Ağustos 22, 2016 07:53 Europe/Istanbul

Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, "Tarihin en büyük yalanı: Bilmiyorduk!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" RTE iktidarının içeride en büyük ittifakı şüphesiz ki FETÖ iledir. Tabii o zamanlar FETÖ demiyorlardı, “alnı secdeye varan Cemaat”, büyük yol arkadaşlarıydı. “Bilmiyorduk, kandırıldık” hikâyesi, bugün yol açtığı sonuçlar bakımından siyasi tarihimizin en büyük yalanlarındandır. AKP iktidara gelince, hazır bir müttefiki elinin altında bulmuştu. Bakmayın siz “Devlette kadroları yoktu, mecburen Gülen kadrolarını kullandı” gibi söylemlere! AKP, devleti zaman içinde tamamen dönüştürecekti ve kısa vadede operasyonel güç olarak FETÖ güçlüydü. Bu bir salt FETÖ’yü “kullanma” amaçlı politika mıydı yoksa Cumhurbaşkanı’nın belirttiği gibi, o da Müslüman biz de Müslüman, ikimizin de başı secdeye eriyor, ikimiz de Kemalist devletin yerine İslami devleti geçirmek istiyoruz, inancı mı?Peki 2004’te yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında kabul edilen ve Fethullahçı örgütlenmeyi tehlikeli gören belgenin altında imzaları olmasını nasıl açıklayacağız? Asker kanadını sakinleştirmek, bakın biz onlardan değiliz, o gerçekten tehlikeli, mesajını vermek için mi?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fakat biliyoruz ki, AKP “bu tehlikeli örgüt”e karşı hiçbir şey yapmayacak, tam tersine “Ne istediler de vermedik” deyişlerinde dile geldiği gibi tüm kurumları adım adım FETÖ’ye teslim edecekti. Neden?FETÖ örgütlü ve güçlü. Ancak FETÖ ile beraber biz bu devleti ve toplumu dönüştürebiliriz siyaseti ön plana çıkacaktı. İçeride, hiçbir destek, sandık dahil, FETÖ ile ittifaktan daha önemli ve üstyapıyı dönüştürmek için daha güçlü değildi.Bu ittifak şüphesiz ki daha sonra ortaya çıkacak olaylarda gördüğümüz gibi ucu darbeye kadar uzanan bir “suç ortaklığı”na dönüşecekti.Bu tartışılması gereken temel sorudur. Tüm Silivri davaları süreci ortaklık halinde gelişti. AKP bunu FETÖ’süz gerçekleştiremezdi. Çünkü FETÖ demek aynı zamanda kanaatsizlikten kırılan liboş takımının da yoğun desteği demekti... AKP ve FETÖ, sahip oldukları tüm parasal - vitrinsel olanakları bunlara sundular ve hepsini tepe tepe kullandılar. Bir dönüştürme ve darbeye hazırlık aracı olarak...Bu süreç çok ilginçtir, AKP kadroları da kısmen FETÖ’leşti. Arınç’lar, Çelik’ler ve daha niceleri FETÖ’nün gücünden etkilenen siyasetçilerdi.FETÖ’cülüğün AKP içinde her kademede bu kadar yaygın olmasının temel üç nedeni olabilir.a) Gerçekten, kalpten FETÖ’cüler.b) Büyük ittifakın yarattığı koruma kollama siyaseti..c) RTE altında ezilip dışlananların büyük bir iktidar güç odağı ve seçeneği olarak Fethullahçılığa sığınmış olmaları.. Umut orada filizlendi!Gülen, ver iktidarı bana dedi, RTE vermem dedi. İşin özünde ve dibinde şüphesiz ki bu var. Bir koltuğa iki örgüt - iki lider sığamazdı, oraya kim oturacak savaşı patladı.

...***

Abdülkadir Özkan, Milli gazetede, " İsrail’e Türkiye koruması mı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Yarım asra yaklaşan meslek hayatımda geriye dönüp baktığımda bu sürenin içinde kısa fasılalar hariç asli görevimin yanında uzun bir yazı hayatım oldu. Bazen yazı masasının başına geçerken satırlar bir su gibi akar gider. Yani, hiçbir sıkıntı çekmeden kafamda oluşturduğum yazıyı tamamlamış olurum. Bazen de kafam karman çorman olmuştur. Daha yazı masasının başına geçmeden sıkıntı yaşarım. Bu sıkıntının sebebi gelişen olaylar ve bu olayların insanı derinden rahatsız etmesidir. Çünkü kafanızın içinden pek çok düşünce geçer ama bunları yazıya dökmek istediğinizde düşünce çarklarınızın boşa döndüğünü hissedersiniz. Çünkü olaylar her zaman belirli bir mantık içinde gelişmez. İnsanın akıl ve mantığını zorlayan olaylarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Olağanüstü dönemler bunun için bir örnektir. Olağanüstü dönemlerden kastım sadece darbeler değil elbette. Savaşlar, insanın kanını donduran terör olayları, afetler bu çerçevededir. İçinizde oluşan öfke ve tepki işinizi zorlaştırır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

