Ağustos 08, 2016 09:14 Europe/Istanbul

Murat Yetkin, Cumhuriyet gazetesinde, "Yenikapı yeni bir kapı olsa"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yenikapı yeni bir kapı olsa. Ama daha demokratik bir Türkiye'ye açılan yeni bir kapı olsa. Çünkü Yenikapı ve Yeni Kapı arasında dün hemen her konuşmacının yaptığı türden bir kelime oyunu yapmak tek başına bir şey ifade etmez. Evet. 7 Ağustos İstanbul, Yenikapı mitingi bir kaç açıdan Türkiye siyasi tarihinde bir dönüm noktası sayılır. Birincisi, bu Türkiye'de şimdiye dek yapılmış en kitlesel siyasi gösteri oldu. Tahminler 3 milyondan başladı, Anadolu Ajansı'nda 5 milyona kadar çıktı. En azını da alsanız bu sayı Avrupa'daki bazı ülkelerin toplam nüfusundan fazla. İkincisi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın çağrısına muhalefet partilerinden de katılım geldi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Keşke Erdoğan HDP'yi de davet etmiş olsaydı, ama CHP ve MHP'nin katılımı için epey çaba harcandı. Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli bu katılımlarının yurt içi ve daha çok yurt dışında ne kadar değerli olduğunun farkındaydılar. Erdoğan da, Başbakan Binali Yıldırım da bunun farkındaydı. Üçüncüsü, bu sayede miting bir AK Parti gövde gösterisine dönüşmedi. Parti bayrakları açılmadı. Dombra çalınmadı. Ama özellikle Kılıçdaroğlu belki yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, gibi kavramları daha önce dinlemeyen bir kitleye hitap etti. Dördüncüsü, 1980 darbesinin lideri Kenan Evren'den bu yana ilk kez bir Genelkurmay Başkanı, Orgeneral Hulusi Akar, üniformasıyla siyasi bir mitingte konuşma yaptı. Önceden programda olmayan bu konuşmasında Fethullah Gülen'e savaş ilan eder gibiydi. Beşincisi, belki en önemlisi, tıpkı 15 Temmuz gibi 7 Ağustos da Türkiye'de halkın askeri darbe kavramına parti farkı olmadan karşı durmasının simgesi oldu. Bu durum dün kürsüden Erdoğan ve Yıldırım tarafından teşekkürlerle tescil edildi. Erdoğan ve AK Parti'ye karşı olanlar da mücadelelerini askeri darbe üzerinden değil parlamenter demokrasi içinde kalarak sürdürme tercihlerini açıkça ortaya koydu. Peki, o zaman tereddüdümüz neden? Neden o yeni kapının daha iyiye mi, daha kötüye mi açılacağından emin değiliz? Başbakanın dün bu uzlaşma havasının yarın da devam edeceğini taahhüt etmesi yetmiyor mu? Ya da Cumhurbaşkanının yanıldığını kabul ederek özür dileyip, hakaret davalarını geri çekmesi? Bunlar güzel hareketler, umut veriyor ama maalesef yetmiyor. Ama bütün bunlar bir yana darbeye karşı 7 Ağustos mitinginin Türkiye siyasi tarihi açıdan dönüm noktası olma niteliğini değiştirmiyor. D

...***

Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, " Hükümetin Türk Silahlı Kuvvetler (TSK) yapısını değiştiren Kanun Hükmünde Kararnamesi (KHK) Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) götürülebilir mi? Konu genelde başka, OHAL’de başkadır. Ancak siyasilere ayak uyduran hukukçular kuvvet komutanlıklarını bakanlığa bağlayan, Genelkurmay Başkanı’nı kuşa çeviren, emir-komuta zincirini bozan kararnamenin AYM tarafından “anayasaya aykırılığı” nedeniyle iptal edilebileceğini öne sürerken OHAL’i hesaba katmamaktadırlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer evriyor:

...***

Genele yani olağan hale bakalım:

Anayasaya göre, Genelkurmay Başkanı silahlı kuvvetlerin komutanıdır.Kuvvet komutanlıklarını ayırıp bakanlıklara ya da başka makamlara bağlamak anayasaya aykırılık teşkil eder. Yasayla da yapsanız KHK ile de yapsanız anayasaya aykırıdır ve bu gerekçeyle AYM’de dava açılabilir. AYM, yasa, yasa gücünde kararname(KHK) ve Meclis İçtüzüklerinin Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler.

Olağan durumda söz konusu kararnamenin anayasaya aykırılığı nedeniyle AYM’de dava açılabilir.

OHAL’de ise anayasaya aykırı olsa bile AYM’de dava açılamaz; “…Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz. (Anayasa, madde:148).

AYM’nin görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa hükmü olağan ve olağanüstü durumları ayırmış ve Mahkemenin anayasaya uygunluk denetim yetkisine OHAL için yasak getirmiştir.

