Türkiye'den köşe yazarları
Ahmet Cemal, Cumhuriyet gazetesinde, "Bir kez daha: Anayasa kültürü…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bir kez daha bir “Anayasa Komisyonu” ve yeni anayasa çalışmaları. Gerçi daha kuruluşu bağlamında anayasa hukukunun ruhuna aykırı bir Anayasa Komisyonu. Çünkü “partiler arası” olduğunun belirtilmesine rağmen aslında TBMM’de temsil edilen dört partiden yalnızca üçüne kapıları açık olan bir komisyon; dolayısıyla partiler arası falan değil. Neymiş? “HDP önce PKK ile arasına mesafe koysun”muş; partiler arası komisyonda ancak bunu yaptıktan sonra yer alabilirmiş! Bu, mevcut anayasanın ve siyasi partiler yasasının hükümleri doğrultusunda değil, fakat TBMM’deki öteki üç partinin istekleri doğrultusunda alınan bir karar. Çünkü böyle bir “yasaklama” yetkisi yürürlükteki hiçbir yasada yer almıyor. Oysa HDP, tamamen yürürlükteki yasalar doğrultusunda kurulmuş, yine o yasalara uygun yapılan bir seçimle Meclis’e girmiş olan bir siyasi parti. Bu nedenle de Partiler Arası Anayasa Komisyonu’na davet edilmemesi, yürürlükteki bütün yasalara aykırı. O halde asıl yapılması gereken nedir?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Seçmenin belli bir yüzdesinin oylarını da temsil eden dördüncü partiyi de komisyona davet edersin, görüşmelerini onun da katılımı ile yaparsın; terör ile olan ya da olmayan ilişkilerin hesabını da kabul edilecek yeni anayasa hükümlerini uygulayacak olan TBMM’de görürsün!Anayasalar, devlet için bir “çatıkavram” dır. Ve hukuk devletlerinde yasal düzenlemelerin tümü, anayasalar ile saptanan yörüngeler temelinde varlık ve meşruluk kazanır. Gerçek anlamda “hukuk devleti” niteliğini taşıyan devletlerde anayasaların yapımına gösterilen titizlik, anayasa değişiklikleri için özel yöntemlerin öngörülmesi, anayasalar ile sıkça oynanmasına hoş gözle bakılmaması, anayasalara “dışarıdan” el uzatılması olasılığı için çok ağır yaptırımların öngörülmesi; bütün bunlar, anayasaların toplumsal yapıyı bütünüyle etkilediği düşüncesinden yola çıkılarak varılmış noktalardır.Bu temel nitelik, tarihsel süreçte anayasaların, yalnızca bir maddeler toplamı olmanın ötesinde,birer bilinçlendirme kurumu ya da toplumda hukuk bilincini güçlü kökleştirme aracı niteliğini kazanmalarına yol açmıştır. Başka deyişle, anayasanın topluma bir bilinç niteliğiyle yansıması ve toplum tarafından böyle bir nitelik olarak özümsenmesi, en az anayasaların somut varlığı kadar önemlidir.Sözü edilen türden bir bilinç kökleşmediği takdirde, en ideal diye nitelendirilebilecek anayasa metinleri bile toplumda bir süs olarak kalır. Anayasa kültürü denilen uygulamanın özü budur. Ülkemizde pek sık yaşanan anayasa bunalımları da gerçekte anayasa kurumundan değil, bu anlamda kurumlaşmaya hep yabancı kalmaktan, anayasa anlayışını Resmi Gazete’de yayımlanan maddelerin ötesine bir türlü geçemeyişinden kaynaklanmaktadır. Eğer bir ülkenin siyasi partileri halkoyu ile iş başına gelen milletvekillerinin oluşturdukları bir Meclis çatısının altında anayasa doğrultusunda kurulmamış komisyonlarla birlikte yaşamaya alışmışlarsa, o ülkede bir anayasa kültürünün yerleşikliğinden söz edilemez; böyle bir ortamda kuruluş biçimi anayasa hukukunun ruhuna aykırı anayasa komisyonlarının ürünü anayasaların inandırıcılığının tartışmalı olması ise kaçınılmazdır!
