Türkiye'den köşe yazarları
Emre Konger, Cumhuriyet gazetesinde, "Yargısız demokrasi!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Başbakan’ın “savcısı” olduğunu söylediği Silivri davaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal, siyasal ve bürokratik yapısını altüst etti... Başbakan’ın, altına kendi zırhlı otomobilini verdiği savcı ve arkadaşları, işbirliği yaptıkları polisler ve yargıçlarla birlikte, hak, hukuk, adalet dinlemeden, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, üniversitelerin yapısını değiştirdiler, insanları hapse attılar, ocakları söndürdüler, masum kişilerin ölümlerine sebep oldular... Sonunda, 15 Temmuz kalkışmasına girişecek kadar gözü dönmüş kadroları görevlere getirdikleri bir ordu yarattılar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
O davalar ve o savcı ne oldu? O davalara “Kumpas” dendi; tümden reddedildi... O savcıya “hain” dendi; yurtdışına kaçtı! Peki, o başbakan ne oldu? Cumhurbaşkanı seçildi... Bütün bu olaylar üstüne: “Aldatıldım, Rabbim ve milletim beni affetsin” dedi!Önce, Fethullah Gülen Cemaati’nin AKP desteğiyle ele geçirdiği yargı,Türkiye’yi perişan etti... Sonra, Cemaat ile AKP’nin arası açılınca, AKP iktidarı yargıyı “temizlemeye”girişti: Bu satırların yazıldığı sırada, adliye binalarına baskın yapılmış, odalar aranıyor, insanlar gözaltına alınıyor... Bugüne kadar binlerce savcı ve yargıç meslekten ihraç edilmiş, gözaltına alınmış, tutuklanmış durumda... Kendilerine “kahraman” denilen ünlü savcılar yurtdışına kaçmış, bulunamıyor... Silivri yargıçları Silivri’de hapiste.Bu arada askeri okullar kapatılıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiyerarşik yapısı yeniden düzenleniyor... Üniversitelere yeni rektörler atanıyor... Cumhuriyetin bütün bilim, kültür, sanat kurumları özelleştirme kapsamına alınıyor... İmar projeleri uygulamaya konuluyor... Sivil ve asker bürokrasi, adalet mekanizması, iş hayatı, on binlerce kişi açığa alınarak “temizleniyor!” Cumhurbaşkanı “Devleti sıfırdan kuracağız!” diyor... Ve gerçekten yepyeni bir devlet inşasının başladığına ilişkin söylemler ve eylemlere tanık olunuyor.Bütün bu işler, Olağanüstü Hal ilan edilmişken yapılıyor... Bu arada Antalya’da Akdeniz Üniversitesi öğretim üyeleri gözaltına alınıyor... Vali sonradan, 20 kadar hoca için yanlışlık olduğunu belirterek özür diliyor ve“Haklarını helal etsinler” diyor! Zaten “Bekleme odasına alınmış” olan Parlamenter Demokrasi bir yana, adalet mekanizmasının bağımsızlığı ve tarafsızlığına olan güven de bir türlü tesis edilemiyor!
...***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, " Özelleştirmenin artısı-eksisi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Son bir ayda, devlet ve özel sektör arasında kaynak hareketlerine neden olacak dört yasa çıkarıldı ve çıkarılıyor.45 yaş altında olan kamu çalışanlarına Zorunlu Bireysel Emeklilik Sigortası, ortalama tasarruf oranını artırmayı amaçlıyor. 2016 Varlık Barışı, gerçek ve tüzel kişilerce, yurt dışında bulunan para, döviz, altın, hisse senedi, tahvil ve diğer menkul kıymetlerin yurda getirilmesini amaçlıyor.Türkiye Varlık Fonu, stratejik, büyük ölçekli ve ülkenin gelişmesine katkı sağlayacak yatırımlara uzun vadeli ve düşük maliyetli finansman oluşturmayı hedefliyor.Özel bütçeyle idare edilen devlet kurumlarının özelleştirilmesi, kamuya yeni kaynak sağlamayı öngörüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Özel bütçeyle ticari amaçlı olarak işletilen kurumlar, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na bildirimde bulundukları takdirde satılabilecekler. Burada parantez içinde söylemek gerekir ki özel bütçeli idareler de hükümete aykırı karar içinde olamazlar.
Bu kapsama giren; "Atatürk Orman Çiftliği Genel Müdürlüğü, Atatürk Kültür Merkezi, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, TRT, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü, Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, GAP Başkanlığı, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, TÜBİTAK, Savunma Sanayii Müsteşarlığı" gibi bazı kuruluşlardır.
Benim genelde ve özelleştirme konusunda özelde iki endişem var:
1) Bir ekonomide mevcut olan kaynakların etkin kullanılması için özel ve sosyal fayda olarak toplam faydanın maksimize edilmesi gerekir. Bu da ancak ve ancak planlama ile yapılır. Yapılan dağınık uygulamalar eldeki kaynakların çar-çur olmasına da sebep olabilir.
2) Özelleştirme halk için faydalı veya zararlı olabilir.
