Ağustos 31, 2016 09:31 Europe/Istanbul

İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, "Yanlışlar ‘silah zoru’yla doğruya dönüşür mü?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"‘Cerablus’un IŞİD’den kurtarılacağı” iddiasıyla başlatılan “Fırat Kalkanı” operasyonu, “Menbic’in ele geçirilmesi” ve “güvenli bölge” oluşturma operasyonuna dönüştü.20 tank ve TSK’ye bağlı 200 özel kuvvetler personeli ile başlatılan operasyonun üstünden bir hafta geçmeden, Suriye topraklarına geçirilen kuvvet, 50 tank ve zırhlı personel taşıyıcı ile 400 askere ulaştı.Sınıra yeni birliklerin sevk edildiği, dolayısıyla “ihtiyaç halinde” yeni kuvvetlerin Suriye topraklarına geçeceği de belirtiliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye’nin havadan yaptığı bombardımanlarda 20’den fazla sivilin hayatını kaybettiği belirtiliyor. İnsan Hakları Suriye Gözlemevi ve diğer “bağımsız” kaynaklar sivil ölümlerini doğruluyor.

Ama ÖSO ile ilgili gerçekler öylesine açık ve “lojistik destek” öylesine kör gözüm parmağına ki herkes, bu askeri harekatı bütün boyutlarıyla TSK’ye bağlı birliklerin yaptığından kuşku duymuyor. ÖSO ise sadece bir örtü, bir isimden ibaret!

Bu yüzden de TSK birliklerinin Suriye’de kalış süresi uzadıkça ve Suriyeli güçlerle karşı karşıya gelmesi çoğaldıkça operasyonun gerçek faturası da gözler önüne çıkmaya başlayacak.

Son yüzyılın deneyimleri bize göstermektedir ki yabancı bir ülkenin topraklarında savaş kazanmak için; sadece tanklara, savaş uçaklarına, savaş gemilerine, iyi eğitilmiş ve donanımlı askerlere sahip olmak yetmemektedir. Tersine tarih bize bu büyük güçlerin, çoğu zaman kendi ana vatanını savunma duygusu ve yurtseverlik bilinciyle mücadele eden, askeri bakımdan çok daha zayıf güçler karşısında yenilgiye uğradığını göstermektedir. Bu yüzden de çoğu zaman karşısındaki “küçük gücün” “kökünün kazınacağı” iddiasıyla çıkılan seferler, yenilgiye dönüşmüştür!

Bu evrensel dersten Türkiye’nin de kendisine ders çıkarması gerekir. 

Kısacası Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesi “Başımıza ne geldiyse Suriye politikasındaki yanlışlardan geldi” tespitinden Hükümetin yanlış sonuçlar çıkardığını ve Suriye’deki siyasi-diplomatik yanlışların askeri güçle doğruya dönüştürülebileceğini sandığı bir yola girdiğini göstermiştir. Ki, bu yolun çıkmazlığı da yakında görülecektir.

