Türkiye'den köşe yazarları
Abdülkadir Özkan, Milli gazetede, “Yenikapı birlikteliği çabuk dağıldı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Darbe girişiminin hemen ardından AK Parti, CHP ve MHP ile Saadet Partisi ortak bir tavır sergilediler. Bu ortak tavır yıllardan beri görülmediği için toplumda memnuniyetle karşılandı. Darbe gecesi ve arkasından ortaya çıkan bu ortak tavır Yenikapı’da düzenlenen milyonların katıldığı darbeyi telin mitinginde de serginlince pek çoklarında bu ortak tavrın uzunca bir süre devam edeceği duygusunu oluşturdu. Bazı kesimlerde ise genellikle Yenikapı ruhu olarak nitelendirilen bu darbeye karşı oluşan ortak hareketin fazla uzun sürmeyeceği ısrarla vurgulandı. Özellikle CHP’nin ilk fırsatta bir gerekçe bularak bu Yenikapı ruhunu terk edeceği belirtildi. Bu köşenin okuyucuları özellikle yeni bir anayasa yapılması hususunda iktidar kanadının ısrarlı bir şekilde CHP ve MHP ile uzlaşılarak hazırlanması yönündeki çağrılarının gerçekçi olmayacağına dikkat çektim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunu söylerken yeni bir anayasanın yapılmasına karşı çıkıyor değildim. Çünkü özellikle CHP’nin geçmişini ve devlet yönetimine dönük sergilediği tavrı dikkate alınca CHP ile sınırlı bir anayasa değişikliği yapmanın mümkün olacağını ama yeni bir anayasa yapmanın mümkün olmayacağını çeşitli kereler dile getirdim. Buna rağmen darbe girişiminin ardından oluşan birlikteliği alkışlayanlardan birisiyim.
Gelinen noktada CHP’nin Kanun Hükmünde Kararnamelerle ilgili uygulamaları Anayasa Mahkemesi’ne götürmek üzere hazırlık yaptığı haberleri geliyor. Halbuki daha 10 gün önce CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, gazetecilerle buluştuğu, bizim de katıldığımız toplantıda Kanun Hükmünde Kararnamelerin uygulamasını Olağanüstü Hal süresince Anaysa Mahkemesi’ne götürmeyeceklerini söylemiş, bunu da Yanikapı’da ortaya çıkan birliktelik ile izah etmişti. Hatta Olağanüstü Hal süresince Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyeceklerine dair Başbakana söz verdiklerini de eklemişti. Kılıçdaroğlu’nun bu yaklaşımı birlik ruhunun devam edeceği düşüncemi desteklemiş ve bu düşüncemi köşemde dile getirmiştim. Kılıçdaroğlu’nun aynı toplantıda dikkat çektiği bir başka husus ise Kanun Hükmünde Kararnamelere dayanılarak gerçekleştirilen uygulamaların olağanüstü halden sonraki dönemleri de düzenleyici nitelikte olmaması gerektiğine dikkat çekmişti. Bir yandan Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyeceklerini söylerken aynı toplantıda Kanun Hükmünde Kararnamelerle getirilen düzenlemelerin geleceği de içine almaması yaklaşımı bir çelişkiyi de beraberinde getiriyordu. Söz gelemi Olağanüstü Hal döneminde Kanun Hükmünde Kararnamelere dayanılarak yapılan düzenlemelerin geleceği kapsamaması fiilen mümkün değildi. Mesela sayıları 10 binlerle ifade edilen devlet memurunun ya işine son verilmiş ya haklarında soruşturma açılmış, bazıları tutuklanmış durumda. Böyle olunca tüm bu uygulamaların Olağanüstü Hal döneminin ardından ortadan bir anda kalkması/kaldırılması mümkün olabilir mi Yine, GATA’nın Sağlık Bakanlığı’na devri ile kayyuma devredilen belediyelerin Olağanüstü Hal’in sona ermesi ile eski durumlarına dönmesini istemek ve beklemek gerçekçi olabilir mi O zaman Kılıçdaroğlu’nun Kanun Hükmünde Kararnamelerle ilgili uygulamaları Olağanüstü Hal bitene kadar Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyeceğiz yaklaşımının gerçekçi olmadığı, yani iktidara süre verdikleri, bu sürenin ardından da gerekli mücadeleyi sürdüreceklerini anlamak yanlış olmazdı. Meseleye bu açıdan bakıldığında Yenikapı birlikteliğinin geçici bir ateşkesten ibaret olduğunu söylemek mümkün. Halbuki, oluşan birliktelik toplumu rahatlatmış, hatta bazı kesimlerde bu birlikteliğin devamı için iktidar partisinin elinden gelen çabayı göstermesi gerektiği istekleri dile getirilir olmuştu. Kısacası, sadece muhalefet değil iktidar kanadının da birlik ve beraberliğin sürdürülmesi için gayret göstermesi, özellikle darbe girişiminin arkasından Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan’ın birleştirici tavrı sürdürmesi gerekiyor. Ben güçlüyüm, istediğimi yaparım yaklaşımı ülkenin geleceği açısından zararlı olacaktır.
