Türkiye'den köşe yazarları
Ali Sirmen, Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL mi, oha mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Darbe girişiminin üstünden bir buçuk aydan fazla geçti. Birçok şeyin açığa çıkmasına karşın, birçok şey de aydınlığa kavuşturulamadı. Bütün açıklananlara rağmen, devletin her kurumuna sızanların, devlet içinde karar mekanizmasının direksiyonunda bulunanlardan kimlerin desteğini aldıkları, işbirliğini sağladıkları tam olarak belli olmadı; olacağı da yok gibi görünüyor. Hakeza darbe gecesinin birçok ayrıntısı öğrenildiği halde, devletin bütün kurumlarına sızmada bu kadar başarılı olanların, böylesine naif bir planlama ile hareket etmeleri ve son darbede böylesine başarısız olmalarındaki esrar bir türlü aydınlanmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bütün bu nedenlerden dolayı da 15 Temmuz’da gerçekten bir darbe teşebbüsü olup olmadığı hâlâ tartışılıyor, hâlâ kimileri, bunun dikta girişimlerine bahane olması için tasarlanmış bir düzen olduğuna inanmayı sürdürüyor.
Oysa bu soru artık anlamını yitirmiştir.Darbe girişimi düzmece olmayıp, gerçek olsa bile sonuç değişmiyor. Çünkü eğer düzmece olsaydı, kime yarayacak idiyse, gerçek olduğunda da aynı kişilere veya kişiye yaramıştır.
15 Temmuz olayının demokrasiyi rafa kaldırmak, devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurmak, kuvvetler ayrılığı ilkesini başını uzun süre doğrultamayacak biçimde ezmek, hukukun temel ilkelerini ayaklar altına almak isteyenlerin ve/veya isteyenin işine yaradığı artık ayan beyan belli olmuştur.
Darbe girişiminin anahtarını arayacağımız yer artık burasıdır.
Darbe girişiminden bu yana geçen 57 gün içinde, başta TSK, yargı ve Milli Eğitim olmak üzere devletin bütün kurumlarından on binlerce kişi, yargı yolu kapalı olmak üzere, işinden atılmış, binlerce kişi Fethullahçı oldukları savıyla içeri tıkılmıştır.
Fethullah ile mücadele savının ne kadar içtenlikli ve gerçek olduğunu anlamak için, bu mücadelede, bir zamanlar Fethullah’a “ubudiyet”leri herkesin malumu olan kişilere şu anda verilen rollere bakmak yeterli. Bu “petek”lerin bir zamanlar hangi balları barındırdıklarını bilenler, mücadelenin içtenliği konusunda da haklı olarak kuşku taşımaktadırlar.
Türkiye’deki rejimin baskısı artık çağdaş demokrasi olmamakla bile açıklanmayacak boyuta varmıştır.
Gerçekten de, örneğin, cezaların şahsiliği ilkesi, artık yalnız demokrasilerde değil, çağın diktalarında bile tartışılmıyor ve de çiğnenmiyor.
Şimdi, “Sen bunları yeni mi fark ediyorsun? Hepsi eskiden beri vardı” dendiğini duyar gibi oluyorum.
Evet, doğrudur; bunlar darbe girişiminden önce de vardı ama şimdi gidiş çok daha büyük bir ivme kazanmış bulunmakta, üstelik de kimileri tarafından demokrasi adına alkışlanmakta; muhalefetin bir kısmı, hiç değilse iktidarın arka bahçesi Bahçeli taifesi tarafından candan desteklenmektedir.
Temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması, sorgusuz sualsiz, yargı denetimsiz insanların işlerinden atılmaları, ortada aç sefil bırakılmaları, yaşlı başlı insanların rejim tarafından rehin alınmaları veya Osmanlı’da daha 19. yüzyılın başında kaldırılmış olan müsadere kurumunun 21. yüzyılda uygulanmasının hukuksal dayanağı da, Milli Güvenlik Kurumu tarafından tavsiye edilen, hükümet tarafından ilan edilen, Meclis tarafından onaylanan OHAL’dir.
Şimdi ne zaman “Ne oluyoruz” diye sorsanız yanıt hazır:
- OHAL!
...***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Bankaların hesap-kitabı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Tarih 4 Ağustos 2016, Cumhurbaşkanı Erdoğan TIM toplantısında konuştu. Erdoğan konut alımlarında özellikle devlet ve özel sektör bankalarının faiz oranlarını yıllık yüzde 9'a doğru çekmelerini istedi.Bu açıklamadan sonra özel bankalar arasında ilk Denizbank konut kredisi faiz oranlarını yüzde 1'in altına indirdi. Banka Genel Müdürü Hakan Ateş, bir açıklama ile bu müjdeli haberi duyurdu. Kamu bankalarının 0.85'e kadar düşürdüğü faiz oranını 5 yıl vade için özeller 0.99'a kadar çektiler.Aradan daha 1 ay geçmeden bankacılar tekrar faizi konuşmaya başladı.Daha önce "duvara toslayabiliriz" uyarısı ile ekonomi yönetiminin tepkilerini çeken Denizbank Genel Müdürü Ateş bu kez de farklı bir çıkış yaptı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ateş, "Biz yüzde 12 ile mevduat toplayıp yüzde 9 ile konut kredisi verirsek işletme olarak topu dikeriz" dedi.Hakan Ateş bu açıklaması ile Cumhurbaşkanı'na gizli bir eleştiri de yapmış oldu.Yani faiz indir demeyle olmaz. Enflasyonun düşmesi lazım. Ülkenin büyümesi lazım.Hakan Ateş haklı mı?Kesinlikle haklı. Yerden göğe kadar. Hiçbir bankacının cesaret edemediği şeyleri basının karşısında söyledi.
