Türkiye'den köşe yazarları
Özgür Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde, "HDP’yi dışlamak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Bir süredir, Meclis tutanaklarını inceliyorum. Özellikle CHP milletvekillerinin Gülen cemaati hakkındaki uyarıları ve AKP’li milletvekillerinin Gülen’i neredeyse canları pahasına savunması ibretlik. Gülen’in o dönemki baş savunucularının bugünün en ateşli Gülen karşıtı olması da öyle. Suçluların telaşı... Gelgelelim nasıl olsa Allah’tan ve milletten af dilenerek mesele kapatıldı. Bir hakikat komisyonu, memleketin nasıl bu hale geldiğini soruşturmalı. Sadece kandırıldık, aldatıldık diyerek iş çözülmez. Nasıl ve neden aldatıldığınızın da ortaya konması gerek. Belli ki kandırılması kolay kişilersiniz. Bir daha tuzağa düşmemek için ilk olarak kandırıldığını iddia edenlerin böyle bir komisyona ihtiyacı var. Aksi halde, hangi ehliyetle memleketi yöneteceğinizi iddia edebilirsiniz?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
HDP’nin sürekli surette dışlanması ise “onlar da olsa iyi olurdu” diye geçiştirilebilecek bir konu değil. Bu, memleketin bir kısmını dışlamak demek. Adını koyalım bu ayrılıkçı bir siyasettir ve başımıza çok iş açar. Hele zaten doğru düzgün yürütülemeyen çözüm sürecini cemaatin torpillediği ortadayken. Sakine Cansız ve iki arkadaşının cinayeti hakkında Fransız savcının değerlendirmeleri belli. Suikastçının MİT’le bir şekilde bağlantılı olduğu resmi belgelere girdi: “Ancak yapılan araştırmalar söz konusu MİT ajanlarının bu olayları resmi olarak, üstlerinin onayıyla mı, yoksa MİT’in haberi olmadan kendi başlarına barış sürecini kötülemek veya sekteye uğratmak için mi yaptıklarını belirlemeye yetmiyor.” Bu konuda savcılığın bilgi taleplerine devlet içerisinden cevap vermeyenler kim?Çatışmaları tekrar başlatan Ceylanpınar’da iki polis memurunun öldürülmesi hâlâ karanlık. Polisleri öldürmekle suçlananların savunmaları işin yargı safhasının nasıl özensiz yürütüldüğünü gösteriyor. Davada tutuklama kararı veren hâkim, FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Ayşe Yıldırım, köşesinde belirtti. Sanıkları ihbar eden kişinin kardeşi de FETÖ sebebiyle tutuklanmış. Soruşturmayı yapan savcı ise Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Müdürlüğü’ne atanmış. Polis memurlarından Feyyaz Yumuşak’ın öldürülmeden sadece dört gün önce, bir dava dosyasında adının, adresinin ve telefon numarasının yazılması sebebiyle, savcılığa canının tehlikede olduğu gerekçesiyle başvurduğu ve savcının buna rağmen bir şey yapmadığı da haberlerde yer aldı. Neticede çözümün engellenmesi cemaatçi bir siyasettir. HDP’nin dışlanması da cemaatin Kürt siyasetiyle uyumludur. Toplumsal uzlaşma için kaçırılmaz bir imkân varken bunu çarçur etmenin izah edilecek bir yanı var mı?