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, " 'Himaye'de adli yıl açılışı ve yargı bağımsızlığı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz darbe girişiminden sonra, “Herkes gerekli dersleri çıkarmalı” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bundan böyle “Anayasal yetkisi olmayan konulara müdahil olma” tutumundan vazgeçeceğine dair değerlendirmeler ve yorumlar boşa çıktı.Darbe girişiminin yarattığı kaos ve kargaşadan yararlanarak CHP, MHP ve AKP’yi Saray’da toplayan Erdoğan, ”Terörle mücadele konseptine” “Yenikapı ruhu”nu ekleyerek, darbe girişiminin “lütfundan” sonuna kadar yararlanmıştı.Öte yandan hükümet de, “yargıyı yeniden düzenleme” girişimi için ihtiyaç duyduğu “Anayasa değişikliği” için CHP ve MHP’yi de yanına aldı. Onları, “Sizin istemediğiniz bir madde tasarıda olmayacak” diyerek ikna etti.Ancak Cumhurbaşkanı ve AKP hakkında “yargı bağımsızlığı” ile ilgili uyanan hayaller, geçtiğimiz günlerde “Adli Yıl Açılışı” ile ilgili toplantının Saray’da, Cumhurbaşkanının himayesinde yapılacağının ortaya çıkmasıyla yıkıldı! Daha doğrusu artık yıkılmış olmalı!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Özellikle bu gelişme, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, Cumhurbaşkanı ve hükümetin her çağrısına en önde koşarak gitmeyi bir “memleket severlik” gibi sunan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için bir uyarı olmuşsa, yaşananların bir anlamı da olacaktır.Biliniyor ama gelişmeleri bir kez de burada özetleyelim: 1 Eylül’de başlayacak Adli Yıl’ın açılış töreninin bir otelde yapılacağına dair davetiye hem Barolar Birliği’ne hem de diğer davetlilere gönderilmişti. 15 Temmuz sonrasında Saray’a gidip Cumhurbaşkanına “içten” ve tam “biat” ilan eden Barolar Birliği Başkanı’nın da toplantıda konuşacağı kendisine iletilmişti.Ama Yargıtay Başkanı, bir süre sonra davetlilere, toplantının adresinin değiştiğini duyurdu: Toplantı Saray’daki “Kongre Salonu”nda yapılacaktı. Bu toplantıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da konuşacağı gayri resmi olarak duyurulmuştu.Bunun üzerine CHP ve Barolar Birliği Saray’da yapılacak “Adli Yıl açılış toplantısına gitmeyeceklerini”, çünkü Saray’da yapılacak bir toplantının yargı bağımsızlığına aykırı olduğunu, bu toplantıya giderek bu yaklaşıma destek vermeyeceklerini açıkladılar.Böylece “Yenikapı ruhu”nun Saray’ın çağrısıyla harekete geçen bir “ruh” olduğunu bir kez daha gördük. Ama bundan çok daha önemlisi, Erdoğan-AKP yönetiminin demokrasi anlayışında “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin olmadığını, en fazla görünüşte bunu lafta savundukları da ortaya çıktı. Hele de “yargı bağımsızlığı” söz konusu olduğunda onlar, “kuvvetler ayrılığı ilkesini” istemediklerini, tersine bütün yetkilerin tek elde toplandığı bir “tek parti tek adam diktatörlüğü”nde ısrar ettiklerini bir kez daha gösterdiler.15 Temmuz darbe girişimi öncesinde Cumhurbaşkanıyla “çay toplamaya” gitmenin yargı bağımsızlığına aykırı olmadığını öne süren Yargıtay ve Danıştay başkanlarının darbe girişiminden sonra Adli Yıl’ı Cumhurbaşkanının himayesinde açmayı yargı bağımsızlığına aykırı bulmaları zaten beklenemezdi.