Türkiye'den köşe yazarları
Özlem Yüzak, Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL değil ‘Savaş Hali...’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe kalkışmasının hemen akabinde ortak tek bir ses vardı: “Ülke olarak uçurumun kenarından döndük.” Döndük mü gerçekten? Yoksa oyun tüm hızıyla devam mı ediyor? Bugün içinde bulunduğumuz durumun adı OHAL değil ‘Savaş Hali’. Adı tam olarak konulmasa veya telaffuz edilmese de savaş halindeyiz. Peki, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna yönelik saldırı girişimi neyin habercisi? Devamı gelecek mi? Türkiye’de güvenlik ve yönetim zafiyetinin dibe vurduğu bir dönemde yaşanıyor tüm bunlar. Darbenin ne zaman, nereden geleceğini bilmeden bekliyor; yaşar gibi yapıyoruz. Tek bildiğimiz, acı bir haberin gelmeden tek bir günün geçmediği... Peki nereye kadar?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ortadoğu cehennemi Türkiye’yi de kapsama alanına aldı, doludizgin gidiyoruz. Ortadoğu coğrafyası üzerinde oynanan büyük oyunun dışında kalabilir miydi Türkiye?
En azından kendini daha fazla koruyabilirdi.
Ancak büyük hırslarının üzerine bir de beceriksizliği ve yanlış politikaları ekleyince kendimizi tam cehennemin ortasında bulduk.
Öyle ki başka konuları gündeme getirip tartışamıyoruz bile. Oysa bu ülkenin ciddi bir eğitim, ciddi bir ekonomi sorunu var.
Sanayi, tarım, turizm, inşaat, yabancı yatırım, yerli yatırım hepsi alarm zilleri çalıyor.
Ve ne yazık ki turizm ve inşaatı bir kenara ayırırsak diğerlerinde sorunun ana nedeni konjonktürel değil yapısal. Yani 14 yıllık AKP iktidarının yanlış politikalarının payı büyük. Neredeyse 14 yıldır bu politikalar kamuoyunda tartışılmıyor bile. Televizyonların tartışma programları sadece iç ve dış siyaset ve en gündemde olan üzerine kurgulu.
Eski CHP milletvekili, eski TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın Türkiye’de tarımın son 30-35 yıllık krizinin dibine vurduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Tarım desteklenmedi, tersine vergilendirildi, çiftçi iflas noktasına getirildi. Hayvancılık çökertildi. Çökertilen üretim kapasitesi ithalat faturalarına yansıyor”.
Yasalaşan torba yasanın içinde tarım sektörüne öldürücü son darbeyi indirecek özelleştirmeler de vardı. Son anda listeden çıkartıldı. Çaykur, Et ve Süt Kurumu, TŞFAŞ ve Şeker Kurumu, Tİ- GEM, TMO, DSİ, GAP ve sulama birlikleri... Hepsi de Türkiye’de tarımın yeniden düzenlenmesi için yaşamsal kurumlar birer birer tasfiye edilmek istendi. Günaydın, “sadece süreci ertelediler” diyerek konunun önemine dikkat çekiyor: Sadece ÇAYKUR’un yok edilmesi bile yerli çayın ölüm fermanı olur. Uzak Asya’da geniş plantasyonlarda ve çok düşük maliyetlerde üretilen çay ile rekabet mümkün değil. Ancak tehlikenin bir boyutu daha var. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin büyük gururla müjde gibi verdiği “2017 yılında tarımın da Gümrük Birliği’ne dahil edileceği” haberi. Gökhan Günaydın “Üstelik işin en vahimi; Bakanı ilahiyatçı, Bakan Yardımcısı Hukukçu, Müsteşarı İş- Kur’cu olan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu konuda bilgiye dayalı yorum yapabilecek ne kapasitesi ne de heyecanı var” diyor.
Türkiye, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Her bir acı peşi sıra yeni ve daha kötü bir acıyı sürüklüyor. Kuşatılmış Türkiye en azından kendi insanını doyurmaya yetecek tarımsal güce sahip olmayı başarabilse...
...***
Serdar Turgut, Haberturk gazetesinde, “Göreve dönüş seferberliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz saldırısı ve sonrası nedeniyle Türkiye’nin devlet yapısı ağır darbe yedi, hasar büyük. Kaliteli bilgili, birikimli kişiler zaten zor yetişiyor, hele son yıllarda insanlar yeteneklerine göre değil farklı kriterlerle yükseltildiklerinden devlet yönetiminde kalite çökmüştü.Şimdi bırakın kaliteyi, neredeyse yapılması gereken rutin işleri bile zor yapacak bir durum oluştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Darbe girişimi sonrası soruşturmalar, işten el çektirmeler, gözaltılar konusuyla ilgili bir şey demiyorum. Bunlar devletin bileceği işlerdir, ama tüm bu süreçlerin sonunda devlet yönetiminde boşlukların olmaması mümkün değildir.
