Türkiye'den köşe yazarları
Emre Kongar, Cumhuriyet gazetesinde, “15 Temmuz’u kim ya da ne önledi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP iktidarının müthiş bir “algı operasyonu” uzmanı olduğunu biliyoruz: Bir yandan Erdoğan, her an her yerde olan sesi ve görüntüsüyle... Öte yandan AKP’nin yönetici kadroları ve yandaş gazeteciler, televizyoncular... Olayları, süreçleri ve hatta tarihi, olduğu gibi değil, kendi algıladıkları, yorumladıkları, daha doğrusu olmasını istedikleri gibi yansıtıyorlar.“15 Temmuz kalkışmasını” kim ya da ne önledi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.
…***
Halk mı? Medya mı? Yıldırım mı? Erdoğan mı? Meclis mi?Muhalefet partileri mi? Türk Silahlı Kuvvetleri mi? Polis mi? AKP’li seçmenler mi? Kalkışmacıların güçsüzlükleri ve beceriksizlikleri mi? Demokrasi inancı mı? Meşruiyet duygusu mu?
Olaylar ve süreç zaten herkesin gözü önünde yaşandı... Ayrıca o gece olup bitenler ve kalkışmacıların ifadeleri de medyaya bütün ayrıntılarıyla yansıdı... Bu açıdan artık, çok kaba hatlarıyla da olsa, bir değerlendirme yapmak olanağımız var!Önce herkesin gördüğü ve yorumladığı bir garipliği belirteyim; oradan asıl iki stratejik nedene geçeceğim:
“Kalkışmayı” daha baştan başarısız kılan, önleyen, en önemli eylem, ilk harekât olarak gecenin saat 10’unda, herkes ayaktayken, Boğaz Köprüsü’nün tek yönlü trafiğe kapatılması ve bütün ülkeye “askeri darbe oluyor” diye medya yoluyla alarm verilmesidir!
Peki, bugün artık bir ilkokul öğrencisinin bile olayın “ciddiyetsizliği” ve “beceriksizliği” için kanıt olarak öne sürdüğü bu eylem, yani kalkışmacıları başarısızlığa mahkûm eden bu harekât, bütün ülkeye “askeri darbe oluyor” mesajını niçin erkenden vermiştir?Gerek Genelkurmay’da, gerekse öteki askeri karargâhlarda olup bitenlerden, kamuoyuna tümüyle yansıyan olaylardan, ilişkilerden, etkileşimlerden şunu anlıyoruz:
“Kalkışmacılar”, böyle bir harekât başlayınca, AKP’yi ve Erdoğan’ı otoriterleşmekle eleştiren sivil ve asker kesimlerin, darbe girişimine destek verecekleri gibi bir hayale kapılmışlar...
Ve her hayalperest eylemci gibi yanılmışlardır!
“Kalkışmacıların” yanıldıkları nokta çok açıktır:
AKP’yi ve Erdoğan’ı otoriterleşmekle eleştiren geniş muhalif kesimler, bu eleştirilerini “Demokrasiye inandıkları” için yaptıklarından dolayı, tümüyle Demokrasiye aykırı olan “gayri meşru” bir askeri darbeye elbette destek vermezlerdi; nitekim de vermemişlerdir! Erdoğan ve AKP taraftarlarının yanında, gerek medyanın ve sosyal medyanın, gerekse muhalefet partilerinin ve geniş muhalif kesimlerin, bu askeri “kalkışmaya” karşı çıkmasının altında birinci stratejik neden olarak “demokrasiye olan inanç” ve ikinci stratejik neden olarak “meşruiyet” duygusu yatmaktadır.
Aynı gerçek, kalkışmayı asıl önleyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ana gövdesi ve komuta kademesi için de geçerlidir.
Artık iyice anlaşılmıştır ki, “kalkışmacılar”, komuta kademesini ve ana gövdeyi harekât başladıktan sonra ikna etmeye çalışmışlar ve başarısız olmuşlardır: Çünkü “demokrasiye inanç” ve “meşruiyet duygusu” olarak iki stratejik neden, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinde ve ana gövdesinde de egemen olan duygu ve düşüncelerdir.
“15 Temmuz kalkışmasını”, Erdoğan ve AKP taraftarlarında olduğu kadar muhaliflerinde de egemen olan, “meşruiyet duygusu” ve “Demokrasi inancı” engellemiştir. Şimdi beklenti, AKP iktidarının toplumdaki bu “Demokrasi inancını” ve “meşruiyet duygusunu” iyi değerlendirmesi, iyi kullanmasıdır:
