Eylül 03, 2016 08:06 Europe/Istanbul

Adnan Gümüş, Evrensel gazetesinde, “Her musibetten çıkar sağlama musibeti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kim kime darbe yaptı, ne kadar sahici bir darbeydi, bir darbe başarısız olduktan sonra başarısızlığına dair her kafadan bir gerekçe söylenebilir. Darbe başarısızlık üzerine kurgulanmış iddiasına pek katılamazsam da Erdoğan’ın bunu bir fırsata çevirme konusunda çok cüretkar olduğunu teslim edelim.Erdoğan ve kurmayları; her evrede adım adım padişahlık sistemi oluşturmaya çalışıyorlar. Her adımda daha da batıyorlar ancak yine de mezhepçilik yolundaki güçlü arzularından vazgeçmiyorlar, özeleştiri bir tarafa her boşluğu bir fırsata dönüştürmek için var güçleriyle yükleniyorlar.15 Temmuz’da, paçayı zar zor yırttı. Paçayı zar zor kurtardı da ne oldu derseniz, çok daha beteri olmaya devam ediyor. Çare çaresizlik değildir. İnsanları korkutarak da bir yerlere varılmaz. Eğitim ve ideolojide çare bilim ve felsefeden, sanattan hukuktan geçiyor. Bilimden, sanattan, felsefeden uzak kalan toplumların  ise yeni gelişmelere uyarlanma şansları kalmıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Türkiye Suriye’ye de bulaştı. Kardeş savaşları ile “vatanı koruyacak ve büyütecek” imişiz.

Erdoğan ve AKP’nin jargonunda savaş hiç eksik kalmıyor ancak eksik kalanlar medeniyettir, barıştır, yerleşik uygarlıklar, bilim, sanat, eğitimdir.

Erdoğan ve AKP ile bilim ve nitelikli bilimsel eğitim mümkün değil. Barış mümkün değil.Ortadoğu ve Türkiye’nin ise en çok bunlara ihtiyacı var.Dışa Karşı Anadolu ve Ortadoğu’yu, Erdoğan’a Karşı Aklı Vicdanı Savunmalıyız

15 Temmuz’dan beri aklı başında herkesi daha da zorlu bir görev bekliyor. İki imamın kafa kafaya tokuşmasından bir şey çıkmaz, Erdoğan’ın Gülencileri alt etmesi Türkiye’nin hayrınadır. ABD’nin 70 yıllık yatırımı çöpe gitmektedir ancak Erdoğan zihniyeti de Ortadoğu ve dünya aydınlanmasına karşı yine ABD tarafından beslenmişti, aynı kaynaktan yükselmişti.

İşin özü sadece Gülen’i aşmakla Türkiye ve Ortadoğu kurtulmaz. Erdoğan zihniyetini de aşmak zorundayız.

Yani dışa karşı Türkiye’yi; hem ABD projelerine karşı hem de Erdoğan’a karşı da aklımızı, bilimimizi, sağduyumuzu savunmalıyız.Türkiye ve Ortadoğu yol alacaksa sadece Gülencileri değil aynı zamanda Erdoğancıları da, mezhepçileri de aşarak yol alacak.Aksi durumda hep beraber batıp gideceğiz, Erbakan’ın eski sloganıyla, o zaman, “Hak galebe çalacak” değil, aklı ve bilimi kendi çıkar ve yayılmacılıkları için kullanan emperyalistler galip çıkacak.

“Akıl, bilim, teknoloji ahlakı bozuyor”, “Akıl bilim emperyalizme hizmet ediyor”, “bunlar gavur icadı” demek de ne dünyamızı ne de uhreviyatımızı kurtarmayacak.

Dıştan ABD ve Batı emperyalizmi ne kadar büyük bir musibet ise, çocuklarımız kardeş ve din savaşlarında ölmesin diyorsak mezhepçilik musibetini de bir an önce aşmalıyız.