Özelleştirmede dikkat edilmesi gereken hususlar şunlar olmalıdır:
Özelleştirme yapılırken tüketici yararının iyi hesaplanması gerekir. Tüketiciye yansıyacak faydanın hesabı yapılırken özelleştirilecek kamu üretici birimi hakkında aşağıdaki soruların cevapları aranır:
* Özel girişimci, ürünü daha düşük fiyata üretecek mi? Bu ürün tüketiciye daha ucuza satılacak mı?
* Daha yüksek üretim elde edilecek mi?
* Daha iyi kalite ve ürün çeşidine ulaşılacak mı?
* Daha çok yenilik yapılabilecek mi?
* Özelleştirme önceki duruma göre, çalışanlara, üreticilere, ihracata ve vergi mükelleflerine ilave yarar sağlayacak mı?
Saydığımız beş sorunun cevabı, özelleştirilecek kamu üretici birimi için olumlu olursa, bu takdirde, özelleştirme etkin yapılmış demektir. Ekonomide kaynak kullanımında etkinlik sağlanmış olacaktır. Ve topluma yararı olacaktır. Aksi takdirde özelleştirme yapmak toplumsal faydayı artırmayacağı gibi ayrıca hem kaynak dağılımında etkinlik bozulmuş olacak hem de tüketici için ve toplum için ortaya zarar çıkacaktır.
Bugüne kadar Telekom, Et-Balık Kurumu ve benzer özelleştirmeden tüketici memnun mu? Bu soruya en iyi cevabı okuyucunun kendisi verir.
Prensip olarak, sosyal fayda ve sosyal maliyeti olan kamusal ve yarı kamusal mal ve hizmet üretimi fiyat açısından stratejik mal üreten doğal tekellerin devlette olması, buna karşılık özel fayda ve maliyeti olan özel malların da piyasa tarafından üretilmesi halinde, toplam fayda maksimize edilmiş olur. Bu anlamda mülkiyeti devlette, bir anlamda özel mal ve hizmet üreten işletmelerin özelleştirilmesi gerekir. Ancak alt yapı hizmetlerinin sosyal faydası daha yüksek olduğu için, özelleştirilmeleri yanlıştır.
Özelleştirmenin önemli bir fonksiyonu da ekonomik ve sosyal dayanışmaya katkısıdır. Bunun için özelleştirmenin blok satış yerine sermaye piyasasında halka açılması gerekir. Böyle olursa, sermaye de tabana yayılmış olur.
Sonuç: Kamunun para ihtiyacını karşılamak ve bütçe açıklarını kapatmak için özelleştirme yapmak, potansiyel imkanlarımızı bugünden çar-çur etmek olur.
...***
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, " Biz haine hain deriz!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" FETO’ya herkesin mübarek zat olarak baktığı, hatta bazılarının adeta taptığı yıllardı. Hakkında açılan dava sonucu, tutuklanma riski doğunca bugün ortalıkta “ulusalcı” olarak geçinen, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın, Gülen’in yanına refakatçi olarak iki komiseri vererek ABD’ye gönderdiği 1999 yılı.ABD’ye gidebilmesi için CIA ajanı Graham Fuller’in nasıl referans verdiğini de en iyi bilen kişi Tantan olsa gerek.ABD’ye gitmesine gitti ama Türkiye’de hep gündemdeydi bugünün, FETÖ’sü dünün muhterem Hocaefendisi!Elimizde o günlere ait “gizli” kayıtlı bakanlık yazışmaları, onlarca belge var."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
FETO sözüm ona ABD’deydi ama aslında Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidarını pekiştiriyor, kadrolaşıyor, derin ve sinsi bir şekilde devleti adım adım ele geçiriyordu.
Yurt dışına gönderilen “mağdur” aslında pek de “mağrur”du!
Bugün ortalıkta “aldatıldık” diye gezen siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, işadamları ve bil cümle “gaflet” takımının hepsi karşı cephede, “diyalog cephesinde” idi.
FETO hakkında yapılan ve onun Vatikan’la olan ilişkisini deşifre eden “Hıristiyanlığın Truva Atı” isimli kasetin basıldığı merkezi arıyorlardı. Çünkü Pensilvanya bu kasetten çok rahatsız olmuştu.
Daha sonraki tespitlerimizde gördük ki, ihbarı yapanlar da, baskına gelenler de, arkadaşlarımızı derdest edenler de hep FETO’nun emniyet ekibiydi.
Ekibin başında Komiser Osman Çangal vardı. Çangal bu baskından sonra ödül olarak Abdullah Gül’ün koruma amirliğine atandı. Hem Dışişleri Bakanı iken, hem başbakanken, hem Cumhurbaşkanı iken hep “O’nu korudu!”
Baskında bir şey bulamadılar ama aynı süreçte Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da birçok arkadaşımızın evine gizlice girilerek her taraf darmadağın edilerek “kaset” araması yapıldı. Araçlarımız sivil ekiplerce sürekli takip edildi.
Sayın Baş anlattığı için ayrıntıya girmiyorum televizyonlarımız, radyomuz, kolejlerimiz basıldı, vakıflarımız, derneklerimiz hallaç pamuğu gibi savruldu, reklam gelirlerimiz bıçak gibi kesildi.
Bütün bunlar olurken bugün ortalıkta, medyanın FETO karşıtı geçinen “yavşak” takımının çoğu, FETO’nun papazlara verdiği iftar sofralarında meşk âlemindeydi.