Türkiye'den köşe yazarları
Ahmet İnsel, Cumhuriyet gazetesinde, "‘Bindik bir alamete."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yargı kararı olmadan, idarenin çok yaygın biçimde cezai işlem ve önlemlerde bulunduğu olağanüstü hal yönetiminin kendisi yürürlükteki anayasayı da askıya almış durumda. 12 Eylül cuntasının 1982’de topluma dayattığı anayasanın tanıdığı hak ve özgürlükleri de yürürlükten kaldıran olağanüstü hal yönetimi, amacı darbecilere karşı önlem almakla sınırlı olmayan, bir karşı- darbe yönetimi uyguluyor. Geçici ve sınırlı olmayacağı giderek ortaya çıkan bu yönetim tarzı, sürekli karşı-darbe rejimidir. Bu karşı-darbe yönetiminin kendini meşru kılmak için kullandığı temel gerekçe, şüphe. Kuvvetli veya yeterli şüphe değil, hatta makul şüphe bile değil, ceza muhakemesi hukukunda basit şüphe olarak tanımlanan gerekçelerle insanlar meslekten atılıyor, tutuklanıyor, malvarlıklarına ihtiyati tedbir konuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir kişiyi suçlamak için eldeki deliller yetersiz veya azsa, emare niteliğindeyse, buna basit şüphe denir. Bunlar ancak soruşturma açma gerekçesi olabilir. Kamu davası açmak için şüphenin “yeterli şüphe” derecesinde olması gerekir. Yasalara göre, şüphelinin hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması için bu da yetmez. Tutuklama, kayyım atama, mal varlıklarına el koyma gibi önlemlerin alınması için “kuvvetli şüphe” oluşturacak yani nesnel bir gözlemciyi şüphelinin söz konusu suçu işlemiş olduğu konusunda ikna edecek yeterli bilginin toplanmış olması şarttır. Somut olgu ve bilgilerle desteklenmeyen, kanaate dayanan kuvvetli şüphe yoktur. Olağanüstü hal de basit veya makul şüpheyle kişileri temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakma yetkisi vermez. “Olağanüstü hal var, anayasa, babayasa, kanun tanımıyoruz” demek, kendinden menkul bir meşruiyete sahip olduğunu ilan etmek demektir. Başka bir ifadeyle, başarısız kalmış darbe girişimi başarılı olsaydı uygulayacağı gayrimeşru yönetimi, darbeyi meşru ve haklı gerekçelerle bastıranların hayata geçirmesi demektir. Darbe fırsatçılığıdır. “Üzerinde şüphe bulunan” on dört bin öğretmenin daha “tedbir olarak” önümüzdeki günlerde açığa alınacağını Başbakan’ın ilan etmesinin adı budur. Herhalde bunun ardından yeni bir KHK ile memuriyetten de atılırlar. Elli bine yakın kamu personelinin, herhangi bir yargı kararı olmadan, idarenin haklarında taşıdığı şüphe nedeniyle işten atılması karşı-darbe yöntemidir. Anayasanın açık ve kesin hükmüne rağmen ve herhangi bir gerekçe göstermeden, şüpheli veya sanık kişilerin yakınlarının seyahat özgürlüklerinin idari kararla kaldırılması da. Olağanüstü hal ilan etmek basit şüpheye dayalı gözaltı ve tutuklama yetkisi yaratmaz. Hukuk devletinin toplu cezalandırma, gözaltında işkence ve kötü muamele yapma, şüphelilerin yakınlarını rehin tutma yetkisi hiçbir ahval ve şeraitte yoktur. Bugün Türkiye’de bu sayılanların hepsi gerçekleşiyor ve bunlar münferit vakalar değiller. Şüphe üzerinden yaratılan korku imparatorluğu, sadece muhalefet üzerinde değil, AKP’nin içinde