Türkiye'den köşe yazarları
Yakup Kepenek, Cumhuriyet gazetesinde, "AKP barışı!"başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin içinde bulunduğu savaş ortamı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Yıllardır iç barış sağlanamıyordu; şimdi de barışa en olmayacak bir noktadan, komşu Suriye üzerinden ulaşmak için savaşılıyor. Ülkeye yönelik her türlü saldırıya karşı koymak, savaşmak ne kadar yerindeyse, ülkenin bu ikili savaş bataklığına batmasının AKP’nin yönetim başarısızlıklarından kaynaklandığı da çok acı bir gerçektir. Bir toplumsal özlem olan barışa ulaşılması için AKP uygulamalarına bu açıdan bakılması gerekiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir ülkenin yönetiminin barışçı olup olmadığının üç ana göstergesi vardır: Adalet, özgürlük ve ekonomi. Toplumsal barışın süt anası adalettir. Eğer toplumda adalet tam ve kusursuz olarak işler ve insanlar bunu duyumsarsa barış da o ölçüde gerçekleşir. Adalet duygusu korkusuz yaşamla beslenir. Yaşam hakkı, hiçbir kaygıya yer vermeyecek biçimde korunma altında olmalıdır. Oysa AKP Türkiye’sinde ana muhalefet partisinin genel başkanının bile can güvenliği sağlanamıyor. Barışın diğer vazgeçilmezi düşünce ve ifade özgürlüğüdür. AKP iktidarı bu özgürlüğün Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde sınırsız olması gerektiğini hiçbir zaman benimsemedi. AKP, kendisi gibi düşünmeyenlerin, istediği gibi yazıp çizmeyenlerin, beğendiği gibi bilimsel araştırma yapmayanların, heykel yontmayanların, tamamını düşman ilan ediyor. Bu anlayışın sonucu, her gün bir örneği yaşandığı gibi korkunçtur. AKP, iktidar gücünü kullanarak kendi saptadığı hainlerle savaşıyor; o insanların yaşamını ve onlarla birlikte toplumun geleceğini de karartıyor. Barışın ekonomiye ilişkin temelinde iş bulma ve hakça paylaşım var. AKP iktidarında işsizlik toplumsal barış ile bağdaşmaz boyuttadır. İşçilerin sermayeye karşı sendikaları yoluyla güçlü uğraş vermeleri olanağı sıfırlanma noktasına varmıştır. Bunlara tarihi ve doğal çevre duyarsızlığı da eklenmelidir. Barışın ekonomi temelinin adaletle bağlantılı bir boyutu da, kamu yönetimini kemiren rüşvet ve yolsuzlukların en aza indirilmesi için doğruluk, dürüstlük ve erdemin toplumda egemen kılınmasıdır. AKP’nin bu konudaki sicilinin de barışı sağlayacak bir özellik taşıdığı asla öne sürülemez. AKP, bununla da kalmadı, barışın gelecek kuşaklara uzanacak altyapısı olan temel eğitimi de kadın-erkek eşitliğini ilke edinen; önceki yıllara göre çok daha yaratıcı kılacak ve özgürleştirecek bir yapıya kavuşturmak yerine, iyice barış karşıtı bir temele yerleştirdi. Sonuç olarak ülkeyi savunmak iktidarın esas görevidir. Ancak bu, AKP’nin kendi barışını topluma dayattığı ve asıl yıkıcı savaşını o noktada verdiği gerçeğinin görülmesine engel olmamalıdır.