...***

Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, "Liderlik sorunu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"21. Yüzyılda kerameti kendinden menkul liderler yüzünden Türk Milleti bir zilletten diğerine savrulmaktadır.Son yaşanan olaylar bir anlamda siyasal, kurumsal ve sosyal yönden toplumun önüne çıkmış olanların eseridir.Devletle coğrafyayı birileri milletin ayaklarının altından çekerken uzun yıllar boyunca adeta kan uykusuna yatan liderler tarih önünde hesap vermelidir.Sözünü ettiğimiz liderlik yalnız siyasi partilerle ilgili değildir. Kurumsal, örgütsel, bilimsel, dinsel ve sivil örgütlerdeki bütün liderlik gerektiren yerlerde yetersizlik söz konusudur. Akademisyeninden yargıcına, genel müdüründen generaline, müftüsünden kanaat önderlerine kadar herkes olan bitenden sorumludur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tarihi birikimi olan bir devletin önce liderlik sonra da diğer alanlarda verdiği açığı Kandil ve Pensilvanya'daki odaklar doldurmuştur. Olay budur.Liderlikle idarei maslahatçılığı karıştıranlar yüzünden Türkiye sefil meczupların darbe yaptırabileceği bir ülke durumuna düşürülmüştür.İşin özü Türkiye'nin yaşadıkları kaçınılmaz değildi. Kader hiç değildi!Türkiye'de liderliği birileri işleyen bir sistemin, memurluğunu yapmak olarak düşünmektedir.Sistemin tıkır tıkır işlediği, yapıların ve bürokrasinin güçlü olduğu bir yerde sıradan kişiler liderlik yapabilirler.Onlar için sistemin işlemesini sağlayacak rutin kararları almak yeterlidir.Bu tür zamanların sözde liderliği hem basit hem de kolaydır.Durgun ortamlarda idareimaslahat yöntemleriyle sorunların üstesinden gelinebilir. Kargaşanın ya da kaosun olmadığı dönemlerde değişiklik yapmaya ya da riskli kararlar almaya ihtiyaç duyulmaz mevcudu muhafaza yöntemleriyle sonuç almak mümkün olabilir.

Zaman yavaş aktığı, hayatın rahat ve düzenli olduğu sürece yönetilenler için liderin pasifliği sorun olmaz.

Bu şartlar altında icrayı sanat eden liderlerin performanslarının düşüklüğü, yetersizlikleri ve etkisizliği görünmez. Onlar da böylece hiçbir zaman hak etmedikleri koltuklarda oturmaya devam ederler. Onlar için liderlik sadece güçlü pozisyonda bulunmaktan ibarettir.

Eğer dünya değişmiş, zaman hızlanmış, ülke her anlamda bir krizden bir başkasına savrulmuş ise bunu standart ve pasif liderlikle cevaplamak mümkün olmaz.

Dahası dünya adeta her akşam yıkılıyor, her sabah yeniden kuruluyorsa, zaman hızlı akıyor demektir. Hızlı zamanın durağan lideri olmaz. Dahası krizler bir birinin ardı sıra geliyor, insanlar bir yandan diğerine savruluyorsa rutin ve pasif liderlikle olana bitene cevap vermek hiç mümkün olmaz.

Olağanüstü şartlarda liderler olağan dışı kararları almak ve uygulamak zorundadırlar. Bu şartlar acil karar vermeyi, risk almayı, enerjik davranmayı zorunlu kılar.

Gerçek liderler, mensuplarının beyinlerini, yeteneklerini ve birikimlerini gözden çıkarmazlar. Aksine mensuplarının en iyilerinin önlerini açar, onları toplum ve kurum yararı için kullanırlar.

Gerçek liderler, yalnızca ellerinin altındaki kaynakları en verimli biçimde kullanmakla kalmazlar; o kaynakları yeniden yaratır, yeniden icat eder, yeniden uyandırır, yeniler, yetkilendirir ve dönüştürürler.

Türkiye'de FETÖ gibi bir meczup bürokraside, dini alanda ve ekonomide mevcut siyasi liderlerden daha fazla adamı arkasına takabiliyorsa suç yalnız FETÖ'de değildir! Bu alanı boş bırakanlardadır!