...***
Abdulkadir Selvi, Hürriyet gazetesinde, " Darbeyi darbeciye sormuşlar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz gecesi en çok aranan, telefonu en çok meşgul olan, telefonu en çok çalan isimlerden biri, darbenin kilit isimlerinden Mehmet Dişli'ydi. Adam darbe yapıyor, elbette ki meşgul olacak diyebilirsiniz. Hatta Genelkurmay Başkanı’na darbenin başına geçmesi teklifini götüren, kabul etmeyince Hulusi Akar’ın derdest edilmesi talimatını veren adam meşgul olmayacak da ben mi meşgul olacağım derseniz de itiraz etmem. Ancak o gece Mehmet Dişli’nin telefonlarını sadece darbeciler aramamış. Hatta darbeciler kadar arayan AK Partililer de var. AK Partililer arayıp, darbenin gidişatı hakkında bilgi almamışlar elbette ki."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Arayıp darbeye destek verenini de duymadım İstanbul’da askeri hareketlilik başlayınca... Tanklar Boğaziçi Köprüsü’nü tutmaya, şehrin üzerinde savaş uçakları uçmaya başlayınca... Ses hızını aşan F16’lar başkent semalarında görününce... Bu hareketliliğin nedenini öğrenmek isteyen AK Partililer telefonlara sarılıyor. “Asker tanıdığı olan var mı?” diye birbirlerine soruyorlar. AK Partililerin aklına gelen ilk isimlerden biri Genelkurmay Strateji ve Dönüşüm Daire Başkanı Tümg. Mehmet Dişli oluyor. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi olması, uzun süre karargâhta görev yapması nedeniyle Mehmet Dişli, AK Parti çevrelerinde tanınan bir isim. “Mehmet abiye soralım” diye Mehmet Dişli’nin telefonlarını çevirenler heyecanla soruyor; “Abi ne oluyor?” Mehmet Dişli o gece kendisini arayan telefonların hepsine cevap veriyor. Arayanların kimi, “Ne oluyor?” diye soruyor. Kimi askeri hareketliliğin nedenini merak ediyor. “Darbe mi oluyor?” diyeni de çıkıyor. Mehmet Dişli soğukkanlı bir şekilde, “Küçük bir kalkışma oldu ama bastırıldı” karşılığını veriyor. Dişli’nin telefonlarını açıp, güven veren bir sesle kalkışmanın bastırıldığı haberini vermesi AK Partilileri rahatlatıyor. Daha darbenin ilk saatlerinde birbirlerine, “Rahat olun. Askeriyeden öğrendik. Küçük bir kalkışma olmuş ama bastırılmış” haberini veriyorlar. Bu arada arananlardan birisi de bendim. Ancak zaman ilerliyor, işler hiç de ‘Mehmet abi’nin dediği gibi gelişmiyor. Meclis bombalanmaya başlayınca, bastırılmış bir kalkışma değil, tam aksine kanlı bir darbe gerçeği ile karşı karşıya olunduğu anlaşılıyor. General Dişli’yi arama işi sabaha kadar sürüyor. Bir saatten sonra Genelkurmay Başkanı’nın yerini öğrenmek için arıyorlar. Dişli ilk başlarda, Genelkurmay Başkanı Akar’ın güvenli bir yerde olduğu cevabını veriyor. Ta ki sabah 07.30’a kadar. Mehmet Dişli sabah 07.30’da kendisini arayan Başbakanlık görevlisine, Genelkurmay Başkanı Akar’ın Akıncı Üssü’nde tutulduğu bilgisini veriyor. Tabii bu arada başka kaynaklardan Genelkurmay Başkanı’nın yeri tespit edilmiş. Bu durumda Mehmet Dişli’den teyit alınmış oluyor. AK Partililer, 15 Temmuz gecesi Mehmet Dişli’yi arayıp darbeyi sorar da kardeşi Şaban Dişli aramaz mı? AK Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Şaban Dişli’nin de o gece kardeşini aradığı söyleniyor. Şaban Dişli’ye sordum, “Doğru, aradım” dedi. “Aradım ama konuşamadım. O gece çok aradım. Ben de eşi de aradık. Eşi, başımızdan uçaklar uçuyor ne oluyor diye aradı. Gece 01.00’de haberimiz oldu. Endişeliydik. O yüzden aradım ama ulaşamadım. Sabah 08.30’da helikopter Çankaya’ya inince konuşabildik.” Mehmet Dişli bu darbenin kilit isimlerinden biri olarak görünüyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, kendisine darbenin başına geçmesini teklif eden kişi olarak onun ismini verdi. Darbeden önce Genelkurmay Başkanı’na, “Başımıza geç, Kenan Evren ol diyeceğim” diyen kişi Dişli’ydi. Hulusi Akar derdest edildikten sonra Genelkurmay’dan helikopterle Akıncı Üssü’ne götürülürken yanında sadece o vardı. Hulusi Akar kurtarıldıktan sonra helikopterle Çankaya Köşkü’ne gelirken yanındaki kişi yine Mehmet Dişli’ydi. Genelkurmay karargâhında yapılan aramada, içinde yüksek miktarda dolar ve bir de SIG Sauer marka tabanca çıkan Bond çantanın sahibi de yine oydu. 15 Temmuz’da çok kanlı bir darbe girişimi yaşandı. Darbeler çok ciddi işlerdir ama her ciddi iş aynı zamanda kendi mizahını üretir. Darbeyi darbeciye sormak gibi. Ancak burada bir fark var. O gece yaşananlar mizah değil, gerçekti.