...***
İsrafil Kumbasar, Yeniçağ gazetesinde, " Hükümet karşıtları FETÖ yandaşı mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Nice zamandır 'su almaya' devam eden saltanat kayığının kürekçileri, 'malum kalkışmanın' ardından ortaya çıkan 'fiili' duruma adeta bir 'can simidi' gibi yapışmış görünüyorlar.Bir yanda üzerlerini kapata kapata bitiremedikleri 'yolsuzluk' dalgaları ile boğuşurken, öbür yanda 'hangi kıyıya' yanaşacaklarını bilmemenin şaşkınlığını üzerlerinden atmaya çalışıyorlar.Denize düşenin 'yılana' sarılması, onlarda 'yalana' sarılma şeklinde tecelli ediyor.Sorsanız ortada ne 'yolsuzluk', ne 'suistimal', ne 'rüşvet' ne de 'hırsızlık' vardır.Bakın, '17-25 Aralık' soruşturmaları bir anda nasıl 'ters-yüz' edildi; soruşturmanın aslında bir 'paralel komplo' olduğu nasıl ince ince işlenmeye başlandı.O soruşturmalarda payı olan herkesin burnundan fitil fitil getirilecek.Böylece 'adalet' yerini bulacak."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Millet 'havuzlara' akıtılan kaynağı belirsiz suların, 'ayakkabı kutularındaki' banknotların, 'çikolata tepsilerindeki' altınların sırrını asla öğrenemeyecek.Çünkü her şey bir komplo (!) ve de 'uzun adamı' yemeye dönük sinsi bir oyun.Hal böyle olunca da 'adaletin' gerçekleşmesi biraz daha zaman gerektirecek. "Ne kadar" diye sorarsanız; e şu fakirin kolunda '700 milyar liralık' saat mi var ki bakıp da hemen söyleyebilsin.Ancak kabaca bir tarih verebiliriz:'Üç vakte' kadar.
Bakıyoruz da "Beraber yürüdük biz bu yollarda" dediklerimizin çoğu kayıktan indi; kim kaldı; "Beraber yürüttük biz bu yollarda" diye yoldaşlık ettiklerimiz.'İhalelerden' nemalananlar, 'örtülüden' semirenler, 'kamu kaynaklarından' beslenenler ve de 'Hazine arazilerini' talan edenler.Çok şükür biz 'kimlerin' bizleri yarı yolda bırakacağını sizlerden öğrenecek değiliz. Bugün 'arpadan' dolayı yanımızda yer alan bazı ikbal bitlerinin yarın 'can havliyle' sandaldan atlayacaklarının da farkındayız.Ama işin 'zor kısmını' hallettik evelallah.Bu vartayı da atlatacağız.Sonu belirsiz 'sonbahara' hazırlanan ülkenin yarını, umudu, 'taşıma suya' kaldı.Ortalığa yayılmaya devam eden pis kokular, öyle 'dış güçler', 'Yahudi tezgahı', 'paralel komplosu' diye geçiştirilecek türden değil.Varlıkları 'sam yeline' bağlı olan çekirgeler, 'son sıçrayışlarını' yaptıklarının farkında değiller galiba.
...***
Muharrem Bayraktar, Yenimesaj gazetesinde, " Yenikapı ruhu ve hukuk"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dışarıdan bakınca Türkiye’nin karnesinin en zayıf olduğu konu hukuk olarak görülüyor. Türkiye’de, yargıçlar ve savcılar bile ülkede yargı bağımsızlığının olmadığına canıgönülden inanıyorlar.Yargının, hukukun ve adaletin olmadığı bir ülkede diğer sorunların bir biri ardına gelmesi çok normal.Önce hukuku tesis edeceksiniz sonra da diğerlerini. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi üyeliğine atadığı Recai Akyeli, Kırşehir İmam Hatip mezunu, diğer üye Yusuf Hakyemez ise Çaykara İmam Hatip mezunu.Yine Erdoğan’ın atadığı Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan da Sorgun İmam Hatip mezunu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir ülkenin en üst mahkemesine son dönemde atanan bütün üyeler imam hatip menşeli olunca insan ister istemez “yahu bu ülkede bu makamlara, imam hatip menşeli olanlar dışında neden kimse getirilmiyor?” diye sorma gereği duyuyor.
Yegane kriter imam hatipli olmak mı, yoksa liyakat mı?
