Ağustos 14, 2016 08:08 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, "Yabancı sermaye kritik sınırda"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez Bankası, Haziran ayı ödemeler bilançosunu açıkladı. Bu Haziran ayında, geçen sene Haziran ayına göre dikkat çeken gelişmeler şöyledir:Aylık olarak cari işlemler açığı artmış ve aylık 4.9 milyara çıkmıştır.Turizm gelirini gösteren seyahat kaleminde net gelir 1.1 milyar dolar azalmıştır.Doğrudan yabancı sermaye yatırımları 0.3 milyar dolar azalmıştır.Portföy yatırımları içinde, yabancılar 59 milyon dolar hisse senedi ve 68 milyon dolar devlet iç borçlanma senedi satmışlar.Yurt dışı bankaların yurt içi bankalardaki mevduatı 2 milyar dolar azalmıştır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Cari işlemler açığının artmasında, turizm gelirinin düşmesi etkili olmuştur. Rusya anlaşması ile turizm geliri artacaktır. Ancak benim korkum, Türkiye'nin turizmde moda ülke olmaktan çıkmasıdır. Zira dünyada bazı bölgeler zaman zaman moda turizm bölgesi oluyor. Sonra bizde olduğu gibi birtakım tatsız olaylar ortaya çıkıyor. Bölge modadan kalkıyor. Bunun için turizmde yalnızca Rusya'ya bel bağlamamamız gerekir. Turizm potansiyelinin her dönem farklı avantajlarını dünyaya tanıtmalıyız.

Öte yandan doğrudan yatırımlarda ve yabancıların çıkışında önemli bir sorun olmamıştır. Buna karşılık Ocak-Haziran itibariyle ilk altı aylık yabancı sermaye hareketleri daha sorunsuz görünüyor.

İlk altı ayda görünen en önemli sorun doğrudan yabancı yatırım sermayesinin azalmasıdır. Doğrudan yabancı yatırım sermayesi daha uzun kalıcı ve istikrar için daha elverişlidir. Zira yabancının işletmeyi veya hissesini satıp çıkması zaman ve maliyet gerektirir. Bu nedenle doğrudan yabancı yatırım sermayesinin ülkede ekonomik sorunlar yaşandığında bu sorunları ağırlaştırıcı etkisi daha düşük, az olur.

Doğrudan yatırımlar, yabancı yatırımcının Türkiye'deki bir işletmenin yönetimini kontrol ettiği ve yönetimde söz sahibi olduğu uzun vadeli bir yatırım şeklidir. Doğrudan yabancı yatırım sermayesi, sıfırdan yatırım yaparak veya mevcut kurulu ve işleyen bir işletmeyi satın alarak gelir. Türkiye açısından  önemli olan sıfırdan yatırım yapacak sermayeyi çekmektir.

Buna karşılık portföy yatırımları için gelen yabancı yatırım sermayesi yani sıcak para, daha hızlı hareket eder ve ekonomide kırılganlığın artmasına yol açar.

Yabancı sermaye portföy yatırımları, yabancıların menkul değerlere yaptıkları yatırımlardır. Hisse senetleri, kamu ve özel sektör tarafından ihraç edilen bono ve tahvil şeklindeki borç senetlerini satın almak için gelen yabancı yatırım sermayesidir.

Diğer yatırımlarda azalma var. Yani Türkiye bu sene daha az dış borç almış.

Diğer yatırımların içinde, yurt dışı bankaların ve kişilerin yurt içi bankalardaki mevduatı ile bankaların ve özel sektörün yurt dışından sağladıkları krediler yer almaktadır.

Sonuç olarak, cari açık devam ettiği için, ara malı ve ham madde ithalatına dayanan bir sanayileşme olduğu için ve döviz kazanma potansiyelimiz düşük olduğu için, yabancı sermaye hareketlerine dikkat etmeliyiz.