…***
Turgay Olcayto, Evrensel gazetesinde, “Vicdan, adalet vs…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Siyasi tarihimize gerçekçi bir bakışla yaklaştığınızda Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişiminin darbelerden, darbe girişimlerinden, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarından oluşan bir sisteme sıkıştırıldığını görürsünüz. “Demokrasi bu sistemin neresinde” derseniz ona da yanıtım; ülkede bütün kurum ve kuralları ile işleyen bir demokrasinin hiç kurulamadığını söylemek olur. Kendi iç bünyelerinde demokrasiyi özümseyememiş, hayata geçirmesini becerememiş siyasi partiler için, bugün bile çağdaş demokrasi ulaşılamayacak kadar uzakta.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye toplumu lider hayranlığından, lider amigoluğundan kurtulamıyorsa kusuru halktan çok siyasetçilerde, iktidar yalakalığına alışkın bir kısım medyada aramak gerekiyor. Bir ulusun siyasi serüveni düşünüldüğünde Türkiye halklarının acıları hiç bitmemiştir. Sürgünler, ölümler, idamlar, işkenceler, faili meçhullerle dolu bir yaşantı. Yaratıcı aklı, düşünme yetisi elinden alınmış toplumun bireylerini “neden suskun” diye suçlayabilir misiniz? Yurt çapında ilan edilen ilk olağanüstü hal birinci ayını tamamladı. İktidarın birbiri ardına çıkardığı kanun hükmünde kararnamelere göz attığınızda sanki totaliter bir devletin alt yapısı oluşturuluyor izlenimine kapılıyorsunuz. Cemaatle, iktidarın eski ortağı Fethullah örgütü ile mücadeleye elbette evet de muhalif gazetecilere, akademisyenlere, yazar çizerlere gösterilen sert, acımasız tutumu anlamakta zorlanıyoruz. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin hiçe sayıldığı, düşünmenin, düşündüğünü ifade etmenin suç kapsamına sokulduğu, gazetecilerin, yazarların, kitapların, potansiyel tehlike olarak görüldüğü acıklı, öte yandan trajikomik bir dönem yaşıyoruz. Tarihçiler belki de bu dönemi hukukun, vicdanın unutulduğu, hak ihlallerinin görmezden gelindiği, ölümün kutsandığı bir dönem olarak tarif edecekler.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, "Artık İstanbul'a sığmıyoruz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"İstanbul geçmişinde önemli ölçüde nüfus hareketleri yaşamış bir şehirdir. Geçmişinde zaman zaman doldu... Zaman zaman boşaldı... Söz gelimi 330 yılında 40 bin olan nüfusu, 530 yılında 550 bine yükselmişti.İstanbul'da hızlı şehirleşme altyapı sorunlarını artırdı. Gayrimenkul fiyatları arttı. Geçim zorlaştı.Daha önemlisi çevre sorunları birikti. Denizler öldü. İstanbul'un son yeşillerinde de çevre yolları yapıldı ve son ormanlık alanları da taş ocakları tarafından hızla tahrip ediliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Parantez içinde söylemek gerekir ki taş ocaklarının ormanları tahrip etmesi kamuoyunun fazla dikkatini çekmiyor... Ancak uydu resimlerine bakarsanız, Ömerli'den Karadeniz'e ve Şile'ye uzanan ormanların yarısının taş ocakları tarafından tahrip edilmiş durumda olduğunu görebilirsiniz. Çevre yolları bir ihtiyaç olarak doğdu... Buna rağmen taş ocaklarının orman tahribatı, çevre yollarının verdiği tahribattan kat be kat fazlasıdır.
Ormanlık alan dışında taş ocağı olmuyor mu? Ben bunu Meclis'te çok takip ettim ve fakat maalesef bir sonuç alamadım. Çevreciler de politik davranıyor. Gösteriş olunca katılıyorlar... Ancak taş ocaklarının ormanlara verdiği tahribat için ciddi bir çalışma ve bir araştırma yapmıyorlar.
İstanbul nüfusunun bir kısmı, yazın köyüne dönüyor. Kışın geri geliyor.
Köyde imkan verilirse, nüfusun bir kısmı köyüne döner mi?
Bundan 10 sene önce o zamanki Başbakan Erdoğan, 2006 yılı bütçe sonuçlarını açıklarken, ''yeniden köye dönüşü adeta teşvik edecek bir zemini hazırlıyoruz'' dedi ve bu sözüne dayanak olarak da KÖYDES projesi kapsamında 11.706 köye içme suyu gönderdiğini ifade etti.
Ne var ki yalnız suyla hayat olmuyor. Bugüne kadar hiç bir hükümetin köy için ciddi bir projesi olmadı. Ecevit'in köy-kent projesi ise hayallerde bile kalmadı.
Aslında köye dönüşten vazgeçtik, önce köyden kente göçü durdurmak gerekiyor. Bunun için de bir tek suyla hayat yürümüyor. Köylüye iş ve aş sağlayacak yatırım yapmak, öncülük etmek gerekir.