Ağustos 17, 2016 09:52 Europe/Istanbul

Özgen Acar, cumhuriyet gazetesinde, “Süngerleşen TSK!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türk halkının en güvendiği kurum “ordu” idi! Evet idi… Ama şimdi ne yazık ki bu güven 15 Temmuz depreminden çok kötü yıkım aldı! Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, o günden bugüne 3 bin 185 subay ve astsubayın kanun hükmünde kararname (KHK) ile atıldığını açıkladı. Bunların arasında 157 general var. Kaç subayın gözaltında, kaçının tutuklu olduğuna ilişkin rakamlar her gün değişiyor. 9 generalin kaçak olduğu, bunlardan ABD’de görevli Tümamiral Zeki Mustafa Uğurlu’nun Vaşington’da sığınma başvurusu yaptığı, Atina’daki iki askeri ataşenin kayıplara karıştığı bildiriliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Başbakan Binali Yıldırım, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihin en köklü ordularından biri olduğunu” söylüyor ve “Orduya sızan asker elbiseli teröristler ordumuzu felç etmek istediler!” diyor.

Yıldırım’ın varsayımı ilginç: “Askeri lise ve akademilerin yüzde 95’inin, orduda ise albay ve altı subayların yüzde 60-80’inin FETÖ ile bağlantısı olduğunu düşünüyoruz. Şimdi ordumuz bu teröristlerden temizleniyor.”

Yalnızca FETÖ yanlıları mı, yoksa bu fırsattan yararlanarak, AKP karşıtları da temizleniyor mu?

2008 yılı düzenlemesine göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet protokolünün başı cumhurbaşkanıdır. Sıralamada ise 1. TBMM başkanıdır. Onu başbakan izler ve 3. olarak Genelkurmay başkanı gelir. Sonrasında ana muhalefet partisinin başkanı, eski cumhurbaşkanlarını yer alırlar. Anayasa Mahkemesi başkanı ise ancak 6.’dır!

Cumhurbaşkanına, her komutana doğrudan emir verme yetkisi tanındı.

KHK’lerle, Genelkurmay başkanına bağlı kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları, artık Milli Savunma bakanına bağlandı. Jandarma Genel Komutanlığı doğrudan doğruya İçişleri bakanının emrine verildi.

Devlet protokolünün 3.’sü Genelkurmay başkanı bu durumda “simgesel komutan” olmuyor mu?

İlk iş olarak Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. 31 Temmuz’da KHK ile “Milli Savunma Üniversitesi’nin kurulduğu” açıklandı. Harp Okulları bundan böyle, ne olduğu bilinmeyen bu çatı altında eğitim yapacaklarmış!

Işık, FETÖ’nün askeri liselere istediklerini yerleştirmede KPSS sınavlarında yaşanan soruların çalınmasına benzer bir durum yarattığını vaktiyle değil de bugün şöyle yorumladı:

“Sınavlara katılanlardan, bir yıl 419 aday, bir başka yıl 700 aday soruların tümüne yakınını doğru yanıtlamış. Ancak ÖSYM devreye girince 2014’te yalnızca 2 ve 2016’da ise 6 aday bu düzeyde başarı gösterebilmiş!”

Kaşla göz arasında alınan vahim kararlardan geri dönüşler başlarken, yine önemli yanlış adımlar atılıyor. Anımsanacağı üzere Hava Kuvvetleri’ndeki pilotlar, erken emekliye ayrılıp özel uçak şirketlerinde çalışmaya başlıyorlar.

Son olayda Hava Kuvvetleri’nden 265 pilot atılınca, 550 pilot açığı doğmuş. Bu nedenle 800 Hava Harp Okulu öğrencisini bir çırpıda kapının önüne koyan karardan geri adımla bu yıl yeni öğrenci alınacakmış. Peki, haksız yere kapının önüne konulanlar ne olacak?

…***

Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, “Ülkeyi kim bu hale getirdi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TSK'daki generallerinin neredeyse yarısı, Emniyet mensuplarının önemli bir kısmı bir meczubun talimatlarıyla harekete geçebildi. Devlette çalışan onlarca bürokrat devletin yasalarına değil meczubun talimatlarına uyduğu görüldü. Ölçme ve seçme sınavları, kadrolara yükselme ve atama işleri devlet bürokrasisinin değil FETÖ'nün onayı ile yapılır oldu. Devlete vergi vermemek için kırk dereden su getirenlerin FETÖ'ye himmet için gönüllü oldukları bir Türkiye ortaya çıktı. FETÖ'nün Özal ve Demirel'le başlayan 45 yıllık devlete sızma girişiminin ürünü olduğu doğrudur. Ancak on dört yıllık AKP iktidarı döneminde FETÖ'nün iyiden iyiye gemi azıya aldığı, korunduğu, beslendiği, sonsuz bir müsamahaya tabi tutulduğu ve 'ne istediyse' aldığı da bir başka doğrudur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yorumu bir kenara bırakıp dönemin aktörlerinin söylediklerine kulak verilirse koskoca ülkeyi FETÖ-CIA operasyonlarına açık hale kimin getirdiği de anlaşılır.FETÖ'nün önce kurumları sonra da ülkeyi ele geçirme faaliyetleri üzerine Genelkurmay Eski Başkanı Necdet Özel şunları söylüyor: "Sadece biz değil, millet hepimizi affetsin. Asker-sivil, sorumluluk makamındaki herkes milletten özür dilesin". TBMM Eski Başkanı Cemil Çiçek ise sorumluluk noktayı nazarından bir değerlendirme yaparak şunları söylüyor: Bunların bu noktaya gelmesinde hepimizin günahı, vebali var...

DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel ise FETÖ'nün Devleti ele geçirme çabasını ilk defa Emniyetten başlattığını 'ondan sonra mülkiye, adliye, askeriye üzerinde yoğunlaştıklarını daha sonra da okullarını kurduklarını' söylüyor. Yetkililerin bunlara karşı hiçbir tedbir almadığını ifade ediyor. "Fethullah'ın Copları" adlı kitabın yazarı Zübeyir Kındıra, Cemaat'in son dönemde yürüttüğü davalarda sanık durumuna düşen Hanefi Avcı, Sabri Uzun ve Emin Arslan gibi eski Emniyet müdürlerini hedef alarak, bu isimleri görevde oldukları uzun yıllar boyunca Cemaat ile birlikte hareket etmekle suçlamıştır.Fetullah Gülen'in sağ kolu olan Nurettin Veren ise 'AKP'li eski Bakanlar Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Bülent Arınç ve Vecdi Gönül'ün Cemaatle çalıştıklarını' iddia etmiştir. Veren, "2008-2009'da bunlarla yüz yüze konuştum ama beni dinlemediler" diyor.Daha vahimi ise Veren'in "Şu anda Cemaatin süzgecinden geçerek TSK'ya gelmiş yüzde 85 oranında asker var" demiştir.Durum böyleyse olanın bitenin yadırganması için hiçbir neden yoktur. Çünkü atalar 'beslenen kargalar göz çıkartır' der.Allah (C.C) affetsin!Eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bundan daha altı ay önce "Benim cemaat denen olguya karşı sevgimi ve sempatimi 78 milyon insan bilir... Amerika'ya giden benim, olimpiyatlara koşan benim, bu hizmetlerin ne kadar iyi olduğunu anlatan benim" şeklinde konuşmuştu.Aynı Arınç bu görüşlerinde 15 Temmuz darbe gecesi bir miktar iskonto yaparak şöyle diyor: "Birileri, ne kadar da ahmak bir insanmışsın, herkes söylüyordu, herkes bunu söylüyordu, sen itiraz ediyordun diyebilir."Nihayet ülkenin Cumhurbaşkanı Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadelede geç kalındığını belirterek şunları söylüyor: "Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökmemiş olmanın üzüntüsü içindeyim... Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin..."

...***

Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Çok dikkat ve ihtiyat!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Menfur ve kanlı “darbe girişimi” sonrası, süren soruşturmalarla 80 bini aşan kamudaki tasfiyelerin kapsamı yeni KHK’larla daha da genişletiliyor.Hükûmet sözcüsünün duyurusuyla, ordudan daha çok ihrâcın olduğu yargının yanısıra “öncelikli olarak Dışişleri, Sahil Güvenlik, Emniyet ve TSK başta olmak üzere çeşitli kurumlardan gelen ‘listeler’le ‘FETÖ’cü olduğu tesbit edilen kişiler kamu personeli olma vasfını kaybedecekler.”Vakıa şu ki, en üst düzeyde tepeden “vatandaşların vatandaşları ihbar etmesi, komşuların komşularını jurnallemesi” teşvikinin, “ihbarcılık” furyasıyla toplumda sebebiyet verdiği kırılma daha derin ve onulmaz rahnelerle kırılmalara sebebiyet veriyor…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Keza iktidarı eleştirdikleri ya da muhalefet ettikleri için, akademisyenler, eski siyasetçiler, gazeteciler, isnad ve iftiralarla itibarsız kılınıyor.

Bu minvalde “FETÖ’cü’ etiketi ve yaftalaması”na mâruz kalan İstanbul ve Oxford Üniversiteleri öğretim üyesi Deniz Ülke Arıboğan’ın sosyal medya üzerinden açıklamaları ibret verici.

“Kendisine hiç de hak etmediği bazı roller atfeden; iktidarın, yasamanın, yürütmenin ve hatta yargının sahibiymiş gibi davranarak kişisel problemleri olan insanları FETÖ’cülükle itham eden, hapse attırmaya, işlerinden etmeye çalışan birtakım insanların türemiş olduğunu üzüntüyle izliyorum” diyen Arıboğan’ın, “Utanmazca ve ahlâksızca kampanyalar düzenleyerek kişileri töhmet altında bırakıyor; geleceklerini karartmaya çalışıyorlar” yakınması dikkat çekici.

Bir akademisyen olarak darbenin ilk anından bu yana yabancı medyada oluşturulan yanlış algıyı değiştirmek için var gücüyle çabalamasına rağmen, “bir süredir böyle bir linç ve itham dalgasına hedef olmuş durumdayım” hayıflanmasıyla; gelinen aşamanın tam bir “itibar suikastına dönüştüğü”nden şikâyeti, “iftira furyası”nın vardığı boyutları gösteriyor.

Bu arada devletin derin dehlizlerinde kaybedilen Uludere fâciasından, Hrant Dink suikastına, Özal’ın ölümünden üstü örtülen Muhsin Yazıcıoğlu “kazası”na, birçok esrarengiz fâil-i meçhul cinâyet ‘birileri’ne yüklenirken, mesele saptırılmaya uğraşılıyor.

En son ‘Türkeş’in de âileden birinin FETÖ işbirliğiyle zehirlenerek öldürüldüğü’ iddiasına Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in, “1997’den bu yana babamın vefâtına dair her ihtimali değerlendirdik; araştırmalarda bu tip iddialara mesnet edilebilecek hiçbir bulgu bulunmadı. Artık yolda arabanın amortisörü patlasa ‘FETÖ’cü yaptı’ diyorlar, Bu iş cadı avına döndürülüyor; en vahimi, cıvıtırsanız darbe girişimi sulandırırsınız!” tepkisi, çarpıtmanın çarpıcı bir örneği.