Eylül 06, 2016 08:40 Europe/Istanbul

Çiğdem Toker, Cumhuriyet gazetesinde, “Anayasa ve bekletici sorun”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yürütme organı, sorgusuz sualsiz, 50 bin kamu görevlisini ihraç ededursun, yasama organında “mini anayasa” paketi çalışmaları hızlandı.Yürütme organı, tek bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile, birbirine benzemez tam 25 kanunda değişiklik yapadursun, yasama organında mini anayasaya dair taslak metnin bu hafta bitirilmesi planlanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yürütme organı, sosyalist kimliğiyle tanınan kişileri bile FETÖ’cü diye etiketlemekte beis görmeyip ölünceye kadar iş güvencelerini alma gibi çok ağır bir yaptırımla cezalandırırken sanki grubu olan parti sayısı dört değilmiş ve HDP diye bir parti yokmuş gibi, üç siyasi parti temsilcisinden oluşan mini komisyon, mini anayasaya dair taslak metni bu hafta bitirmeyi planlıyor.

Şirin görünsün diye olsa gerek “mini” adıyla takdim edilen kısmi anayasa değişikliğinin, bu hal ve şerait içinde hayırlar getireceğine inanmak ve inanabilmek, insanı imrendiriyor doğrusu. Türkiye, 45 gündür Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi altında yönetiliyor. 15 Temmuz darbe girişiminin beşinci günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) OHAL’e geçilmesi yönünde tavsiye kararı aldı. Ve Bakanlar Kurulu’nca ertesi günkü Resmi Gazete’de OHAL ilan edildi. Başarısız darbe girişiminin ardından başlatılan bu dip bucak “temizlik” harekâtı, başarılı olmuş 80 darbecilerinin anayasası ile kanunlarına dayandırılıyor. KHK’lerin tamamında, hukuksal dayanak olarak 82 Anayasası’nın OHAL’i düzenleyen maddesi ile OHAL Kanunu gösteriliyor.

Başka bir deyişle, darbeci generallerden oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin kendini TBMM yerine koyarak çıkardığı yasalardan biri olan OHAL Kanunu, 2016 Türkiye’sini yöneten rejimin umududur.

Bugün pek çok metinde “askeri cunta” olarak anılan Milli Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı bir yasayı umut belleyen rejimin, demokratik bir anayasa yapacağına inanılıyor olması ve hâlâ artık kötü bir şaka bile olmayan “kırmızı çizgiler”den söz edilmesi inanılır gibi değildir. Bu KHK’lerle getirilen düzenlemelerin bir kısmının OHAL süresiyle sınırlı olmayacağı ve kalıcılaşsın-kurumsallaşsın niyetiyle o metinlere konduğunu anlamak için hukukçu olmak gerekmiyor.

Kıymeti harbiyesi kaldıysa not düşelim: OHAL kapsamında çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) içerik ve sonuçları, Meclis’te başlayan yeni anayasa çalışmalarının birinci derecede “bekletici sorunu” olmak zorundadır.

…***

Erdal Sağlam, Hürriyet gazetesinde, “Başbakan üretim durmasın diyor ama uygulama farklı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

” FETÖ soruşturmaları nedeniyle bankacılık sisteminde ve genel olarak ticari hayatta yaşanan sıkıntılar devam ediyor.Bu sıkıntıların yerel bazda ciddi boyutlara ulaştığından söz edilirken, makro anlamda ise zaten düşen büyüme oranlarını daha da geri çekme tehlikesine dikkat çekiliyor.Geçen hafta büyük bir bankanın üst düzey yöneticisi ile konuşurken konu, FETÖ operasyonlarının bankalar üzerindeki etkilerine gelince, bir hayli sıkıntı yaşandığını anladım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Savcılıklardan sürekli yeni dosya ve kararların gelmeye devam ettiğini belirtirken, özellikle 2 ilden, haftada neredeyse yüzlerce şirket ve kişi hakkında savcılık talimatı geldiğine dikkat çekti. Savcılık kararı olunca hiçbir şey yapamadıklarını, ilgili kişi ve şirketlerin hesaplarını dondurduklarını, kredi ve mevduat ilişkilerini kestiklerini, bunu yapmak zorunda olduklarını söyledi. Kendileri açısından çok büyük bir iş kaybına ve belirsizliklere yol açan bu durumun alışverişi önemli ölçüde zedelediğini, bunun büyüme üzerinde negatif etki yapmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti.

