜİK Ücretliler için ayrı bir endeks hesaplamıyor. İTO ise yalnızca ''İstanbul ücretliler geçinme endeksi" hesaplıyor.
Ücret ve maaş artışlarında yıllık TÜFE oranı esas alınıyor. Oysaki TÜFE sepeti içindeki harcama kalemlerindeki fiyat artışı, farklı gelir guruplarını farklı etkiliyor.
Yukarıdaki tabloda gıda ve alkolsüz içeceklerin harcama sepeti içindeki payı TÜİK tarafından elbette yaptığı anketler ortalaması olarak yüzde 23.68 olarak alınmıştır.
Oysaki yine TÜİK gelir guruplarına göre yaptığı bir başka ankette, gelir gurupları içinde en fakir yüzde 20'lik kesimin aile bütçesi içinde gıda harcamalarının payı yüzde 30.2, en yüksek yüzde 20'lik gelir grubu içinde gıda harcamalarının aile bütçesi içindeki payı ise yüzde 14.2' dir.
Temmuz ayında yıllık TÜFE olarak enflasyon oranı yüzde 8.79 oldu, buna karşılık gıda enflasyonu 9.69 oldu. Bu demektir ki aile bütçesinden gıdaya daha fazla harcayan düşük gelir guruplarının enflasyonu daha yüksektir.
Öte yandan eğlencede enflasyon daha düşüktür. Ancak eğlence de düşük gelir guruplarını ilgilendirmiyor.
Bu şartlarda maaş ve ücretlere ortalama enflasyona göre artış yapmak, işçi ve memurun göreceli refahını düşürüyor. İşçi ve memurun hakkı yeniliyor. TÜİK, Ücretliler için ayrı bir harcama sepeti hazırlamalı ve ayrı bir geçinme endeksi yapmalıdır. Ücretlerde ve maaşlarda artışlar, bu geçinme endeksine göre yapılmalıdır.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, " Milletin tokadı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe girişimini hiç şüphe yok ki, milletin darbelere karşı duruşu engellemiştir.27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de yapılamayanı yapan millet darbeye direnerek hem demokrasisine hem iradesine sahip çıktı. Bu duruşa bir de medya ve Meclis’i eklersek darbeyi önleyen kesimi 3M ile ifade edebiliriz… Bu kanlı darbe girişiminden sonra daha ilk saatlerden itibaren parti farkı gözetmeksizin milletin kenetlenmesi, o tarihten bu yana meydanlarda “darbeye hayır, demokrasiye evet” diye haykırması hem darbeyi önledi, hem de demokrasiye sahip çıkıldığını gösterdi. Adeta milletin darbecilere karşı tokadı oldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Millet demokrasi ve idaresi için kenetlenirken ve birlikte tepki gösterirken, siyasetçilerin de darbe girişimi olduğu gün bombalanan Meclis’te bir araya gelmeleri ve tepki göstermeleri de çok değerliydi. Birbiriyle neredeyse hiçbir meselede ortak bir tavır alamayan partilerin Meclis genel kurulunda birleşmeleri ve sığınıkta “darbeye karşı demokrasi” için ortak bir akılda buluşmaları ve girilen sığınıkta bir “demokrasi bildirisi” hazırlamaları ve bunu grubu bulunan dört partinin imzalaması da demokrasi adına sevindirici bir gelişme oldu.
Çünkü, yıllardan beri kutuplaşan ve kutuplaştırılan siyaset yüzünden milletin arzu ettiği bir çok gelişme yapılamazken, milletin bir araya gelmesi mümkün olamıyordu.
CHP’nin İstanbul Taksim’de yaptığı “Demokrasi mitingine” AKP’nin üst düzeyde katılması sonrasında da liderlerin Cumhurbaşkanlığında bir araya gelmesi, Meclis’te demokrasiye sahip çıkılan konuşmalarla ve liderlerin birbirlerini ziyaret etmeleri ile devam etti.
Bu birlikteliğin hürriyetlerin genişlemesi, insan haklarının kâmil manada gelişmesi ve en başta da yeni, sivil bir anayasanın yapılabilmesi için de bir başlangıç olması temenni ediliyor.
15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra iktidar ve muhalefetin birlik, bütünlük mesajları vermesi demokrasiye olan bağlılığın bir göstergesi olmuştur. Kanlı darbe girişiminde, bu haince saldırı karşısında siyasî partilerin iktidarın yanında durması gerekli olduğu kadar, iktidarın da muhalefetin ikazlarına kulak vermesi gerekir. Bu felâketin atlatılması ve normalleşip demokratik kuralların işlemesi için bu son derece önemlidir.