Bazı gazete manşetlerine çıkan haberlerde OHAL kapsamı dışına çıkıldığı gerekçesiyle kararnamenin iptali için AYM’ye gidileceği belirtilmektedir. Oysa OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar için AYM, bana gelme demektedir.

İstediğiniz kadar OHAL kapsamı dışına çıkılmıştır yani Anayasaya aykırı hareket edilmiştir deyin; bunun tespit ve iptali için dava açma yasağı vardır.

AYM’ye iptal değil de bireysel başvuru hakkınızı kullanarak gidebilirsiniz. Ancak, OHAL nedeniyle askıya alınmış temel hak ve özgürlüklerinizden istisna kapsamına giren yani OHAL’de bile yararlanabileceğiniz haklarınız, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen haklarla örtüşme koşuluyla, bireysel başvuru konusu olabilir. Nedir bu haklar: yaşam hakkı, işkence yasağı, kanunsuz suç ve ceza.

Görülüyor ki, TSK yapısını değiştiren KHK, OHAL içinde düzenlendiğinden, AYM’de dava konusu yapılamıyor.

TSK yapı değişikliğinden mağdur olanların, örneğin emir altındaki eratın, okulları kapatılan öğrencilerin OHAL sona erdikten sonra mağduriyetlerinin giderilmesi için maddi manevi talep ve dava hakları olabilir yargı önünde. Olumlu sonuç alamazlarsa ve de şartları varsa AYM önünde bireysel başvuru haklarını kullanabilirler.

...***

Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, " Çifte standart”lı istismar fitnesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Menfur kalkışma sonrası sivilde - kamuda soruşturmalarla “cadı avı”na dönüşme tehdidini taşıyan topyekûn uzaklaştırma-ihraç furyasıyla gözaltı-tutuklamalar operasyonu tam gaz devam ediyor.O denli ki “tasfiye furyası” iktidar partisine kadar uzanmış. Genel merkezce teşkilâta gönderilen genelgede, kamu kurum ve kuruluşlarından 70 bine varan atılma ve açığa almalar hatırlatılarak, teşkilât ve belediyelerdeki “paralel yapı’ mensupları”nın temizlenmesi” dikkat çekici."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Belli ki, AKP’li belediyelerin bu “yapı”ya arsa tahsis ettiği, belediye imkânlarını kullandırdığı” konusunda istismarlarla ihbarlar yapılırken, “irtibatı” gerekçesiyle, iktidar partisinde ilçe idârelerine kadar inip derinleşen tasfiye ameliyesi ciddî gerginliklere sebebiyet veriyor.

Vakıa şu ki, “paralel yapı’ tasfiye operasyonu”ndaki çifte standart, iktidar partisinde de ciddî rahatsızlıklara yol açmış. Daha önce sözkonusu “yapı”yla içli dışlı olan hükûmet ve parti yöneticilerinin, “hata yaptık, yanıldık” özeleştirileriyle yetinilip kayırılırken, alt kademelerde yerel yöneticilerin gözaltına alınıp tutuklanması ikircikli çifte standart sıkıntısı yaşanıyor. 

Amerika’ya gidip Gülen’le görüşmek için birbiriyle yarışan ya da bu gruba “her türlü desteği veren” belediye başkanlarının “hayır ve iyi niyet” beyânları esas alınırken, bazı eski milletvekili ve bürokratların veya Gülen’e telefonda “geçmiş olsun” dileğini ileten, tepeden tâlimatla eğitim-yardım hizmetlerine destek çıkan valilerin muâheze edilip tutuklanmaları ikircikli hali açığa çıkarıyor.

Bu hususta, bazı eski milletvekillerinin, “Herkes biliyor ki geçmişte bu grupla birlikte çalıştık. Başbakanımız, bakanlarımız, parti yöneticilerimiz toplantılara katılıyor, medhiyeler diziyordu. Onların yönlendirmesiyle ilişkilerimizi ilerlettik” hayıflanmalarıyla konunun çarpıtılıp istismarlı çifte standarttan şikâyetleri ibret verici. (gazeteler, 4-5. 8.16)

Keza iktidar partisinin seçim öncesi 5.500 aday adayının 3.500’ünün “paralelci” diye jurnallenmesinde olduğu gibi, rakiplerinin kendilerini etkisizleştirmek hesâbına “paralelci” uydurma politik maksatlı ihbarlarına mâruz kalmaktan yakınmaları bir diğer çarpıcı durum. 

Aslında aylar öncesinden daha kalkışma ile ilgili birçok karanlık nokta dururken, daha cuntacılar tam tesbit edilmemişken ve her gün yeni sürprizlerle “darbe girişiminde roller”in değiştiği ortaya çıkarken, iktidara “ilişik medya” ile “ulusalcı medya”da, son dönemde gidişatı eleştiren bazı eski bakanların “paralel yapı’yla mücadele” soruşturması kapsamında “darbecilerle işbirliği” imâsı şâyiasıyla uç veren isnadlar paranoyanın boyutlarını deşifre ediyor.. (Akşam, Star, 11.2.16)