…***

Arslan Bulut, Yeniçağ gazetesinde, “Asıl sorumlu FETÖ mü AKP mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tayyip Erdoğan, kendi ısrarıyla "Cumhurbaşkanlığı külliyesi"ne ait salonda yapılan adli yıl açılışında konuştu ve "FETÖ denilen hain yapıyı kahru perişan eden nedir biliyor musunuz? Söz sahibi, güç sahibi oldukları her yerde sergiledikleri adaletsizliklerdir, merhametsizliklerdir. Bunu yaptılar, sadece ve sadece kendi mensuplarının çıkarlarını gözeten, diğer herkesin hakkını, hukukunu yok sayan anlayışları sebebiyle FETÖ, milletimizin gönlünde zaten mahkûm olmuştu. Emniyet teşkilâtımızın, adliye teşkilâtımızın yaptığı iş milletin gönlündeki bu manevi mahkûmiyeti şimdi vicahiye çevirmektir" dedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tespit doğru ama eksik!Birincisi, "FETÖ denilen hain yapıyı" güç sahibi yapanlar da onların yaptığı adaletsizliğin, merhametsizliğin ortağı değil midir? Seçmen, siyasi iktidarı, FETÖ'ye değil AKP'ye vermemiş miydi? AKP ise iktidarı, 17-25 Aralık operasyonuna kadar FETÖ ile paylaşmamış mıydı? AKP,  yargıyı, orduyu, emniyeti ve eğitimi FETÖ'ye teslim etmemiş miydi? Bu durumda asıl sorumlu kim oluyor?İkincisi, "sadece kendi mensuplarının çıkarlarını gözetmek, diğer herkesin hakkını, hukukunu yok saymak" bir tek FETÖ'ye mahsus mudur?AKP iktidarı, 14 yıl boyunca, sadece kendi mensuplarının çıkarlarını gözetmedi mi; AKP'li olmayanların hakkını, hukukunu yok saymadı mı? AKP zenginleri türemedi mi? İhalelerin her birinden alınan yüzde 10'lar, havuzlarda toplanmadı mı? AKP medyası oluşturulup diğer medya grupları ekonomik baskı altına alınmadı mı?***Burada şu soru akla gelebilir: Madem öyle AKP iktidarı, neden FETÖ gibi kahru perişan olmadı?Çünkü iktidarın uygulamalarından kazançlı çıkan, memnun olan kitlenin oranı da yüksektir. Fakat adaletsizlik o boyutlara ulaşmıştır ki artık buna tahammül mümkün değildir.Erdoğan da bu durumu fark etmiş olacak ki "Bundan sonra bizim çok daha farklı çalışmamız lazım. Hiçbirimizin ülkemizin ve milletimizin çıkarları, ihtiyaçları dışında bir kritere göre hareket etme hakkı yoktur. 15 Temmuz'dan öncesi başkadır, sonrası bir başkadır. Öyle olmak zorundadır.”dedi.

Suriye'de 2011 yılından itibaren yüz binlerce insanın öldürülmesinde, milyonlarca insanın yerlerinden, yurtlarından edilmesinde, bunların üç milyonunun Türkiye'ye daha fazlasının Ürdün'e göç etmesinde, binlercesinin de Avrupa'ya sığınmak için Ege'nin, Akdeniz'in ortasında boğularak ölmesinde kimin sorumluluğu var?2011'de ve öncesinde Suriye'ye üç defa gitmiş, huzurlu bir ülke görmüştüm. Bu huzuru kim bozdu?Dünyanın dört bir tarafından gelen ve Suriye'de ABD'nin organize ettiği IŞİD'e katılan militanlar nereden geçti?