Öyle ya, “Yenikapı ruhu”nun pratikteki karşılığı herkesin Cumhurbaşkanına biat etmesi, birlik-bütünlüğü “başkomutan” etrafında sağlaması anlamına gelmiyor muydu?Öyleyse yargı neden bunun dışında kalsın ki!Şimdi Anayasada “yargı bağımsızlığını güçlendirmek” iddiasıyla bir değişiklik yapılacak. AKP, CHP, MHP “değişikliğin ne olacağı” konusunda anlaştıklarını da ilan ettiler. Ama “anlaştıklarının ne olduğu”nu henüz kamuoyuna açıklamadılar. Sadece hakimler ve savcıların “ayrı yüksek kurullara” bağlı olması konusunda anlaştıkları biliniyor. Ama yargı bağımsızlığının nasıl güvenceye alınacağına dair kamuoyuna açıklanmış bir şey yok.Bu yüzden de, son günlerde yargının Cumhurbaşkanının dizinin dibine konuşlandırılmak istenmesi de dikkate alındığında yargı bağımsızlığı ile ilgili “Anayasa değişikliği”nin daha da dikkate alınmasının gerekeceği ortadadır....***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, "Konutta balon var mı?"başlıklı yazısını okıuyuucularla paylaşıyor.
" Temmuz ayında konut satışları bir önceki yılın Temmuz ayına göre yüzde 15,8 gerileyerek 81 bin 343 oldu.Bu rakamlara bakınca konut piyasasında bir gerileme açıkça görülüyor. Bu rakam konutta balon oluştu görüşünün tekrar gündeme gelmesine neden oldu.Peki konutta gerçekten balon var mı?Bu soruya daha geniş bakmak lazım. Balon fiyatta mı yoksa üretilen konut sayısında mı?Türkiye'de 2005 yılından 2015 yılına kadar aralıksız olarak hem fiyat hem konut sayısı arttı.Özellikle İstanbul'da konut fiyatlarındaki artış dünya genelinde ilk sırada.Bu açıdan bakınca konut fiyatlarında bir balonun olduğu açıkça görülüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Konut fiyatlarında balon oluşmasının en büyük nedeni psikolojiktir.
Ticari hayatta sık sık karşılaşılan bir durumdur. Mesela gıda ürünlerinde fiyat balonu. Bu millet tarlada 50 kuruş olan patatesin kilosunu 7 liraya aldı. Bugün patatesin yüzüne bakan yok. Her şeyin fiyatı manipüle edilebilinir. Nitekim Türkiye'de üretilen onca konuta rağmen fiyat artışının dünyada en fazla olması manipülasyondan başka bir şey değildir.
Gelelim konut üretiminde balon var mı sorusuna.
Konut sayısında balon olduğunu söylemek kesinlikle yanlış olur. Milyonlarca ailenin halen kiracı olduğunu düşününce konut ihtiyacı hep olacaktır.
Konut piyasasında son10 yılda şöyle bir gerçek var:
Konutu ihtiyaç sahiplerinden çok, elinde parası olan ve yatırım düşüncesinde olanlar aldı.
Bunun da bir başka nedeni para Türkiye'de belirli kesimin elinde. Yani gelir adaletsizliği halen devam ediyor.
Banka kredisi ile konut sahibi olanlar yok değil. Bunların sayısı da bir hayli fazla. Ancak şu anda faizler istediği kadar düşsün konuta yeniden yönelme olamaz.
Bunda en önemli etken fiyatlarda oluşan balondur. 200 bin liralık ev 400 bin lira olmuşsa siz faizi 1'in altına değil isterseniz 0.50'ye getirin yine hareket olmaz. Önce fiyatların makul seviyeye gelmesi lazım. Faiz oranı değil konutun fiyatı önemli.