...***

Aslı Aydın, Birgün gazetesinde, " Çalışanları borçlandırarak kriz atlatılmaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" OHAL sonrası ekonomi alanındaki düzenlemeler sürüyor. Bundan iki hafta önceki yazının konusunu zorunlu bireysel emeklilik düzenlemesine, bir sonrasını da Varlık Fonu’nun kurulmasına ayırmıştık. Zorunlu tutulacak bireysel emeklilik yatırım ve tasarruf aracı adı altında gündeme getiriliyor, fakat filli olarak çalışanların en az 100’er liralarına el koyarak finansal fonlara kaynak aktarıyor ve kamusal emekliliğin tamamlayıcısı niteliğinde sorumluluğu çalışanların omuzlarına yıkıyordu. Diğeri, Varlık Fonu, ise AKP’nin doğa ve insan düşmanı ‘mega projelerine’ garantörlük adına işsizlik ve emeklilik fonlarına göz koyuyordu.Şimdi ise karşımızda tüketimi ve bağlantılı olarak borçlandırmayı özendirecek, daha yüksek bir borçlanmayı mümkün kılacak düzenlemeler yer alıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bünyesinde AKP tarafından yürütülen çalışmada kredi kartı ve bireysel tüketici kredilerine getirilen sınırlamaların kaldırılması, vadelerin uzatılması gündemde. İki yıl önce BDDK, cari açığın da yüksekliğini gerekçe göstererek kredi kartlarına taksit sınırlandırması getirmişti. Gerçekte ise Şubat ayında yapılan bu sınırlama, batık kredi kartlarındaki artışın önüne geçilememesinden ve borç yükü altında gerileyen tüketim gücünden kaynaklandı. Sonuç itibariyle piyasa biraz rahatlatılmış, bankaların tahsillerini rahatlıkla gerçekleştirmeleri mümkün kılınmış, yani AKP’nin çok sevdiği lafıyla görece ‘normalleşme’ sağlanmış olmuştu.Şimdi ise yeniden bu alanda izlenen bir gevşeme politikası, özellikle OHAL ile birlikte yapılan düzenlemelerin bütünlüğüne ilişkin ipuçlarını bizlere sunmaktadır.

Ülkemizde bireysel kredilerin dağılımına bakıldığında dosya sayısında düşük gelirlilerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Yani adına yakışır biçimde krediler hakikaten ‘ihtiyaçtan’ kullanılıyor. En fazla gıda, giyim, beyaz eşya, mobilya, eğitim ve tatil nedeniyle borçlanılıyor. Beş bin, on bin gibi rakamlar çoğunlukta olsa da dosya sayısının yüksekliği nedeniyle ihtiyaç kredilerinin toplam bakiyesi konut ve taşıt kredilerinin toplamını geçiyor.Bireysel krediler 2013 yılından 2016’ya oldukça sert bir inişe geçti. Bu inişte konut ve taşıt kredileri büyük rol oynuyor. Ocak-Mart 2016 döneminde ise 2 milyon 206 bin kişi yaklaşık 26 milyar TL tutarında ihtiyaç kredisi, 98 bin kişi 11,2 milyar TL tutarında konut kredisi ve 25 bin 648 kişi 1 milyar TL tutarında taşıt kredisi kullandı. Bir önceki yılın Ocak-Mart dönemine göre konut kredileri yüzde 10 oranında, taşıt kredileri yüzde 51 oranında ihtiyaç kredileri ise yüzde 7 oranında azaldı. En fazla tercih edilen vade dilimi ise 25-36 ay oldu.Dediğimiz gibi borçlanma ihtiyaçtan yapılıyor. Peki bu ihtiyaç neden ve nasıl oluşuyor? Bireyler yaşamlarını sürdürebilmek için gıda, giyim, mobilya vb mallara ve sağlık, ulaşım, eğitim, tatil vb hizmetlere ihtiyaç duyarlar. Tüm bu ihtiyaçlarını emeklerinin karşılığı olan ücretleriyle karşılarlar. Kısaca şimdi her şey satılık hale gelmektedir ve pahalılaşmaktadır. Bireylerin ücretleri enflasyon karşısında erimeye terk edilmişken, tüketimdeki ve fiyatlardaki artışı birlikte açıklayan kalem ise borçlanmadır. Borçlanma, iktidara ücretlerde nitelikli bir artışa gereksinim duymadan tüketimi istediği seviyede tutma ve büyümeyi kontrol altına alma olanağı yaratmaktadır.Buradan yola çıkarak kısa vadede geleceğe bakarsak AKP’nin tüketimi kamçılama hamleleri tehlikeli bir oyunu gözler önüne sermektedir.Ekonomi her çıkmaza girdiğinde borçlandırmanın AKP’nin en etkili silahı olduğunu biliyoruz, bu yeni bir şey değil. Lakin bir yandan güvencesiz çalışma yaşamına mahkûm ederek düşük ücretle çalışmaya razı hale getirdiği milyonlarca çalışanı daha derin bir borç batağına çekme gayreti, diğer bir yandan da zorunlu hale getirdiği finansal araçlarla ‘tasarruf’ ihtiyacından bahsetmesi ironi sınırlarını zorluyor.