de yayılıyor. Yargının iktidar tarafından kuşatıldığı bu ortamda, çare susmak, pısmak, “bu da geçer yahu” diyerek kabuğuna çekilmek olamaz. Hukuk devletinin elde kalan son kırıntılarını kullanarak, şimdi işe yaramasa da, sonra gerekli olacak hukuk mücadelelerini sürdürmek son derece önemli. CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, yaşanan bütün hak ihlalleri için yargıya şimdi müracaat etmenin, süresi geçmeden kayıt altına alınmalarının önemini ısrarla hatırlatıyor. İleride açılacak davalar ve AYM ve AİHM’ye yapılacak başvurular açısından bu ilk adımı atmak şart. Açık kalan her kapıyı kullanarak verilecek hukuk mücadelesinin yanında demokrasi, eşitlik, demokrasi ve özgürlük ilkelerini benimsemiş muhalefet partilerinin, kitle örgütlerinin önünde sivil itaatsizlikten şiddet içermeyen meşru direniş hakkına kadar karşıdarbe rejimine karşı mücadelenin yürütüleceği birçok alan var. Ne var ki bugün toplumsal muhalefet de büyük ölçüde sersemlemiş vaziyette ama bunun yegâne nedeni karşıdarbe yönetimi değil. Kürt siyasal hareketi üzerinde tahakküm kurmuş olan şiddet politikası da bu durumdan sorumlu.
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, " “İhraç kriterleri” haksızlığa ve hukuksuzluğa açık"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" kamuda 43 binden fazla kamu personelinin ihraç edilmesiyle, OHAL ihraçlarının 50 bini aşması ve siyasî iktidara uyarlanmış “ilişik medya”da bu sayının yüksünmeden 100 bini bulacağının belirtilmesi vahim vaziyeti ele veriyor.Gittikçe yaygınlaştırılan ihraç furyasında en çok tartışılanların başında, sözkonusu tasfiyelerin kurumların taşra ve merkezlerinde ne tür komisyonlarca ve hangi kriterlerle yapıldığı geliyor.Her fırsatta “mâsumların zarar görmeyeceği” teminatını veren Başbakan, “Türkiye’de hukuk her şeyin üzerindendir, yargılamalar hukuki çerçevede devam etmektedir, suçsuz olan varsa tespit edilecektir” dese de olup bitenler endişeleri arttırıyor.Bu konuda, her kurumda yıllardan beridir “cemaatçi” diye bilinen isimlerin tesbit edildiği “tâkip ve fişlenme”yi ikrar eden Başbakan Yardımcısı ve hükûmet sözcüsünün, Millî Eğitim’den Emniyete, yargıdan Meclis’e, Başbakanlıktan bütün bakanlıklara ve kamu kurum ve kuruluşlarına uzanan tasfiyelere dair ifâdeleri dikkat çekici."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Her fırsatta “Bu kadar büyük bir operasyonda hatalarımız elbette olabilir. Azâmi dikkat gösteriyoruz. Suçsuzların zarar görmemesi için de elimizden geleni yapacağız” güvencesine rağmen sıralanan “ihraç kriterleri” furyaya dönüşen “soruşturmalar”daki zâfiyeti ele veriyor.
Her ne kadar Başbakanlıktaki kurulun 28 Şubat’taki Başbakanlık Takip Kurulu (BTK) gibi bir adının olmadığı söylense de; meş’um “darbe girişimi” sonrası “sadece etrafa sorup soruşturmalara ve anlatılanlara göre karar verilmesi”nin yanı sıra, “tek tek kurumlarca belirlenenler” ve “durumundan emin olunamayanlar”la ilgili “açığa alma”, “ihraç etme” ve hatta “işe almalar”a dair sözü edilen “kriterler”, şikâyetleri ayyuka çıkan soruşturmalardaki haksızlık ve hukuksuzluğu açığa çıkarıyor.