Bu kadar fazla insan işten uzaklaştırılınca hangi yapı olursa olsun yönetim zafiyeti çekerdi. Bırakın devlet yapılarını, basit bir şirket bile bu kadar personelini bir anda kaybetseydi mutlaka yönetim krizi doğardı.
Dediğim gibi son yıllarda devletin içinde kaliteli, birikimli, bilgili insanlar fazla görünmüyor ve yükselemiyorlardı. Bu niteliklere sahip insanlara ise önlerine çıkarılan başka kriterler nedeniyle şans verilmiyordu.
Türkiye bugünlerde global dünyanın merkezleriyle boğuşmak, üstelik bölgedeki belalarla hesaplaşmak zorunda. Yani devlet yapımızın bugünlerde her zamankinden daha çok kaliteli, bilgili insanlara ihtiyacı var.
İşte bu nedenle yıllar içinde yeni kriterler yüzünden devlet yapısının dışına itilmiş, küstürülmüş, bıktırılmış insanların liyakat kriterleri doğrultusunda acilen göreve çağrılması gerekiyor.
Yani devlet yapımızı hızla dinamikleştirmek için bir “göreve dönüş seferberliği” lazım.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde "Ekonomik saldırı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Darbe girişiminden hemen sonra S&P, Türkiye'nin notunu düşürdü.Hemen arkasından diğerleri, notu düşürmedi ama negatif izleme sürecine aldığını açıkladı.Bu şu anlama geliyor:Senin notunu şu an düşürmüyorum ama her an düşürebilirim!Son olarak dün yeni bir not haberi geldi.Kredi derecelendirme kuruluşları kurşunu silahın namlusuna sürüp sadece tetiği çekmeyi bekliyorlar.Sanki birilerinin "ateş" demesini bekliyorlar.En tehlikelisi ise Moody's. O kararını eylül ayının ortalarında verecek."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelerre yer veriyor:
...***
Hiçbir şey olmaz demek isterdik ama bu mümkün değil. Çünkü Türkiye şu an borçla yaşayan, ayakta duran bir ülke. Sadece 2017 yılında 170 milyar dolar dış borç ödememiz var. Özel sektör ve kamunun toplam borcu 500 milyar doların biraz üstü.
Bu borcu ancak borçla dönebiliyoruz. Özellikle bankalar eski sendikasyon kredilerini yenileriyle uzatıyorlar.
Eğer kredi notumuz düşerse ki, 18 Türk bankası da mercek altında işte o zaman gerçekten Türkiye için hayat çok ama çok zor olacaktır.
Merkez Bankası içeride istediği kadar faiz indirsin bankalar ne konut ne de diğer ticari kredi faizlerini indiremeyecek. Çünkü Türk bankaları öyle bir durumda çok kolay yurt dışından kaynak bulamayacak. Bulursa da çok maliyetli olacak. Yeni para girişi olmayacağı için dolar yükselecek.
Halk halen Türkiye'nin dış borcu olmadığını sanıyor. IMF'ye olan borcumuzun ödendiği ve kapandığı.
Doğrudur! Türkiye'nin IMF'ye borcu yok ama artık dünyaya borcu var. Yatırım için yurt dışına sattığı tahviller var. En önemlisi köprü ve havaalanı gibi projelerde Hazine garantisi var.
Bu projeler, yapan şirketlerin özkaynakları tarafından finanse edilmiyor. Bunlar banka kredisi ile yapılıyor. Bu banka kredilerine de devlet yani, Hazine kefil oldu.
Örnek vermek gerekirse yeni havalimanını yapan şirket "ben bu borcu ödeyemiyorum" dediği zaman milyar dolarlık borçları kefil yani Hazine çatır çatır ödeyecek.
İşte böyle bir ortamda başımızda not şantajı dolaşıyor.
Kredi derecelendirme kuruluşları şu an Türkiye'yi resmen tehdit ediyor.
Bu kuruluşları kim nasıl kontrol ediyor bilinmez ama Türkiye için çok büyük tehlike.
Belki de bu tehditler Türkiye'ye karşı bir pazarlıkta kullanılıyor. Bunu bilemiyoruz.
Türkiye, gerçekten bağımsız bir ülke olması için mutlaka borç belasından kurtulmalı. Bir de büyük projelerde müteahhitlere kefil olmayı bırakmalı. Bakın bakalım o zaman Türkiye'yi tehdit edebiliyorlar mı?