Şubat 17, 2016 10:49 Europe/Istanbul

Ahmet Battal, Yeniasya gazetesinde, “Kadro hareketi ihtiyacı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tek adamlığın belalarını herkes biliyor. Tek adam rejimi denetimsizdir, kontrolsüzdür. “Allah’tan başkasına hesap vermez”lik üzerine kuruludur.Tek adam dindar da olsa hatta iyi niyetli de olsa yanlış yapabilir ve hatta zalim olabilir.O halde çare belli: Demokratik kadro hareketi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu günlerde iç muhalefet sebebiyle bir kısım insanlar “galiba AKP’nin sonu geliyor” demeye başladı.
Ama hemen ardından yine yanlış bir soru geliyor: “Acaba yeni siyasi hareketin lideri kim olacak?”
İnsanlar “karizmatik lider” arıyorlar. Oysa karizmatik lider peşinden giderek geldiğimiz nokta ortada.
Bize kadro hareketi lazım. Ana omurgasını demokratların oluşturacağı sağlam bir kadro hareketi.
O kadro hareketi kendi içinden lider kadrosunu çıkarmalı. Hem de ilçede, ilde ve genel merkezde.
O lider kadrosu kendi içinden liderini çıkarmalı. Ama mutlaka dönüşümlü liderlik biçiminde. Dünyada örnekleri var. Avrupa Birliği dönem başkanlığı en net ve tipik örnek.
On beş sene önce “siyasette dinazorların dönemi bitti, biz de üç dönem sonra kenara çekileceğiz” diyerek milletin umudu olanların siyaseti getirip dayadığı tek adamlı kör noktadan çıkmanın yolu bu.
Siyasette yeni bir rüzgâr için kıpırdananların söz vermesini istiyoruz.
Lider merkezli olmayacağız, desinler.
Hareketimizi “tek adam hareketi”ne asla dönüştürmeyeceğiz, desinler.
Kişisel gururu işletmeyeceğiz, desinler.
Tevazu ile hareket edeceğiz, desinler.
…***
Ahmet Özer, Cumhuriyet gazetesinde, “Tek adamlık nedir?”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de tek adam rejimi var mı, yok mu? Başkanlık olunca mı tek adam rejimi gelecek yoksa zaten şimdi var mı? Bu, en iyi yapılanlara bakılarak değerlendirilecek bir husus.Size şimdi bazı yaşanmış örnekler vereceğim, siz kendiniz ona göre karar verin. Çünkü hiçbir söz yaşanan gerçeklerin yerini turtamaz, onun kadar gerçeği çarpıcı anlatamaz. Ayrıca tek adamlık rejiminde kimse “ben tek adamım” demez, “tekçi biçimde yönetiyorum” diyerek ortaya çıkmaz. Hele hele o rejimin adı demokrasiyse. Çünkü insanlar demokrasi içinde bir kişinin buyruğu ile yönetilmek istemezler.diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aslında insanlar, sultanlıklarda, krallıklarda, diktatörlüklerde de tek adamın buyruğu ile yönetilmek istemezler, ama orada korktukları için seslerini çıkaramazlar.
Seslerini çıkardıkları anda tek adam tarafından sürülür, işlerinden atılır, hapsedilir, olmadı faili meçhule/malume kurban giderler. O nedenle bu nevi rejimlerde herkes eşittir. Ancak bu eşitlik insan hakları-hukuku açısından bir eşitlik değildir, korku bazında bir eşitliktir. Baskı, sindirme herkesi korkutmuş, bu da toplumu felçli hale getirmiştir.
Oysa demokrasi rejimi rızaya dayanır. Meşruiyetini de bundan alır. Eğer halk yönetenin yönetme biçiminden memnun değilse itiraz etme hakkına sahiptir demokraside.
Bu durumda yönetenler ya yeniden rıza üretir yollarına devam eder ya da yerlerine başkaları gelir. Hem değişmiyor, hem de halkın rızasını almıyorsa nasıl devam edebilir bir rejim? Geriye bir tek yol kalıyor. O da baskı, sindirme, korkutmadır. O takdirde rejimin adı demokrasi olsa bile hukuken meşruiyetini yitirdiği için demokrasi kisvesi/ yutturmacası altında artık başka bir rejime dönüşmüş demektir.
Toplum demokrasi kisvesi altında yürütülen bu düzenden memnun olmama hakkına sahiptir. Ancak bu hak onlara zora, baskıya, zulme dayanan rejimi değiştirme görevi de verir. Hem beğenmeyip hem de bir şey yapmıyorsa toplum, o zaman layığını bulur, daha doğrusu böyle yönetilmeye mahkûm olur. Platon boşuna iki bin beş yüz yıl önce her toplum layık olduğu biçimiyle yönetilir dememiş.
Burada kararı verecek olan toplumdur. Ona öncülük edenlerdir. Siyasetçiler, aydınlar, yazarlar, sanatçılar, bilim insanları, gençlik ve kadın örgütleri, itiraz eden herkes, hasılı örgütlü sivil toplumdur.