Bir ülkede birlik ve beraberlik ruhundan bahsederek meclisteki parti başkanlarını, Yenikapı mitingine çağırıp, “Yenikapı ruhu” mesajı verirken, ardından gelen bu icraatlar Yenikapı ruhuyla tezat oluşturmuyor mu?Bu atamalar, “Gelin birlik olalım, kardeş olalım ama hiçbir Alevi yargıcı yüksek mahkemeye atamam, imam hatipli olsun, benden olsun” görüntüsü vermiyor mu?Ben olsaydim bu birlik ruhunun tesisi için Anayasa Mahkemesi üyeliğne bir Alevi üye atardım mesela!Bazılarınıza ters gelebilir, “ben de bir imam hatip liseli mezunu olarak bunu söylüyorum.”
Bu ülkede gerçek Yenikapı ruhu ancak böyle tesis edilir.
Türkiye’nin yaşadığı en büyük sıkıntıların ve şaibelerin adresi son yıllarda hakim ve savcıların mesleğe kabulü ile ilgili bir çok olumsuz söylentilere zemin hazırlayan Adalet Bakanlığı’dır. Bu ülkede adaletin tesisinin gerçek adresi mahkemeler olduğuna göre, en büyük görev de Adalet Bakanlığı’na düşüyor.Hakim ve savcıların mesleğe girişlerinde tek belirleyici mekanizma Adalet Bakanlığı ve siyaset..Hakim ve savcıların mesleğe kabulü, meslekten atılması gibi hususlarda, 2802 sayılı hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 21. Maddesi HSYK’ya büyük yetkiler veriyor.
Bu kanunun 9/A maddesine göre mesleğe alınacak hakim ve savcıları belirleyecek olan mülakat kurulunda “Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya yardımcısı, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri ve Hukuk İşleri Genel Müdürleri, Personel Genel Müdürü, Adalet Akademisi Yönetim Kurulundan iki üye” bulunuyor.Yani bütün üyeler Adalet Bakanlığı'nın ve “siyasi mekanizmanın” kontrolünde.Bu durumda Türkiye’nin en zeki, en başarılı, en yetenekli” hakim ve savcı adayı da olsanız “AKP’nin belirlediği kurulun aradığı “malum” kriterleri taşımazsanız mesleğe giriş yapamazsınız.O zaman Yeni kapı ruhu ne oluyor!
Kendisi de Cumhuriyet Savcısı olan Menderes Arıcan’ın feryadını duydunuz mu?Arıcan’ın kızı, 9000 kişinin katıldığı yargıç ve savcı adaylığı sınavında 90 puan alarak 70. oluyor.
Ve kız, mülakatta elenerek çok daha düşük puan alan “başkaları!” mesleğe atanıyor.Mülakatla alakalı hiçbir video kaydı tutulmadığı için, sözde özel hayatın gizliliği için “kayıt tutulmadığından” mülakatta ne olduğu bilinmiyor.Savcı Arıcan ise bunun üzerine yaptığı açıklamada “‘Hepinizin Allah belasını versin’ diyorum. Daha fazlasını, bu kararda emeği geçenleri Ankara’da odalarında tek tek ziyaret ettiğimde söyleyeceğim. Yüzüme ve gözlerimin içine bakarak, yazılı sınavda 90 küsur puan almış bir çocuğun hangi gerekçe ile hakkının yendiğini bana izah etmelerini isteyeceğim. Geliyorum. Bekleyin beni” diye açıklama yapıyor.Sonuç, Savcı Arıcan, apar topar Malatya’ya sürgün edildi!Oysa Adalet Bakanlığı öyle bir mekanizma kurmalı iki devlete 20 küsur yıl hizmet etmiş olan bir savcı, kızının başına gelenler karşısında bela okumak yerine “Allah razı olsun” demeli değil miydi?
Bu mekanizmayı kurmazsanız Yenikapı ruhu denilen şey aslında “Eski kapı(!)”nın devamından başka bir şey olmayacak.