Şubat 15, 2016 10:43 Europe/Istanbul

Selçuk Gültaşlı, Zaman gazetesinde, “Erdoğan'ın mülteci ve diğer pazarlıkları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker ve AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ile mülteciler üzerinden yürüttüğü pek ahlaklı olduğu iddia edilemeyecek pazarlık zabıtlarının ortaya çıkması üzerine muvafık medya, Erdoğan'ın yeni bir destan, yeni bir ‘van minut' zaferi yaşadığı yorumları yaptı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu analizlerde paylaştığım tek nokta pazarlıklardaki en büyük ayıbın Avrupa Birliği'ne ait oluşu. Keyifle zaman zaman kibirle dünyaya ilke ve değerler dersi veren AB, sızan zabıtlarla fena yakalandı. Mültecilerin Türkiye'de tutulması karşılığı, ‘embriyonik diktatör' dedikleri Erdoğan'la her türlü kirli pazarlığı yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri de tescillenmiş oldu. Seçimleri kazanman için ilerleme raporunu erteler, yumuşatırız; Karaca'yı, Baransu'yu, Dündar'ı, Gül'ü hapislerde çürüt, sesimizi kısarız; çözüm sürecini durdur, şehirler yansın, tepkimizi dünyanın duymayacağı şekilde veririz; yargıyı kendine bağla, bir hakimle istediğin kararı al, bir iki süslü laf eder, susarız ama yeter ki mültecileri bize gönderme. Pazarlığın özü budur ve pratik bunu teyit etmiştir. Dündar ve Gül'ün tutuklanmalarına AB yazılı bir tepki vermemiştir. Soru sorulana kadar yorum bile yapmamıştır.
Erdoğan'a gelince: Muhip ve müntesiplerinin iddia ettiği gibi karşımızda bir ‘ilke adamı'ndan ziyade ilke ve değerlerini pazarlığa tabi tutmaya hazır bir siyasetçi var. 17 Aralık'tan sonra bunu görmüştük. Zabıtlar teyit ediyor, durumu apaçık ediyor.
Juncker'in tabiriyle Erdoğan'ın Brüksel'de ‘prensler' gibi karşılandığı 5 Ekim ziyareti öncesi Avrupalı diplomatlarla görüşmelerimizde Cumhurbaşkanı'nın ilerleme raporunun içeriği, ertelenmesi, fasıllar, mali yardım gibi konularda pazarlık yapabileceğini gündeme getirdiğimde her defasında bir devlet başkanının bu kadar ayrıntıya girmeyeceğini, bu ince pazarlıkları teknokratlara bırakacağını söylüyorlardı. Ben de Erdoğan'ın tanımadıklarını ifade ediyordum.
Fıtrat bu kadar pazarlıkçı olunca, ilkeli tutum almak, değerler üzerinden konuşmak da imkânsızlaşıyor.
Yüksek mefkûreler adına ülkeye kabul edildiği iddia edilen mülteciler bir anda ‘otobüs ve uçaklara' doluşturularak pazarlık unsuru haline getirilecek nesnelere dönüşüyor.
…***
Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, “Anayasa tuzağı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yeni anayasa dediler ve uzlaşma komisyonu oluşturdular. TBMM’de kurulan komisyonun adını “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” olarak düşündülerse de AKP, “Mutabakat Komisyonu” dedi. CHP, “12 Eylül Hukukundan Arınma” ismini uygun buldu. Sözün özü, daha komisyonun adında uzlaşamayan siyasi gruplar yeni anayasa metninde nasıl anlaşacaklar?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çeyrek yüzyıldır arındıramadıkları 12 Eylül hukukunu dahi guguk kuşuna çevirenler önümüze ne koyacaklar? Baraj baraj dediler ve 7 Haziran sonrası Meclis çoğunluğuna sahipken bunu inatları uğruna harcayıp, barajı kaldırmayanlar/beceremeyenler, yolsuzlukların hesabını sorabilecekken “it dalaşı”na kalkışıp kendilerini hesap sorulacak hale getirenler… Uygulamaları ve düzenlemeleri(!) ile insan haklarının başına torba geçirip kim vurduya getirenler mi, insan haklarının güvence belgesi olan anayasayı hazırlayacaklar.
Olsa olsa işi başından beri planlayıp kotaranlar “tek adamlık” için ruhsat belgesi istemektedirler. Verilirse eğer bu ruhsat, referandumlu ya da referandumsuz, demokratik parlamenter rejim otokrasiye evrilmiş olacaktır.