Peki, tek adamlık nedir, nasıl işliyor, Türkiye’de durum nedir? Birkaç örnekle açıklayalım. Çünkü Cumhurbaşkanının başkanlık talebinin tek adamlığa götüreceği endişesi var toplumun büyük bir kesiminde.
Şimdi ben de soruyorum: Zaten başkanlık olmadan da şimdi tek adam yönetiminin emareleri yok mu, bu rejim işlemiyor mu, yani tek adam rejimi yok mu? Kanımca asıl şimdi tek adam rejimi var. Birkaç hatırlatmada yarar var meselenin anlaşılması için.
“Eğitim sistemi değişecek. Bu yasa bir hafta sonu bile çıkar” dedi, çıktı. “Kürt sorunu vardır, benim sorunum” dedi, iki yıl çözüm süreci sürdü. “Yok” dedi, masa devrildi, savaş başladı. 7 Haziran seçiminin üzerinden üç gün geçmeden “Yeniden seçim dedi” beş ay sonra 1 Kasım’da Türkiye yeniden seçime gitti. “Can Dündar bedel ödeyecek” dedi, içeri alındı. Gül, Arınç, Ergin, Çelik "kardeş(ler)im" dedi. baş tacı edildiler, Cumhurbaşkanı, Meclis başkanı, bakan oldular, şimdi o "o zatlar" diyor, taraftarları, ak troller/troliçeler şeytan recmeder gibi taşlıyor onları.
Daha ne olsun? Ne bekleniyor tek adam rejimi için? Bundan daha büyük tek adamlık olur mu, biri söylesin bana?
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “İşsizlik diz boyu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kasım ayı işsizlik oranı yüzde 10.5 olarak açıklandı. Diğer ülkelerle bir karşılaştırma yaparsak, Türkiye'de işsizliğin yüksek olup olmadığını söyleyebiliriz.Türkiye'nin üye olduğu OECD, 35 üye ülke ortalama işsizlik oranı yüzde 7.2 olarak açıklandı. Yani Türkiye'de ilan edilen işsizlik oranı yüksektir.Kaldı ki Türkiye'de işsizlik sorununu çözmek istiyorsak, yeni bir istihdam politikası planlamak istiyorsak, yüzde 10.5 işsizlik oranı aldatıcı olur. Zira Ayrıca ''İş aramayıp, iş bulsa başlayacak olanlar'' da fiilen işsizdir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeele yer veriyor:
…***
TÜİK, Kasım 2015 için işsiz sayısını 3 milyon 125 bin kişi olarak açıkladı. Ayrıca iş aramayıp iş bulsa başlayacak olanların sayısını da 2 milyon 355 bin olarak açıkladı. Bu 2 milyon 355 bin kişinin 703 bin kişisi iş arayıp bulamamış ve bu nedenle umudunu  kaybetmiş olan işsizlerdir. Geriye kalanı da 4 hafta içinde yeni bir iş aramak için henüz başvurmamış olanlardır.
Türkiye de fiilen işsiz olanların sayısı bu ikisinin toplamı, yani 5 milyon 480 bin kişidir.
 İş aramayan ve iş bulsa başlayacak olanları TÜİK, işsiz saymıyor. Ayrıca bunları iş gücüne de katmıyor. Tartışma da bu açıdan ortaya çıkıyor.
TÜİK, kendi gerekçesi açısından haklıdır. Zira Eurostat kriterlerine göre 4 hafta içinde iş aramayanlar işsiz sayılmıyor. Eskiden üç ay içinde iş başvurusu  yapmayanlar işsiz sayılmıyordu. Sonra Eurostat süreyi kısalttı. TÜİK de işsiz sayısını ve işsizlik oranını bu standarda göre yapıyor. Ve uygulamayı şöyle açıklıyor:
''İşsizlik ve iş aramayla ilgili ulusal ve uluslararası iş gücü göstergelerindeki uygulama farklılığını ortadan kaldırmak amacıyla; iş arama süresi 'son 3 ay' yerine, Eurostat'ın iş arama kriteri olan 'son 4 hafta' ile değiştirilerek uygulama farklılığının giderilmesi sağlanmıştır.''
4 hafta iş aramayanların işsiz sayılması, Eurostat standartları olarak teknik anlamda gelişmiş ülkelerde doğrudur ve fakat bizim iş arama şartlarımız, iş bulma imkanlarımız, halkın psikolojik yapısı, aile dayanışması gibi kriterleri dikkate aldığımızda bu yöntem eksik neticeler veriyor ve yanlıştır.
Bu nedenlerle TÜİK, kendi standardına göre işsiz sayısını ve işsizlik oranını açıklamaya devam edecek, biz de TÜİK'in verdiği rakamları Türkiye gerçeklerine göre yeniden düzenleyerek, filli işsiz sayısını ve fiili işsizlik oranlarını düzeltmeye devam edeceğiz.
Bu şartlarda, toplam 5 milyon 40 bin işsizi düzeltilmiş iş gücüne oranlarsak, fiili işsizlik oranı yüzde 18.40 oluyor. Gençlerde yüzde 19.1 olarak ilan edilen işsizlik oranını da aynı şeklide düzeltirsek, gençlerde  fiili işsizlik oranı da yüzde 33.47'ye çıkıyor.