Bunun ardından Başbakan Binali Yıldırım’ın hafta sonunda İstanbul’da işadamları ve bankacılara yaptığı konuşmayı dinleyince, bu işin yönetilmesinde büyük sorun olduğu, Başbakanın dedikleri ile uygulamanın ters düştüğü açıkça görülüyor. Başbakan Yıldırım, “bankacılar iyi dinlesin” diyerek, verdikleri çek için bile FETÖ’cü ise bana hesap sorarlar kaygısı taşıdıklarını belirtip, şunları söyledi: “Böyle şey olur mu; biz kurum ve şirketi cezalandıramayız. Biz bir adama iş bulmak için kırk takla atıyoruz bir de mevcutları mı kaybedeceğiz? Hatası olan varsa onu sistem içerisinden alıp gereğini yapacağız, kurum çalışmaya üretmeye devam edecek. Siz de onları kredilendirirken onlarla çalışırken bunu göz önünde bulundurun, yüzde 100 garantiyle ticaret olmaz risk paylaşımı şart”

Başbakan Yıldırım’ın söyledikleri sağduyulu ve olması gereken uygulamayı gösteriyor. Ama şikayetler o kadar fazla ki, uygulamada Başbakanın dediklerinin geçerli olamadığı ortada. Başbakanı dinledikten sonra bir şirketin daha şikayetlerini dinledim. İlginç tarafı şirketin bulunduğu il, banka yöneticisinin “çok fazla ve sürekli dosya geliyor” dediği 2 ilden biri.

Orta Anadolu’daki sanayi ilinde 1800 kişinin çalıştığı bir şirket. Şirketin ortaklarından biri FETÖ soruşturması nedeniyle gözaltına alınıyor. Sonradan tutuklandı mı bilmiyorum ama gözaltına alınmasından sonra şirket için sorunlar başlıyor. O ilin savcılığı şirketin mal varlığı ve banka hesaplarını donduruyor. Ardından bu da yetmiyor o ilin belediye başkanlığı işletmenin çalışma ruhsatını iptal ediyor. Yani 1800 kişinin çalıştığı işletme tümüyle kapanma noktasına geliyor. Bu şirketin yetkilileri geçen hafta Ankara’da bulabildikleri herkese, yaşadıklarını anlatıp, çözüm bulunmasını istemişler. Ben de bu olayı gelip olayı anlatıp yardım istedikleri bir kurumun yetkilisinden dinledim.Tüm bunları bir araya getirdiğinizde sanki hükümetin iradesinden bağımsız olarak; yerel bazda rekabet ve siyasi çekişmelerin, öç almaların FETÖ soruşturmaları bahane edilerek devreye sokulduğu izlenimi alıyorum. Başbakanın sağduyulu sözlerinin hayata geçirilirken başka yönlere çekildiği açık. Aynen FETÖ nedeniyle işten çıkarılan kamu çalışanları arasına, FETÖ ile ilgisi olmadığı kesin imzacı akademisyenlerin, muhalif sendika ve basın mensuplarının alınması gibi...Özetle; kurunun yanında yaş da yanıyor, ülkenin ekonomisi, bilimsel­kültürel geleceği, yanlış uygulamalarla büyük riske atılıyor.

…***

Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, "Af mı, kıyak mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yer açın, Fetullah’çılar geliyor! FETÖ’nün mahkûmlara bir kıyağı oldu, tastamam 38 bin hükümlü tahliye ediliyor. Zaten mevcutlara zar zor yer bulunurken bir de Gülen cemaatinden mi dersiniz, FETÖ mü dersiniz binlercesi sökün etmez mi mapushanelere…17 Ağustos tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 671 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a eklenen geçici maddeyle 1 Temmuz 2016 tarihine kadar işledikleri suçlar yüzünden mahkûm olan ya da olacaklar için iki önemli değişiklik yapıldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın yaptığı açıklamaya göre bu düzenleme sonucunda ilk etapta açık ve kapalı ceza infaz kurumlarından 38 bin kişi salıverilecek.

Biz de soruyoruz: Hükümet’in yaptığı işin adı “af” değil de nedir? Af lafı çıkmıyor ağızlarından vesselâm!

İlk olarak söz konusu yasanın 105/A maddesinde yer alan koşullu salıverilme süresine ilişkin düzenlemedeki “bir yıl” ibaresi “iki yıl” olarak değiştirildi. Bu sayede koşullu salıverilmesine iki veya daha az yıl kalan hükümlülerin cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar ki kısmının denetimli serbestlik altında infazı mümkün olacak.

İkinci olarak ise, aynı yasanın 107. maddesinde yer alan süreli hapis cezasına çarptırılan hükümlülerin cezalarının üçte ikisini cezaevinde çekmeleri halinde koşullu salıverilmeden yararlanmalarına ilişkin düzenleme değiştirilerek cezalarının yarısını cezaevinde çekmeleri, koşullu salıverilmeden faydalanmalarına imkân verecek şekilde değiştirildi.

Aslında cezaevlerinin durumu Türkiye’nin kanayan yarasıdır. Yeni cezaevlerinin yapılması ya da çıkarılacak af yasaları ve benzer düzenlemelerle hapishanelerde yer açmak çözüm değildir.

Cezaevlerindeki doluluğun en önemli nedeni yükselen suçlu sayısıdır. Suç ve suçluluğun önlenmesi için tedbirler alınmalı ve dahi toplumdaki ekonomik krize çare bulunmalıdır.

Ceza infaz kurumlarının sorunları olsun, suçlu sayısındaki artış olsun, tüm bunlar siyasal iktidarın izleyeceği suç politikası ile ilgili olduğu kadar ekonomi politikasıyla da yakından ilgilidir.