Bankalar arasında gizli bir faiz yarışı var. Vade kısa. 1 aylık vadeye bazı bankalar yüzde 12 faiz veriyor. Bankalar mevduat toplar, bunun üzerine kârını koyup kredi olarak verir. Yüzde 12 ile para toplayan bir bankanın en az 15 ile para satması lazım. O halde mevcut şartlarda konut kredisinde yüzde 9 faiz çok zor. Peki kamular nasıl veriyor?Orası kamuların sorunu. Nasıl olsa zararı vatandaş ödüyor.Bakan uyardıHer fırsatta Merkez Bankası'nın faizleri indirmesi için çağrı yapan hükümet yüzde 12 mevduat faiz itirafından rahatsız oldu. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli bankalara mevduat faizi yarışından vazgeçmeleri çağrısında bulundu.Bakanın çağrısı ne kadar ekonomik olarak gerçekçi orası da tartışılır.Ancak her zaman söylediğim gibi Türkiye'de bankalar maalesef kontrolsüz bir kâr hırsı ile çalışıyorlar. Kriz söylemi ile personel çıkartan ve şube kapatan bankaların 6 aylık bilançolarında yüzde 100'ün üzerinde bir kâr artışı görüldü.Bu kârlar nasıl elde ediliyor?Tabii ki Türk halkının üzerinden. Bankalar şu an bankacılık yapmıyor. Tefecilik ve sigortacılık yapıyor. Sanayiye destek yerine kendisine bireysel kredi için gelen vatandaşlara zorla ve hatta kandırma yöntemleriyle sigorta satıyorlar.Hiçbir zaman riske dönüşmeyecek poliçeler 3 bin liralık krediyle 200-300 liraya veriliyor.Hükümet eğer bankaların yeniden sistem içine dönüp ülkenin kalkınmasını sağlamak istiyorsa önce bankaların sigortacılığının önüne geçmeli.
…***
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, “Mağduriyetler için komisyon kurulmalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz kanlı darbe teşebbüssünden sonra yürütülen soruşturmalarda yüzbini aşkın memur açığa alındı, 50 binin üzerinde memurun görevine son verildi, binlerce kişi tutuklandı. Tutuklananların ya da gözaltında bulunanların mal varlıklarına el konuldu.Türkiye her sabah yeni bir operasyon dalgası ile uyanırken, insanlardaki tedirginlik ve korku had safhaya çıkmış durumda. Bırakın komşusuyla aileler birbiriyle konuşmaktan dahi çekinir oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
OHAL çerçevesinde peşpeşe çıkan Kanun Hükmünde Kararnamelerle, FETÖ/PDY soruşturması kapsamında açığa alma, ihraç ve tutuklamalar da, isnad edilen suçlarla ilgisi olmayanların da bu kategori de değerlendirildiği ile ilgili şikâyetler geliyordu. İktidara yakın gazetecilerden “gözünün yaşına bakmayın, kim şikâyet ediliyorsa alın, içeri tıkın” diyenler çoğunluğu oluştururken az sayıda gazeteci ve siyasetçi “cadı avı yapılıyor, suçsuz insanlar da içeri alınıyor” diye yazabiliyorlardı.
Kamu görevlilerinin açığa alınması, sonrasında da atılmalarına netice veren işlemlerle ilgili kriterler gazeteler de yer aldı. “Bu yapıya ait olduğu söylenen bankada hesabı olmak, dernek ve sendikaya üye olmak, kurban bağışı yapmak, sosyal medyada paylaşım yapmak, iş yeri arkadaşlarından bilgi almak, gazete ve dergiye abone olmak, çocuğunu dershane ve okula göndermek, sohbetlere katılmak” gibi 16 kriterle bu işlemlerin yapıldığı söyleniyor.
En son KHK ile görevden alınmalarda, 4-5 sene önce bu bankadan ev kredisi çekmiş ve taksitleri ödeyen ya da orada hesabı olan birinden ev aldıktan sonra oraya havale yapanların da şikâyetler arasında yer alıyor.
Açığa alınanlara savunma hakkı dahi verilmezken, açığa alınmadan atılan birçok kişi olduğu da ortaya çıktı.
Mağduriyetlerle ilgili yeni bir KHK çıkarılabileceği söyleniyor. Peki, bu mağduriyetler olmadan, yaftalamalar yapılmadan, insanlar tedirgin edilmeden önce neden yapılmadı?
Millete silâh sıkmış, Meclis’e, Genelkurmay’a ve Özel Harekâta bombalar yağdırıp insanları öldürenler, bunlara emir verenler ve bu darbe teşebbüsünün içinde olanlar, bu teşebbüse yardım edenler elbette ki hak ettikleri cezayı almalıdırlar. Ama mağduriyetlerin oluşmasına da imkân verilmemelidir.