Türkiye'den köşe yazarları
Murat Çabas, Yeni Mesaj gazetesinde, "Fırsat ve mesuliyet"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Milletin büyük fedakarlıklarla ortaya koyduğu zaferler, o milleti yönetenler için büyük bir fırsattır. Bu büyük fırsat aynı zamanda yöneticiler için büyük bir mesuliyet anlamına gelmektedir.Eğer siyasiler, milletin kendisine verdiği bu fırsatı milli projelerle taçlandırır, akıllı davranır ve iyi hizmetler ortaya koyarsa; siyasilerin milli icraatları ve devlet-millet, asker-sivil birlikteliği büyük bir sinerji oluşturur, böylece o ülke görülmemiş bir hızla ilerler, kalkınır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Eğer siyasiler milletinin büyük fedakarlıklarla verdiği bu emanete sahip çıkmaz, ülkeyi badireye sürükleyen yanlış icraatlarda ısrarcı olursa işte o zaman daha büyük felaketlere kapı açılmış olur.
ABD’nin desteğiyle gerçekleşen FETÖ darbesini millet, göğsünü tanklara siper ederek geri püskürtmüştür. Bu büyük bir zaferdir. Çanakkale ve İstiklal Savaşları’nda olduğu gibi milletin her kesiminin tek tek bilek olarak gerçekleştirdiği muazzam bir zaferdir.
Geçtiğimiz Pazar günü başta İstanbul Yenikapı’da olmak üzere Türkiye’nin her ilinde gerçekleştirilen, iktidarıyla, muhalefetiyle, tüm milletin tek bilek tek yürek olduğu Demokrasi ve Şehitler Mitingi de göstermiştir ki, Türk milleti darbeye karşıdır demokrasiden yanadır ve seçilmiş siyasetine büyük ve tarihi bir fırsat daha vermiştir. Bu büyük bir fırsattır ve aynı zamanda tarihi bir mesuliyettir.
Siyasilerimiz yine “Aldandık, yanlış yaptık, Allah bizi affetsin” dediği o eski yanlış ve darbenin arkasındaki asıl fail olan ülkelerin aklıyla uygulanan bağımlı politikalara devam mı edecek, yoksa milletin bu emanetini milli politikalarla mı taçlandıracak?
Unutmayalım ki hatadan dönmek, af dilemek kesin çözüm değildir; Allah Kur’an’ında “Doğrularla beraber olun” diyor. Doğru olan inkar edilerek, görmezden gelinerek hatadan dönülmüş olunmaz.
Doğrularla olmalıyız, doğru olmalıyız, doğrulara sahip çıkmalıyız, doğruları ortaya koymalıyız.
...***
Uğur Gürses, Hürriyet gazetesinde, " Merkez Bankası'ndan sisli havada 'çan sesi'"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" MERKEZ Bankası'nın TL zorunlu karşılıkları yarım puan düşürmesinin anlamı, darbe girişimi sonrasında ekonomiye moral vermeye dönük, basit bir sinyal etkisi yaratmak; 'buradayım' demek, hepsi bu. Bankalar mevduat ve diğer yükümlülükleri üzerinden Merkez Bankası’nda zorunlu karşılık tutuyorlar. Bunun oranı örneğin 3 aya kadar vadeli TL mevduatlarda yüzde 11.5 idi. Uzun vadelerde daha düşük. Şimdi bunu yarım puan aşağı çekti. Peki bankaların maliyetine ya da kredi faizlerine etkisi ne olacak? Kayda değer bir etkisi yok. Örneğin bir bankanın zorunlu karşılıklar ve diğer yasal yükümlülüklerle birlikte kaynak maliyeti diyelim ki yüzde 13.52 olsun; bunu sadece 2 baz puan aşağı çekerek 13.50’ye indirebilecek, o kadar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bankalar, TL cinsi zorunlu karşılıkların çok önemli bir bölümünü, kendilerine tanınan seçenek nedeniyle Merkez Bankası’nda döviz olarak tutmayı tercih ediyorlar. Bu yüzden, maliyete bir katkısı olmayacağı bir tarafa, tutmak zorunda oldukları ve kendilerine dönecek TL likiditesi açısından da pek fark yaratmayacak. Merkez Bankası, özellikle bankaların kredi fiyatlamasında etkili olan gecelik faizleri Mart ayından bu yana 2 puanlık bir indirimle, 10.75’den yüzde 8.75’e kadar çekmişti. Diğer taraftan da, bayram öncesinde açıkladığı kararla, yıl sonuna kadar 5 milyar TL’lik ilave bir tahvil alım programı ilan etmişti. Piyasaya repo işlemleri ile 110 milyar TL’ye kadar para sürerken, sadece piyasadan para çekerken kullanılabilecek bir tahvil portföyüne neden ihtiyaç duyulmuştu ki? Nedeni çok açık; uzun vadeli faizleri de aşağı çekebilmek için. Yeni başkan Murat Çetinkaya, bankanın tüm parasal araçlarını, gevşetme yönünde kullanmak için elden geçiriyor. Dün bu araçlara zorunlu karşılıklar da eklendi. İşin doğrusu; darbe girişimi gibi siyasal ve toplumsal bir travma sonrasında Merkez Bankası’nın etkili olabileceği tek bir kanal var; o da likidite önlemleri. Merkez Bankası da bunu gayet hızlı bir refleksle hemen ertesi günü harekete geçerek yerine getirdi zaten. Faiz düşürme, zorunlu karşılıkları aşağı çekme böyle bir atmosferde işe yaramaz. Para talebinin likiditeden başka bir açısı yok şu anda. Böyle dönemlerde, kredi genişlemesi, toplam talebi artırma ya da harekete geçirme konusunda belirleyici unsur; faiz oranları ya da kredi maliyetlerinin seviyesi değil, geleceğe bakış ve