…***

Mehmet Yılmaz, Hürriyet gazetesinde, “Bu tutuklamaların amacı nedir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“ASLI Erdoğan'dan sonra yazar Necmiye Alpay da tutuklandı.Alpay’ın tutuklanma nedeni de Aslı Erdoğan ile aynı: Özgür Gündem gazetesinin “Yayın Danışma Kurulu” üyesi olmak.Böylece “silahlı terör örgütüne üye olmuş” sayılıyorlar ve hapse atılıyorlar.Savcılığın elinde, soruşturma dosyasına koyabileceği başka bir şey de yok zaten. Niye tutuklandıkları da bir muamma. Kaçma ihtimalleri yok, ortada “karartılacak delil” de yok. Alpay, kendi ayağıyla gitmiş savcılığa ifade vermeye. Kaçacak olan insan savcılığa gider mi? O halde niye tutuklular? “Adli kontrol” ile serbest bırakılıp öylece yargılanabileceklerken neden tutuklanıyorlar?Diğer yandan Özgür Gündem’e yönelik baskılara karşı “dayanışma” için nöbetçi genel yayın müdürü olan bazı gazeteci ve aydınlar da savcılık tarafından ifadeye çağırıldılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aralarında Hasan Cemal, Tuğrul Eryılmaz, Nadire Mater gibi gazeteciler de var.

Onların suçu da savcılığa göre “örgüt propagandası yapmak”!

Yazdıklarına, söylediklerine bakarsanız, bu suçu nasıl işlemiş olabileceklerini anlayabilmenize olanak yok.

Ama savcılık, demokratik bir protestoya katılmış olmalarını bile “Terör örgütü propagandası yapmak” diye niteleyebiliyor.

Doğrusunu isterseniz bu soruşturmaların ardında iyi niyet bulamıyorum.

“Yoksa bu soruşturmaların gerisinde, kripto Fetullahçılar mı var” diye de sormadan edemiyorum.

Öyle çıkarsa da hiç şaşırmayacağım zaten.

Söz konusu olan insanlar dünyanın tanıdığı, ellerine silah almadıkları gibi her zaman da şiddete karşı çıkmış, demokrasinin

temel değerlerini savunmuş aydınlar, gazeteciler.

Şimdi bu insanları, terör örgütü üyesi ya da terör propagandası yapıyor diye hapse atarsanız, dünyada buna kimseyi

inandıramazsınız.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, adli yıl açılış törenindeki konuşmasında şöyle bir cümle kurdu:

“Ey dünya, biz yakalayıp adalete teslim ediyoruz. Siz kalkıyorsunuz ‘Endişeliyiz’ diyorsunuz.”

Batı’nın “kuşkusunu” yaratıp besleyen şey darbecilerin yargılanması değil, muhalif seslerin bu fırsattan istifadeyle hapse atılarak susturulmak istenmesi. Bir de soru sorayım, yanıtını Adalet Bakanı bir düşünsün bakalım:

Şu sıralarda Türkiye’de adalet kurumunun bu nedenle yıpratılmasından en çok yararlanacak olanlar kimler?ADLİ yıl açılış töreni Cumhurbaşkanı’nın sarayında yapıldı.İyi de oldu.Evet, daha önce bu köşede bunun yanlış olduğunu, yargının yürütmenin emrinde olmaması gerektiğini, bağımsızlık ile ilgili sembollerin de önemli olduğunu yazmıştım.Adli yılın açılış töreninin Saray’da yapılmasının sembolik anlamının, yargının yürütmenin emrine girmesi olduğuna dikkat

çekmiştim. Ancak şimdi “İyi oldu Saray’da açılması” cümlemin daha önce yazdığım bu görüşlerimle çelişmediğini söylemeliyim.

İyi oldu çünkü böylece yargının oynadığı “bağımsızlık” rolünün üstü örtülemeyecek biçimde bir yanılsamadan ibaret olduğunu dost düşman herkes görmüş oldu.Cumhurbaşkanı salona girince ayağa fırlayan yüksek yargıçların, ceketlerini ilikleyip cübbelerinin önünü de çekiştirerek kapattıkları sahne, daha uzun yıllar hafızalarda kalacaktır.Oysa o cübbe, yargıcın kimsenin karşısında önünü iliklemek zorunda kalmaması için düğmesizdir.