”İsrail’e Türkiye koruması mı” başlığı bazılarına biraz abartma gelebilir. Ancak, imzalanan anlaşmanın maddeleri dikkatli bir şekilde okunduğunda görünen şey uluslararası sularda İsrail’in işlediği cinayetler konusunda yargı karşısında Türkiye korumasına alınmış görüntüsü net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir başka husus ise, uzunca bir süreden beri İsrail ile imzalanacak anlaşmanın şartları arasında bulunması istenen, hatta bulunacağı kesin bir dille ifade edilen Gazze’ye ambargonun kaldırılması hususunda da bir gelişme olmamış, İsrail’in yıllardan beri sürdürdüğü uygulama aynen korunmuştur. Bu arada Türkiye’den bir insani yardım gemisi gitmiş ama o gemi de Gazze limanına değil, İsrail limanına yanaşmıştır. Yani, Gazze’ye gidecek her yardım malzemesi İsrail’in kontrolü altında olacak; İsrail isterse yardımın Gazze’ye ulaşmasına izin verecek istemezse vermeyecek. Bu arada bir diğer önemli şart da İsrail’in uluslararası sularda Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırı sebebiyle özür dilemesiydi. O da olmadı. Sadece bir telefon görüşmesinde özür dilendiği belirtildi. Buna karşılık Türkiye Rusya’dan uçak düşürülmesi sebebiyle bir mektupla özür diledi. İsrail böyle bir mektup vermeyi bile kabul etmedi. Kısaca imzalanan anlaşma İsrail’in isteklerinin korunduğu bir anlaşma olmuştur ve Türkiye açısından mesele 20 milyon dolarla sınırlı kalmıştır. Onun adı da tazminat değildir. Yardım ya da bağış gibi bir şey.

Bu anlaşmanın içeriğini iktidar partisinden ve muhalefetten çok sayıda milletvekili içine sindirememiş olacak ki, oylamaya 550 milletvekilinden sadece 228’i katılmış, bunların da 209’u ‘kabul’, 16’sı ‘ret’ ve 3’ü de çekimser oy kullanmıştır. Sanıyorum bu görüntü bile bu anlaşmanın rahatsız edici muhtevasını ortaya koymaya yetecektir.

...***

Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, " Sıkıntılı günler"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye çok kötü günler yaşıyor.Nitekim Gaziantep'teki patlama sadece Türk insanına değil aynı zamanda ekonomisine de yapılmıştır.Aslında son 1 yıldır Türk ekonomisine yönelik saldırılar var.Tamamen sıcak para politikasına yönelik tarzdaki ekonomimiz resmen bombalanıyor.Suriye ile başlayan bu saldırı şu an zirveye çıkmış durumda.Suriye'de iç savaş ilk ihracatımızı vurdu. İhracatımız yaklaşık 2 yıldır soluksuz düşüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Düşen her 1 dolarlık ihracat işsizlik demek, daha az vergi demek en önemlisi döviz girdisinin olmaması nedeniyle hayatın daha da fakirleşmesi demek.

Nasıl olduğu bir türlü anlaşılamayan Rus uçağının düşürülmesi, İstanbul Beyoğlu ve Sultanahmet'teki turistlere yönelik bombalı saldırı da turizm sektörünü vurdu bitirdi.

Türk turizmi 20 yıl önceki seviyesine geldi.

Şu an için turizm sektöründe yaşanan tehlikenin kimse farkında değil. Gelmeyen turistin yerine yerli turistin kaydırılması ucuz tatil ve benzeri haberler ile üstü kapatılıyor.

Türkiye'ye 2014 yılında 44 milyon turist geldi. Bu hareketle birlikte Türkiye 34 milyar dolar gelir elde etti. Türkiye'ye bu yıl için gelecek turist sayısının 25 milyonun altı olabileceği tahmin ediliyor. Yani kaba bir hesap ile Türkiye ekonomisi turizmden 15-20 milyar dolarlık bir döviz açığı verecek. Bu açık maalesef diğer ihracat ile de kapatılmıyor. Çünkü o da düşüyor.

Yaklaşık 1 ay sonra 2017 sezonunun hazırlıkları başlayacak. 2017 yılının turizm açısından daha da kötü olması çok güçlü bir olasılık.

Patlayan her bomba haberleri ve Türkiye'ye yönelik olumsuz haberler 2017'nin kaybedilmesine neden oluyor.

Rusya ile anlaşma yaptık, Ruslar gelecek masallarına lütfen inanmayın.Ambargo olmasaydı bile gelen turist sayısı en az yüzde 60 azalacaktı.

Rusların Türkiye'ye en fazla geldikleri yıl yani 2014 yılında 1 Haziran itibariyle 1 dolar 32 ruble. Bugün ise 1 dolar yaklaşık 65 ruble. Yani Ruslar Türkiye'ye gelmek için 2014 yılında ödediği paranın iki katı daha fazla ruble vermek zorunda.

Türkiye'nin dövize ihtiyacı var. Darbe girişimi sonrası vatandaşlar 10 milyar dolar sattı. Bu doların fazla yükselmemesine neden oldu. Ancak son 3 günde doların gevşemesi ile birlikte bunun 2 milyar dolarının geri alındığı görülüyor. Yani darbe girişiminden sonra yapılan satışın aslında vatandaş tarafından AL-SAT operasyonundan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor.

Tüm bu gelişmeler ışığında vatandaş ne yapmalı sorusuna son bir yılda olduğu gibi yine aynı cevabı vereceğim:Sakın borçlanmayın, cebinizdeki 1 lirayı bile tasarruf edin!