...***

İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, " Mini Anayasa değişikliği ve iş güvencesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Erdoğan-AKP Hükümeti bir yanda ülkeyi OHAL ve KHK’larla yönetmeye çalışırken, darbe girişiminin yarattığı “mağduriyet” ve “Yenikapı ruhu”yla; “Varlık barışı”, “Uluslararası İş gücü Yasası” gibi düzenlemeleri hızla Meclisten geçirdi; şimdi de “torba yasa”yı geçirmek için son adımları atıyor.Bu arada Hükümet, bir “mini Anayasa değişikliği” için de hızlı adımlar atıyor. “Mini Anayasa değişikliği”ni hazırlayan AKP’nin sözcüleri, “yargının yeniden düzenlenmesi” ve “yargı bağımsızlığını güvenceye alacak bir anayasa değişikliği” olacağını belirtiyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Hükümet, darbe girişimini fırsata çevirerek, çalışma yaşamının en önemli ve eski kazanımı olan 657’deki “kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı” da “mini anayasa değişikliği”nin kuyruğuna bağlayarak çıkarmak istiyorlar. Ama öte yandan Anayasa orada dururken ve 657 Sayılı Devlet Personel Kanunu’nun maddeler yürürlükteyken bile, 2011 yılında kaldırılan “sözleşmeli öğretmen” uygulamasını yeniden gündeme getiren Hükümetin sözcüleri, bundan böyle kamuya “kadrolu çalışan alınmayacağı”nı da açıklamaktan geri durmuyorlar.

Anayasa değişikliği konusunda AKP, CHP, MHP anlaşmış görünüyor. HDP’nin Anayasa değişikliği ile ilgili komisyonda yer alması AKP ve MHP tarafından istenmiyor. CHP ise, bir yandan “HDP’nin de komisyona katılması gerekir” derken öte yandan da ayak sürüyerek de olsa, “Yenikapı ruhu”nun itmesiyle ayak uydurmaya çalışıyor.Ancak CHP’nin AKP’nin “mini Anayasa değişikliği”ne eklemeyi düşündüğü “memur tanımını” değiştirerek 657 Sayılı yasadaki iş güvencesini kaldırmanın kapısını açacak olan değişiklik önerisine onay vermeyeceği anlaşılıyor.Dahası 14 Temmuz günü bile Meclisten geçirilen ve yüksek yargı üyelerinin görevine son veren düzenlemeye karşı olduğunu söylemeye ve girişimi “yargıda AKP’nin kadrolaşması” ilan eden CHP’nin şimdi AKP ile hangi koşullarda uzlaşarak “bağımsız yargıyı” oluşturacak bir Anayasa değişikliği yapacağı elbette çok merak edilen konudur. Ama bu konuda ne AKP ne de CHP’den bir şey söylenmiyor.AKP’nin, FETÖ’nün yargıyı ele geçirmesinden çıkardığı tek ders bu makamların AKP tarafından ele geçirilmesi, AKP yargısının oluşturulması olduğu dikkate alındığında, varılan uzlaşmanın “üç parti arasında güçlerine göre bir paylaşım” olacağını anlamak güç değil. AKP ve MHP’nin, HDP’yi mini anayasa değişikliği çalışmalarından dışlama nedenlerinden birisinin de bu paylaşım uzlaşmasının HDP tarafından bozulacağı kaygısı olsa gerekir.