Eylül 10, 2016 08:48 Europe/Istanbul

Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, “Gözaltı değil gözdağı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çin dönüşü gazetecilere kitlesel olarak görevden alma, meslekten ihraç etme ve tutuklama kararlarını kast ederek "Şu var ki at izi, it izine karışmış vaziyette. 'Ben bir şey atayım da nasılsa tutar' diyenler var" dedi.Devamında da  "Bazen fırsat bulduğumda TV'leri izliyorum. Öyle yorumlar yapıyorlar ki suçladıkları o insanın bu işle hiç alakası yok" diyen Erdoğan, "Ama o insana o yaftayı yapıştırıyor. Bunlar doğru şeyler değil. Bu tür yanlışlıklardan uzak durmak lazım" ifadesini kullandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:               

…***

Cumhurbaşkanının ikaz niteliğindeki bu konuşmasının üzerinden bir gün geçmemişti ki Yeniçağ Gazetesinin yüzde yüz yerli ve yüzde yüz millî yazarlarının göz altına alındığı haberi duyuldu.Yazdıkları kimlikleridir! FETÖ operasyonları bağlamında gözaltına alınan yazarlar arasında Adnan İslamoğulları, Servet Avcı, Doç. Dr. Kürşad Zorlu ve Yavuz Selim Demirağ gibi isimler vardı. Bu arkadaşların ortak yanları; birileri gibi 17-25 Aralık sonrası değil başından beri başta FETÖ olmak üzere bilumum terör örgütlerine karşı amansız bir mücadele vermiş olmalarıdır.Yazdıkları arşivlerde mevcuttur. Yazdıklarına oradan ulaşmak mümkündür. Yazar ne yazıyorsa odur! Yazarların kimlikleri yazdıklarıdır. Yavuz, her şeyden önce çok yakın arkadaşımdır. Kendisiyle FETÖ'nün açtırdığı ve bir heyula gibi TSK'nın çöktüğü Silivri'deki davaları birlikte takip ettik. Herkesin sustuğu, sindiği ve suspus olduğu bir dönemde Demirağ, FETÖ'nün TSK'ya kurduğu komploları, kumpasları bangır bangır anlatıyordu. Bu gözaltılar bazı FETÖ operasyonlarının gözaltı değil gözdağı amaçlı yapıldığını da göstermektedir!

…***

Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Kriz masası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Mülkün temelinin adalet olduğunu hatırlatıp “Her adımda âdil olunsun. Kimseye haksızlık yapılmasın.Suçsuz insanlar mağdur edilmesin” dedikçe bu çağrılardan rahatsızlık duyup itiraz ve itham edenler de oldu. Onlara göre atılan adımlarda, yapılan işlerde hata ve yanlış olma ihtimali yoktu.Neyse ki “Hata yapılıyor, masumlar da mağdur oluyor” diyenler çoğaldı ve nihayetinde Türkiye’yi idare edenler de bu hadiseyi kabul etti ve çözüm için ‘kriz masası’ kurulmasını kararlaştırdılar. Ancak öyle bir hâl var ki, Türkiye’yi idare edenler bile “hata yapılmış olabilir, düzeltelim, düzelteceğiz” dedikleri halde kraldan fazla kralcılar yine de hata yapılmadığını savunuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Başbakan, Ankara’da düzenlenen vâliler toplantısında konuşurken bilmânâ/özetle şöyle demiş: Kamu içinde ciddî sayılabilecek bir tasfiye yapılıyor. Burada zaman zaman titiz davranılmadığı, yaş ve kurunun bir arada yandığı şeklinde şikâyetler geliyor. İntikam duygusuyla değil adaletle hareket edeceğiz. Bu mesaj karar veren herkesedir. Bizim sizlerin adaletinize güvenmekten başka şansımız yok. Kılı kırk yaracaksınız.

Başbakanlık Müsteşarlığı başta olmak üzere her yerde bir nevi kriz merkezi oluşturulmalı. Bu konularda kendisine haksızlık yapıldığını söyleyen, sizin tesbitleriniz varsa bir birim vasıtasıyla toplayın. Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Adalete, hukuka uymayan bir iş varsa, bu çalışmalar tamamlandıktan sonra dönüp bakılacak ve yapılan yanlışlar düzeltilecek.

‘Kriz masası’nın mağduriyetlere son verip veremeyeceği ayrı bir konu. Önemli olan ‘hata’ yapıldığının görülmesidir. Zaten yanlışların sonsuza kadar devam etmesi mümkün değil. Ne kadar kısa sürede hatadan dönülürse o kadar isabetli olunur.