Dönemin başbakanları, cumhurbaşkanları, hükûmet ve iktidar partisi temsilcileri, mevzubahis okulların, finans kuruluşların görkemli açılışlarına katılıp övgüler dizmediler mi? En başta kendi çocuklarını gönderip, başkalarının çocuklarının kaydı için tavassut ederek ricâda bulunmadılar mı? Görünen o ki, iktidara muhalif herkese “FETÖ’cü” damgası vurulmak isteniyor. Ama sorumlu mevkide olup ellerinde her türlü devlet imkânı, istihbaratı ve yaptırım gücü olduğu halde “aldatılmışız, yanılmışız” deyip işin içinden çıkarlarken, kanuna göre resmen açılmış okullarda öğretmenlik yapmak, finans kuruluşlarına para yatırmak nasıl “suç” olur? Daha evvel suç olmayan bir iş nasıl sonradan “suç” sayılır; hukuk ve yasalar nasıl geriye işler?
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, "Vaat halka; destek sermaye ve toprak sahiplerine"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Başbakan Diyarbakır’da, çoktan beridir sözü edilen bölgeyi “uçuracağı” iddia edilen “yeni ekonomik kalkınma paketini” açıkladı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
23 ili kapsayan “yeni ekonomik kalkınma paketi”nden; 7 merkezde 10 milyarlık yatırımla 67 bin konut yapılacağı, bölge illerinin 8’inde her yıl 40 bin kişiyi istihdam edecek 10’ar fabrika kurulacağı,her yıl 200 bin kişiye yeni iş sağlanacağı, bu fabrikalara bedava arsa sağlanacağı, fabrikayı devletin yapacağı ve üretilen tüm mallara devlet tarafından satın alma garantisi verileceği, bu fabrikaların sahiplerine 10 yıl süreyle faizsiz işletme kredisi sağlanacağı, tarim ve hayvancılığın teşvik edileceği, bu illerde 15 yeni hastane, 100 ağız-diş sağlığı merkezi, üç stadyum, yeni enerji hatları, tüneller, sulama kanalları, demir ve kara yolları, çağrı merkezleri kurulacağı, 23 ilde 4 yılda 60’ı devlet 80’i özel sektör olmak üzere 140 milyarlık yatırım yapılacağı çıktı!“Kürt sorunu yoktur bölgenin geri kalmışlığı vardır” zihniyetinin hükümetleri bugüne kadar pek çok benzer paket ilan etti. Ama bugüne kadar bu paketlerin sadece bir bölümü hayata geçti; bölgenin en zengin kesimi bu paketlerin kaymağını yedikten sonra, devamını külfet gördüler ya da riskli görerek, daha uzun vadeli girişimlerden geri durdular.
Bugün de bölgede çatışmaların en yüksek düzeyde seyrettiği günlerde açıklanan bu paket de önceki paketlerle aynı sonu paylaşmaya aday görünüyor. Bu yüzden de bu paketin de önceki paketler gibi, kaymağının büyük inşaat, enerji ve sanayi firmaları tarafından yenilmesi ama işin daha uzun vadeli sonuçları açısından da bölgedeki “güvenlik” risklerini öne sürerek, az çok uzun vadeli girişimlerden geri duracaklarını söylemek yanlış olmaz.
Bütün bunların da ötesinde bölge halkının en önemli talebi, “barış”, “Kürt sorununun barışçıl biçimde çözülmesi” olmuştur. Öyle ki, az çok iradesini belli etmek imkanı bulduğu dönemlerde bölge halkı bunu örneğin barışçıl çözüme yakın gördüğü AKP’ye destek vererek, son yıllarda barış ve Kürt sorununun demokratik çözümünde önemli rol oynayacağını gördüğü HDP’ye destek vererek göstermiştir.
Kısacası bölgede bugüne kadar çeşitli hükümetlerin “Bırakın barışı ve özgürlüğü size ekonomik paketi verelim girişimi”, ekonomik paketi halka rüşvet gibi sunan girişimler hep başarısızlığa uğramıştır.