Muhalefetin OHAL ve KHK ile ilgili endişelerini iletmesi, iktidarın da bu endişeleri not edip, endişeleri dikkate alacaklarını açıklaması yerinde olmuştur. Bu minvalde “Meclis devre dışı bırakılıyor” görüntüsünün de düzeltilmesi de gerekiyor.
Diğer yandan, önce bir heyet göndereceğini açıklayan, sonra da milletin sesine kulak veren Kılıçdaroğlu’nun mitinge katılacağını açıklamasından sonra “Keşke gelse, ancak ‘ne olur gel’ tavrı gereksiz. Gelirse vatansever, gelse yanlı yanlısı olarak anılır” benzeri sözlerin söylenmesi de yakışıksız olmuştur.
...***
Ceren Sözeri, Evrensel gazetesinde, "Gazetecilikte liyakat meselesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bundan 78 yıl önce 14 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla birlikte Türk Basın Birliği kurulmuştu. Amaç 1936’da çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu’ndan fikir işçisi olmaları nedeniyle dışlanan gazetecilerin mesleki haklarını düzenlemekti. Kanun en azından işvereni bir sözleşme yapmaya mecbur bırakmıştı. 1952’de çıkarılan ve 1961’de 212 sayılı yasayla değişikliğe uğrayan yaygın kullanımıyla Basın İş Kanunu’nun da temelini oluşturdu. Ancak bu işin havuç kısmıydı bir de sopa tarafı vardı.Kanunun ikinci maddesine göre gazetecilerin TBB’ye kayıt olmadan gazetecilik yapmaları yasaklanmıştı. Başvuru için özellikle genç gazeteciler kurumlarından alacakları iyi hal ve başarılarını kanıtlayan belge getirecek, birlik içinde oluşturulan bir komisyon adayın mesleki liyakati ile geçmişi ve ahlaki itibar derecesini değerlendirecekti. Zaten TBB’nin kuruluş amaçlarından biri de gazetecilik mesleğini “Cumhuriyetin menfaatlerine hadim kılmaktı”. Anladığınız üzere asıl amaç gazeteciliği kontrol altına almaktı. Zira faaliyette bulunduğu yedi yıl süresince hükümet eliyle pek çok gazete kapatıldı ve TBB hiçbir şeye derman olmadı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bunu hatırlatmamın nedeni geçen hafta değindiğim, birkaç gün sonra Birgün gazetesinde sevgili Ümit Alan’ın da dikkat çektiği gazetecilikte liyakat sorunu tartışmasına devam etmek. Alan, basına sızan aparatcıkların temizlenmesi için elbette basın birliği gibi devlet eliyle bir örgütlenmeyi savunmuyor ama “gazetecilik suç değildir” önermesinin bizi politik doğruculuk açmazına sürüklediğini söylüyor, bu konuda yalnız değil.
Ben geçen hafta kötü gazeteciliğin tutuklanmayla cezalandırılamayacağını savunmuştum, bu hafta Ben Gazeteciyim inisiyatifinden arkadaşlarım haklı olarak itiraz ettiler, yapılan yalnızca kötü gazetecilik değil aynı zamanda gazeteciliğin kötüye kullanılması. İtirazım yok, peki bu kötüye kullanmayı nasıl ayırt edeceğiz? Yalnızca iktidara yaranmak için yapılan gazeteciliği mi bu kategoriye koyacağız, yoksa patronu adına iş takibi yapan, “büyük hediyeler” kabul eden, manşetleri patronun iş ilişkilerine göre belirleyen başka gazetecileri de ekleyecek miyiz?
Gazetecilikte liyakat çok zor bir konu, bir başlanırsa mesleğin ilmek ilmek sökülmesi işten değil. Liyakati belirleyecek olanın gazetecilerin kendisi ve okuyucular olduğunu yazmıştım yine geçen hafta. Özdenetim mekanizmasının işlememesi yaşanan etik sorunların başında geliyor. Nedir özdenetim? Gazetecilerin başkalarının müdahalesi olmaksızın kendi kendini denetlemesidir. Okuyucu da buna dâhil olur. İcabında yapılan haberle ilgili şikâyette bulunur, bağımsız konsey şikâyeti değerlendirir ve suçlu bulursa gazeteciyi, uyarır ya da kınar.