1 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile mağdur olanların mağduriyeti yetersiz de olsa kısmen dile getirilirken, aynı tarihli Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayınlanan 673 sayılı KHK ile mağdur olanların itiraz sesini kamuoyu pek duymadı. 673 sayılı KHK’nın 4’üncü maddesine göre yurt dışında eğitimine devam eden Öğretim Üyesi yetiştirme Programı (ÖYP) mensupları mağdur olmuş durumda. Netice olarak bu program çerçevesinde eğitimini yurt dışında devam ettiren ve şimdi KHK ile ‘atılan’lar maddî mânâda da mağdur olmaktadırlar. Bilemiyorum, belki abartı vardır, ama bu madde sebebiyle mağdur olduğunu ifade eden bir ‘öğrenci’ “Benim için ceza+faiz hariç 500-600.000 lirayı bulan bir bedelden bahsediyorum. Yurt dışında derece alsak bile Türkiye’de denklik verilmeyeceği, hiçbir akademide görev verilmeyeceği ilgili KHK’da belirtilmiştir. Bir gecede hem hayallerimiz çalındı, (...) Ben bu borcu nasıl öderim? Kefillerim devlete güvendi, senetlere imza attılar, şimdi onlara karşı da hiçbir suçum olmadığı halde mahcub duruma düştüm. Bu insanlar da bir maaşa bakan insanlar; şimdi ben bu insanlara ne diyeyim?” demiş.

İfade edilen rakamın yarı miktarı bile büyük bir mağduriyeti göstermez mi?

Elbette mağdurlar sadece bunlar değil. Başkalarının da başka zamanlarda mağdur ettiği insanlar vardır. Hadiseye prensip olarak bakalım ve kim olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın haksızlığa itiraz edelim ve adaletin tecellisi için gayret gösterelim.

…***

Ahmet Kepekçi, Yeni Mesaj gazetesinde, “Darbe girişiminin esas aktörleri konusunda ne düşünüyorsunuz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bölgemiz üzerinde ABD ve İsrail’in gözü olduğunu bilmeyen yoktur.Bu gerçek devletin resmi kayıtlarında da vardır, açık istihbarat olarak da her an gözümüzün önündedir. Bugün ülke olarak yaşanan sorunların kaynağı da budur. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü birbirine karıştırılmış durumda olduğu için işin içinden çıkılamamaktadır. Bu görmezden gelmeyi ister egemenlerin günü kurtarma adına, isterse kuyruk ve vekâlet siyaseti adına yaptıklarını söyleyin sonuç değişmiyor.Ülkemizde yaşanan kalkışma girişimi işgalin de deneme girişimi idi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bölgemiz üzerinde kimin emelleri olduğu bellidir. ABD ülke sınırlarımızı kabul etmemektedir. Bölgemizdeki her türlü karışıklığın altında ABD, İsrail ve batının eli vardır. Asıl güçlerin kullandığı aktör ve argümanlar tarihi seyir içerisinde değişiklik gösterir. Burada esas olan aktör ve argüman ile konuyu sınırlandırmamaktır. Hükümetin uygulamalarına bakılacak olunursa, adeta FETÖ ile mücadele adı altında, millet arasına bir korku salmıştır. Devlet ve millet arasındaki bu psikoloji hayra alamet değildir.

Osmanlıdan bugüne tarihi geçmişimizi analiz ettiğimizde de görürüz. İşgalin 2 temel ayağı vardır. Birincisi siyasi, kültürel ve askeri; ikincisi ise dinidir.FETO’nun görevi ilk etapta işgalin dini ayağını deruhte etmekti. Dini ve milli bütünlüğümüzü tahrip etmek ve milleti çökertmek esas gaye idi.

Fethullah Gülen’in gizli kardinal olduğu iddiası hukuka taşınmış durumda. Tamam da bugüne kadar neredeydiniz?

Fethullahçıları devlet, eğitim, güvenlik, adliye, askeriyeye siz yerleştirmediniz mi, sizin hiç mi burada suçunuz yok?

İmar Kanunu’nda değişiklik yaptınız evlere kadar kiliseleri siz açtınız. Mikrobun yayılması konusunda adeta FETO ile yarış halindeydiniz.

Millet, devleti meydana getiren uzuvlardır, hücrelerdir. Hastalık halinde yapılması gereken kesip atmak değil, mikroplar ile mücadele etmektir. Yapılması gereken bu örgütü bütün boyutları ile ortaya çıkartmak ve suçluya haddini bildirmek suçsuza ise hakkını iade etmek gerekir.

Darbe girişiminden sonra ülkemizde yaşananlara bakıldığında bir başka mağdur kitlenin oluştuğunu milletin vicdanında yeni yaralar açıldığını görüyoruz. Bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz konu, milletimizin bir ve beraber olmasıdır. İhtilal denemesi, milletin gücü ve birliği ile bertaraf edilmiştir. O halde gri propaganda ile millet bütünlüğüne halel getirilmemelidir.

Bugün yapılması gereken toplumsal barışı temin etmektir. Hastalık ortadan kalkınca insanlar kendiliğinden kardeş olacaklardır. Eğer kişisel hesap değil de, çözüm odaklı devlet ve millet adına hesap yapacaksak, olayların ardındaki gerçek faili ortaya çıkartmak zorundayız.

Milletin üzerine bu denli giderken, hala esas faillerin dosyası açılmamaktadır.

Tam da bu arada hükümetin yaptığı “Türkiye için AB üyeliği hiçbir şekilde vazgeçilmesi mümkün olmayan stratejik bir hedeftir. Türkiye için ABD stratejik bir politik partnerdir” açıklaması ne anlama geliyor acaba?