...***

Abdulkadir Selvi, Hürriyet gazetesinde, "Adil Öksüz korunuyor mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" NE Adil Öksüz'müş!Generaller yakalandı ama o bir türlü yakalanamıyor. Adil Öksüz, sadece FETÖ’nün asker imamı değil, aynı zamanda darbe girişiminin kara kutusuydu. Darbe gecesi Akıncı Üssü’nde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la Fetullah Gülen’i görüştürmeye çalışan kişiydi. Adil Öksüz, 16 Temmuz saat 15.00’te Akıncılar Jandarma Karakolu tarafından yakalanıyor. 22 saat sonra pazar günü Sincan Adliyesi’ne çıkarılıyor. Yakalanan kişilerin içinde tek sivil şahıs Adil Öksüz. Ancak buna rağmen ne bir yakalama tutanağı tutulmuş ne ifadesi alınmış. Basında gördüğümüz don­paça fotoğrafları da dosyasında yok. Hadi onu geçtim. Adil Öksüz’ün sakladığı yerde bulunan ve adli emanete kaldırılan GPS’ten de söz edilmiyor. Böylece darbeye ilişkin çok önemli bir kanıt mahkemeden saklanıyor. Adil Öksüz’le ilgili kararı veren hâkimler fotoğrafı ve GPS cihazını basından öğreniyor. Adil Öksüz serbest bırakılınca GPS cihazı kendisine teslim ediliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Herhalde kaçarken işine yarasın diye. Adil Öksüz’ün ifadesini savcı Cihan Ergün alıyor. Adil Öksüz, Kazan’da arsa bakmaya geldiğini söylüyor. Tutuklanması talebiyle mahkemeyle sevk ediliyor. Adil Öksüz’ün ifadesini alan hâkim Köksal Çelik, o ana kadar 27 darbeci hakkında tutuklama kararı vermiş. Sıra Adil Öksüz’e gelince saat 05.51’de savcı Cihan Ergün’ü arıyor. 107 saniye süren bir görüşme yapıyorlar. Hâkim, dosyada şahısla ilgili bir delil olmaması nedeniyle yurtdışına çıkış yasağı koyup serbest bırakmayı düşündüğünü söylüyor. Görüşmede, “Olur, uygundur” gibi bir sonuca varılıyor. Savcı öğleden sonra ise serbest bırakılması kararına itiraz ediyor. Keşke tutuklama kararı verilseydi ama iş işten geçmiş. Adil Öksüz işinde tek sorumlu hâkimler değil. Silsile halinde hatalar yapılıyor. Yoksa hâkim Köksal Çelik 1.5 yıl önce Sincan’da FETÖ’cü bir şirket hakkında ilk kayyum kararını veren isim. Bu yapıyla ilgisi yok. Adil Öksüz’ün, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a karşılık olarak bırakıldığı iddiasına gelince, kulağa hoş geliyor ama maddi dayanaktan yoksun. Çünkü Hulusi Akar, 16 Temmuz günü saat 10.45’te kurtuldu, Adil Öksüz ise 18 Temmuz sabah adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Bir dönem Fetullah Gülen’in sağ kolu olan Kemalettin Özdemir, “Adil Öksüz ile aynı yerdeydik o yüzden onu tanımamam söz konusu değil. Çok iyi tanıyorum. Hava imamı olduğuyla alakalı olarak hem Terörle Mücadele’ye hem Milli İstihbarat’a hem savcılığa bu konuda beyan verdim. 2012 yılında verdim bu beyanımı ben, 2013 yılında verdim...” Adil Öksüz’ün FETÖ’nün asker imamı olduğu 2012 yılında devlete bildirilmiş. Ama Adil Öksüz’e ilişkin bir bilgi notu hâkimlerin önüne konulmuyor. Hadi o günkü kaosun etkisi diyelim ama yargılamayı yapan hâkimler Adil Öksüz’ün üzerinden çıkan GPS cihazını 38 gün sonra, basından öğreniyorlar. Kemalettin Özdemir, Adil Öksüz’ün asker imamı olduğunu 2012 ve 2013 yıllarında devlete iletmiş. 2002 yılından bu yana 109 kez yurtdışına çıkmış. Sadece 2012 yılında Arnavutluk’a gitmek için üniversiteden izin almış. Kimse nereye gidiyor, ne yapıyor diye merak etmemiş. Çok şey bilen bir adamdı. SAT komandoları bile yakalandı ama Adil Öksüz’ün yakalanamaması size tuhaf gelmiyor mu? Burnuma kötü kokular geliyor. Adil Öksüz yakalanamıyor mu, yoksa korunuyor mu? Sahi Adil Öksüz’ü doğru yerde mi arıyoruz?