15 Temmuz kalkışmasını bahane ederek, antidemokratik yollara, gayri meşru yöntemlere başvurmamalı...
...***
Abdülkadir Özkan, Milli gazetede, “Yeni bir Türkiye kuruluyor ve İsrail aklanıyor!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“DARBE girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal çerçevesinde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile yeni bir Türkiye oluşturuluyor. Bir diğer ifade ile bir yandan FETÖ mensupları temizlenirken öbür yandan da hayatın hemen her alanında, TSK’dan, yargıya, emniyet güçlerinden TİB’e ve tüm bakanlıklarda çok yönlü tutuklama, soruşturma ve meslekten ihraç şeklinde bir tasfiye hareketi yürütülüyor. Tasfiyeler sonunda özellikle Hava Kuvvetleri’nde pilot açığının ortaya çıktığı ve bu açığın kapatılması için çeşitli tedbirlerin alındığı da biliniyor. Bu tasfiyeler sonucu açığın sadece hava kuvvetlerinde ortaya çıkmadığını, her alanda yeni elemanların alınması da gündeme geliyor. Tüm bunları yeni bir darbe girişiminin gündeme gelmemesi, darbecilerin cezalandırılması ve dışarıdan yönetilen bir yapının tasfiyesi için zorunlu olduğunu söylemek mümkün.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu arada, darbe girişiminin ardından gündeme gelen tutuklamalar sebebiyle cezaevlerinde yer kalmadığı için bir Kanun Hükmünde Kararname ile İnfaz Kanunu’na geçici bir madde eklenerek koşullu salıverilme süresi 1 yıldan 2 yıla çıkartıldı. Böylece ilk planda 38 bin kişi cezaevlerinden tahliye edildi. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Düzenleme bir af değildir. Koşullu salıverilme tarihine kadar geçecek sürede ceza, dışarıda denetimli serbestlik olarak infaz edilecektir” diyerek yapılanın yeni af olarak nitelendirilmesinin doğru olmadığına vurgu yaptı. Yapılan işin adı ister af, ister koşullu tahliye olsun 38 bin kişinin özgürlüğüne kavuşması önemlidir. Gönül boşalan cezaevlerinin yenileri ile doldurulmamasını, ülkenin buna ihtiyaç duymamasını arzu ederdi ama darbe girişimi ülkenin tüm dengelerini alt üst etti.
İktidar yanlısı gazeteler yapılanları yeni bir Türkiye’nin kurulması olarak nitelendirirlerken aynı anda Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşmeyi öngören anlaşma Meclis’e geldi. Aynı günün akşam saatlerinde anlaşma, basına kapalı olarak Dışişleri Komisyonu toplantısında gündeme getirildi. Komisyonda özellikle CHP’lilerin eleştirilerinin ardından AK Partililerin oyları ile kabul edildi. Gazetemiz konuyu manşetten iki gün ardı ardına tüm detayları ile verdiği için anlaşmanın içeriğine fazlaca girecek değilim. Ancak, İsrail’in Mavi Marmara’da işlediği cinayetlere tazminat olarak 20 milyon dolar ödeyeceği, buna karşılık İsrail’in sorumluluktan muaf olacağını hatırlatmak istiyor ve bu husustaki anlaşma hükmünü aktarmak istiyorum:
“Türkiye ve İsrail, diğer tarafa veya diğer taraf adına hareket edenler hukuki veya başka bir sorumluluk yüklemeyecekleri ve bu anlayışın, taraflardan herhangi birinin veya taraflar adına hareket edenlerin cezai veya hukuki sorumluğu kabul ettiği veya üstlendiği şeklinde yorumlanmayacağı hususlarında mutabık kaldı. Bu anlaşma, İsrail’in, İsrail adına hareket edenlerin ve İsrail vatandaşlarını, Türkiye Cumhuriyeti veya gerçek veya tüzel kişileri tarafından Mavi Marmara hadisesiyle ilgili olarak kendilerine yönelik doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’de yapılmış veya yapılacak her türlü hukuki ya da cezai talebe ilişkin her türlü sorumluluktan tamamen muaf tutulmalarını sağlayacaktır.”
Sanıyorum bunlar izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktır. Yeni bir Türkiye’nin kurulduğunun ileri sürüldüğü günlerde 20 milyon dolar tazminat karşılığında İsrail’in işlediği cinayetlerden sorumlu tutulamayacağının açıklanması insanı rahatsız ediyor.
Demek ki değişen bir şey olmayacak. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da özellikle İsrail stratejik müttefikimiz olacak, İsrail, ABD’nin ikizi olduğuna göre ABD ile ilişkilerde aynı minval üzere devam edecek. Böyle olunca ülkemizin altüst olmasına yol açan darbe girişiminin dış ayaklarından en azından ikisi ile ilişkiler eskisi gibi devam edecek. Belki buna karşılık ABD Gülen’in ülkesinden kaçmamasını garanti edecek ama iadesi için baştan beri talep ettiği belgeleri istemeye ve incelemeye devam edecek.
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, “Basın özgürlüğünü savunmak herkesin sorumluluğu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir ülkede az çok demokrasiden söz edebilmenin ölçütü bireysel ve toplumsal özgürlüklerin varlığıdır.Özgürlükler içinde en başta geleni de basın (medya) özgürlüğüdür. Çünkü, modern toplumda insanlar fikirlerini medya yoluyla aktarmaktadır. Bu yüzden de ülkeyi yönetenler soyutta düşünce özgürlüğünden, ifade özgürlüğünün varlığından söz ederler ama bu fikirler medya araçlarıyla kamuoyuna etkin biçimde aktarıldığında, gerçek niyetleri ve basın özgürlüğü karşısındaki tutumları ortaya çıkar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye için de egemenler ve hükümetlerinin basın özgürlüğü karışındaki tutumları, onların ne kadar demokrat ne kadar despot olduğuna en yanılmaz ölçüt olmuştur. Bu durum darbeler, sıkıyönetim ve OHAL’lerde daha da açıkça görülmüştür.
Nitekim Türkiye’nin yakın tarihindeki bütün darbelerde ilk iş, darbecileri rahatsız edeceği düşünülen medya organlarının kapatılması, basımının ve dağıtımının yasaklanması, biat etmeyen gazetecilerin tutuklanması ya da işlerini yapamaz hale getirilmesi olmuştur.
AKP iktidarının, son 8-9 yılında en çok önem verdiği şeyin medyayı zapturapt altına almak olduğunu hepimiz yakından biliyoruz. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere AKP önde gelenleri, medyayı kontrollerine almak, muhalif gördükleri medyanın sesini kısmak için ellerindeki her imkanı kullanmıştır. Bu baskılar öylesine çeşitlenip artmıştır ki, AKP iktidarının bu son dönemi, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik çeşitli baskı yöntemlerinin çok etkin bir arada kullanılması bakımından, bütün önceki dönemleri çok aşan bir karakter göstermiştir.