Mevcut anayasayı tanımayanlar hesapta yeni anayasa yapacaklar ya, yeni anayasanın yolunu size yine bu anayasa açacaktır. Tanısanız da tanımasanız da, içten ya da değil bu anayasaya göre yemin ederek göreve başladınız. Sonradan yeminlerinize bağlılık durumunuz tartışılıyorsa bu sizin karakterinizle ve hukukun ahlaki boyutuyla ilgilidir. Anayasa değişikliği anayasanın ilgili 175.maddesinde düzenlenmiştir. Buna uymak zorundasınız; ya TBMM üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu (367 oy) ile referandumsuz, ya da 3/5 çoğunluğu (330 oy) ile referandumlu olarak yeni anayasa kabul edilebilecektir. AKP tek başına Meclis’te bu çoğunluğa sahip değildir. Muhalefetten destek alırsa durum değişir. Halkoyuna gidilirse bu başkanlık için oylamadan öteye geçmez. İşte bu kertede halkın tuzağa düşmemesi gerekir. Oylayacakları yeni anayasa değil, dikta için onay belgesi olacaktır.
Demokrasilerde yeni anayasa ne için yapılır?
Anayasa hak ve özgürlüklerin teminatı olduğuna göre, diğer taraftan da iktidarları sınırlama belgesi olduğu için;
Yeni anayasa, yürürlükte olana göre ileri olacaksa, yani hak ve özgürlükler daha bir güvence altına alınacaksa, buna karşılık iktidarın keyfiliği önlenecek ve kuvvetler dengesi sağlanacaksa, yenisine evet deriz. Ancak gelen gideni aratır kabilinden, yani eldeki anayasa metninin ötesine geçemeyen, insan hakları hukukuna rahmet okutan, iktidardan vazgeçtik, tek adam sultasına yol açan bir metin, darbe hukukunun panzehiri olarak sunulursa elbette kabul edilemez.
Adını koyamadıkları komisyonun adını biz koyalım:
Anayasa tuzağı.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “AKP’deki restleşme nereye gider?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve AKP eski Sözcüsü Hüseyin Çelik’in peşpeşe yaptıkları açıklamalar “AKP’de neler oluyor?” sorusunu akıllara getirdi.Bu tartışmalar sürerken Abdullah Gül’ün önce Erdoğan’la üç saat süren görüşmeleri, hemen ardından Çelik, Gül ve Arınç görüşmesi, birçok soruyu beraberinde getirdi. Geçmişine bakılırsa bu siyasî gelenek pek eleştiriye açık değildir. Eleştiri yapanlar bir şekilde partiden koparlar. AKP’nin kuruluşu böyle olmuş, Numan Kurtulmuş’un HAS partisi de böyle doğmuştur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ancak bu tartışmadan bir parti çıkacağı anlamı da çıkarmamak gerekiyor. Erdoğan’ın 40 yıllık siyaset arkadaşı “ağabey” dediği insandan “o zat” diye bahsetmesi aslında iplerin koptuğu anlamına gelebilirdi. Ancak Arınç’ın geçmişte dediği gibi “üç gün konuşulur dördüncü gün unutulur” olduğu, Gül’ün de devreye girmesi ile “uzlaşma” yapıldığı görüntüsü veriliyor.
Öte yandan, hükümete ve Saray’a yakın yazarların hemen saflarını belli etmeleri, Arınç ve Çelik için üslûpsuz manşet ve yazıları da bu işin burada kalmayacağını gösteriyor. Bu tip açıklamalara hükümetten ve Saray’dan tepki gelmemesi de düşündürücü…
TBMM eski Başkanı Cemil Çiçek’in bir televizyon programında Arınç ve Çelik için, “O arkadaşlar için ben şehadet ederim. Bunlar düzgün arkadaşlardır” demesi de bu cephenin genişleyeceğinin işareti olarak da görülebilir.
Bu tartışmalardan yeni bir parti çıkmasa da, AKP bundan sonra eskisi gibi olmayacak…
Erken seçim, yeni anayasaya mı bağlı?
Anayasa Mutabakat Komisyonu, yeni bir anayasa yazma amacıyla yeniden çalışmalarına başlarken, AKP’nin kırmızı çizgisinin başkanlık sistemi olduğu çok defa ifade edilmişti.
Şu anda 317 milletvekili olan AKP’nin komisyonda ve genel kurul da Başkanlık sistemi “mutabakatı” olmazsa, referanduma götürme şansı yok.
Bu durumda hemen akıllara erken bir seçim geliyor. Başbakan Davutoğlu, “Bu ülkede seçim 4 yıl sonra zamanı gelince yapılacak. Erken seçim ifadesini kullanmak ülkeye ihanettir” diye bir açıklama yapmıştı.
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Şentop’un açıklaması ise enteresan. “Eğer Türkiye uzlaşma komisyonu ile yeni bir anayasa yapamazsa yeni bir seçim olur. O seçimde ortaya çıkacak Meclis tablosu ile yeni anayasa kolaylıkla yapılabilir. Bu tabi ihtimal dahilindedir” dedi.
Bakalım, erken seçim ifadesinin dahi kullanmasını “ihanet” olarak gören Davutoğlu bu açıklamaya ne diyecek?
Anayasa Mutabakat Komisyonu’nun AKP’li üyesi eski Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in yeni anayasa yapımı ile ilgili olarak söylediği cümle çok manidar. Çiçek diyor ki, “Ya darbeciler kadar olamadılar yaftasını taşıyacağız ya da yeni anayasayı yapacağız…”Bakalım hangisi olacak. Bekleyip görelim…