beklentilerdir. Mevcut tabloda da, ekonomi için belirleyici olan; travma sonrasında politik ve toplumsal endişelerin ve geleceğe bakış konusundaki kaygıların durulması, sakinleşmesi olacaktır. Merkez Bankası’nın zorunlu karşılık hamlesi maliyetler açısından sembolik, ama sinyal etkisi amaçlıyor. Birincisi, son gelen ama darbe girişimi öncesine dair ekonomik verilerin bile tatsız olması ilk neden olabilir. Çünkü son birkaç gündür açıklanan Haziran verileri, belirgin bir yavaşlamaya işaret ediyor. Darbe girişimini de içine alan Temmuz ayında daha sert sonuçlar görmemiz güçlü bir olasılık. Ekonominin yüzde 4.8 büyüme gösteren ilk çeyreğinde, aylık sanayi sektörü üretim artışının ortalaması da, takvim etkisi arındırıldığında yüzde 4.8’i gösteriyordu. Bu hafta gelen Haziran sanayi büyümesine dair verilerle, ikinci çeyrekteki ortalama büyümenin yüzde 2.5 olduğu görülüyor. Bir başka veri, perakende satışlar verisi. Burada da, ikinci çeyrekte takvim etkisi arındırıldığında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.1’lik bir büyüme gözleniyor. Oysa birinci çeyrekte yüzde 4 idi. Haziran ayında bu verilerin ileriye doğru eğilimlerini gösteren mevsimsellikten arındırılmış veri hesaplamaları, bize küçülme işaretleri veriyor. İkincisi ve en önemlisi, kredi büyümesi de benzer sinyaller veriyor. İstanbul Analytics’den Ekonomist Atilla Yeşilada benzer bir hesapla dikkat çekti. Turkey Data Monitor (TDM) verilerine göre; kur etkisinden arındırılmış kredi büyümesi artışı, Temmuz’un son haftasında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7.8’lik büyümeye düşmüş durumda. Enflasyon da hesaba katılırsa; krediler reel olarak yüzde 1 küçülmüş. Nereden nereye geldiğimizin anlaşılması için; geçen yıl Temmuz sonundaki artışın yüzde 18.5, reel artışın da yüzde 11 olduğunu not düşelim. Merkez bankaları, ‘sisteki çandır’; ama ‘sisi’ dağıtacak olan da ‘siyasi iklimdir’.
...***
Güray Öz, Cumhuriyet gazetesinde, " Ne Kadar Yalansız Yaşarsak."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Büyük planları olan, projesinin kapsamı çok geniş iktidar partisi içeride ve dışarıda durumunu iyileştirmek, düzeltmek için deyim yerindeyse “can havliyle” savaşıyor. Eski ortak tarafından kanlı bir tepsi içinde sunulan fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. İşinin kolay olduğu söylenemez ama özellikle içeride atmak istediği adımları, darbecilerin yenilgiye uğratıldığı 15 Temmuz öncesine göre daha kolay atabiliyor. Muhalefeti köşeye sıkıştırmış, CHP’nin darbe karşıtlığını alabildiğine sömürmüş, üslupta bir iki değişikliğin “yeni” bir hava yaratmaya yeteceğini görmüş, göstermiştir. Projesinden taviz vermeye gerek olmadığını, daha da radikalleşeceğini her fırsatta kanıtlıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Muhalefetin OHAL ile ilgili nazik itirazlarını kolayca kulak arkası ediyor. Uygulamayı muhaliflere doğru genişletiyor. Yalnızca sınırlı bir süreyi kapsaması gereken kararnameleri “devleti yeniden yapılandırılmak” için kullanıyor. Bunu nasıl yapacağını bilmeyen var mı? Peki, muhalefet neden bilmezden geliyor? İktidar partisini verdiği sözleri tutma konusunda ikna edebileceklerini, inanmasalar da ısrarla söyleyen muhalefet sözcüleri doğrusu insanı güldürüyor. Kendini kandırmak, kendine yalan söylemek nasıl bir iştir ki?
Oysa Can Baba’nın dediği gibi “ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.” En yalansız olan; demagojide, oportünizmde harikalar yaratan, pragmatik politikada usta iktidar partisidir. En az yalan onlarda var. Açık ve net konuşuyorlar; devleti yeniden yapılandıracaklar. Bunu nasıl yapacaklarını Yenikapı mitinginde söylediler, gösterdiler. Kanlı darbe girişimi sonrası başlattıkları “demokrasi nöbetleri”yle sokağı istedikleri gibi yönlendirebileceklerini kanıtlamakla kalmadılar, yeni devletin nasıl bir devlet olacağını da ilan ettiler
Muhalefet bunları tartışabileceğini sanıyor. Tümünü birlikte değerlendirmiyor, tümünün teorik, pratik anlamı üzerinde düşünmüyorsanız, tümünü kanun hükmünde kararname kılığında görmüyorsanız, iktidarın peşinde, yalnızca “muhalefet” olduğunuzu “kanıtlamaya” yarayan itirazlarınızla vakit geçirmeye devam edeceksiniz. İktidar içeriyi “çözdü.” “Terörle mücadele” parantezine alınmış Kürt meselesine ise daha bir vakit ihtiyacı var. Her ne kadar “çözülmüş devleti” gönlüne göre yeniden kurmak zor olsa da önemli bir kavşak geçilmiştir. Peki dışarısı?
Orada işlerin biraz daha zor olduğu söylenebilir. Yine de iktidar partisinin pragmatik bir parti olduğunu, uluslararası piyasada işlerin güç ve pazarlıkla çözüldüğünü iyi bildiğini unutmamakta yarar var.