...***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde,“Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezalandırılır mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Menfur “darbe teşebbüsü” sonrası tam bir “soruşturma kasırgası” estiriliyor.Daha darbeyi dayatan cuntacılar tam belirlenememiş ve bizzat hükûmet sözcüsünün ifâdesiyle halen dokuzu general 216 asker firarda iken, ithamlar sivillere ve gözaltına alınıp tutuklanan on binlere ve KHK’larla işlerinden uzaklaştırılıp ihraç edilen 70 bini aşkın kamu görevlisine yöneltiliyor.On yıllarca yıl söz konusu “yapı”nın içinde bulunan şahıslar, çıkarıldıkları televizyonlarda darbeci askerler hakkında çoğu defa garip bir şekilde “Bilmiyorum, tanımıyorum” derken, siviller ve özellikle siyasiler hakkında peşpeşe töhmet altında bıraktırıcı “ifşaat” ve ihbarlarda bulunuyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Genelkurmay eski Başkanı bile “dış bağlantılar”a işâret ederek, “Silâhlı Kuvvetlere sızmış unsurlar üzerinden darbeye kalkışırsınız, darbeye teşvik edersiniz, provoke edersiniz, ama o darbenin başarısız olması için tedbirleri de alırsınız, başarılı olmasını engellersiniz” diye işin arka plânına dikkat çekerken, süreç hâdisenin önü arkası araştırılmadan bir “cadı avı” operasyonuna dönüştürülüyor…
Karmaşa öyle bir vartaya vardırılıyor ki, bir zamanlar yere göğe sığdırılamayan, iktidar mensuplarının katılıp her türlü övgüler yağdırdıkları okul ve yurtları açmak, burs dağıtmak, eğitim ve yardım hizmetlerinde bulunmak âdeta büyük bir suçmuş gibi gösteriliyor. Topluma fevkalâde tehlikeli husumetler aşılanıyor.
“Konuşturulanlar” bile, “Böyle bir darbe kimin tarafından yönetildiyse, mâlum grubu da içine alarak yönetilmiş” diyerek işin perde arkasının kapsamının genişliğine işâret ederken, birileri olayı belli odaklara hasredip âdeta rayından çıkarıyor.
17-25 Aralık’a kadar bizzat dönemin Başbakanı’nın “Ne istedilerse verdik! Her türlü desteği verdik” ikrarlarıyla açığa çıkan AKP hükûmetlerinin o zamanki politikalarına uygun hareket eden eski bakanlar, valiler ve bazıları halen işbaşında olan bürokratlar suçlanırken, vahim iddialar iktidar partisinin içine kadar vardırılıyor.
Kısacası, garabetli cerbezelerle hak ve bâtıl karıştırılarak, tıpkı kimin adına ve hangi menhus plân ve proje hesâbına tetiklendiği belli olmayan kanlı ve karanlık darbe teşebbüsüne yönelik soruşturmalar saptırılıyor. OHAL olağanüstü bir şirretlikle tam bir gammazlama – jurnalleme aracı haline getiriliyor. Sokak sürekli provoke ediliyor. Âdeta kargaşa ve kaos tahrik ediliyor.