Türkiye'den köşe yazarları
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Yabancılar Türk bankalarını neden seviyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ABD'nin en büyük ikinci bankası Wells Fargo'ya, 2 milyonu aşkın mevduat ve kredi kartı hesabını, müşterilerinden izinsiz ve gizli açtığı gerekçesiyle 100 milyon dolar ceza verildi.ABD Tüketici Finansal Koruma Bürosu tarafından verilen bu ceza Amerikan bankacılık sisteminin de tartışılmasına neden oldu. Zira her türlü numarayı bilen Amerikalı bankacılar ilk kez bir müşterinin haberi olmadan ona kredili mevduat hesabı açılışına ve evine kredi kartı göndermeyi görüyorlardı.Adamlar resmen şok oldular...Günlerdir bu konu tartışılıyor...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir banka müşterisinin haberi olmadan kredi kartı düzenleyebilir mi? Ya da ona herhangi bir ürün satabilir mi?Wells Fargo'nun sadece 100 milyon dolarlık ceza ile kurtulduğunu sanmayın sakın. Asıl büyük ceza yolda. O da 2 milyona yakın müşterinin bankaya tek tek dava açması söz konusu. Her müşteri, en az 10 bin dolar tazminat istemi ile dava açınca asıl ceza ortaya çıkacak. 10 bin doları 2 milyon ile çarpın ve ortaya çıkacak sonuca bakın.Amerikan bankacılık otoriteleri bu sistem açığını anlayıp kapatmaya çalışıyor.Akıl hocası kim?Wells Fargo'nun yönetiminde kim var bilmiyorum ama eminin bir Türk bankacı vardır. Ya da akıl aldığı. Çünkü bu yöntem Türkiye'de son 10 yıldır hep var. Üstelik bankacılık sektörünü düzenleme ve denetleme konusunda tek yetkili olan BDDK'ya rağmen.Türkiye'de bankaların en kârlı ürünü kredili mevduat hesabıdır. Bir dönem bu hesabı kullanmanın bedeli aylık yüzde 5 faizdi. Yani sıradan bir tefecinin aylık faizinin yüzde 2 olduğunu düşünürseniz vurgunun boyutunu siz düşünün.Bu kadar büyük kârın olduğu bir ürün bankalar tarafından çalışanlarına hedef olarak dayatıldı. Bir şubeye her ay 200 hatta 300 kredili mevduat hesabı hedefi verildi. Çalışan ise oturduğu yerde hesapları kendi kafasına göre açtı. Binlerce insan isyan etti. Artık bu feryatlar üzerine BDDK, talimatsız açışı yasakladı.Kredili mevduat hesaplarında aylık faiz şu an tefecilerinki ile aynı seviyeye geldi. Yani yüzde 2. Bu nedenle bu hesaplar bankalar için halen karlı.Şimdi talimatla yapılıyor.Özellikle emekli maaşını bankalardan alanlara zorla dayatılan bir hesap. dönemin Çalışma Bakanı Soylu bile isyan etti ama düzeltmeden gitti. Anlayacağınız isyan var ama çaba yok!Aynı uygulama kredi kartı için de yaşandı. Hangimizin evine bir gün kredi kartı gelmedi ki?Türkiye'de kredi kart sayısı 50 milyonun üstünde. Bu kartların milyonlarcası bu yöntemle vatandaşa verildi. Şimdi bu kartlar da talimatsız verilmiyor.Peki, BDDK veya Ticaret Bakanlığı yıllarca yapılan bu talimatsız işlemler için bankalara ne kadar ceza kesti?Tabii ki hiç kesmedi.Bu bankalar şimdi ak sütten çıkmış kaşık gibi. Her şeyi talimatla yapıyorlar.
…***
Ahmet İnsel, Cumhuriyet gazetesinde, “FETÖ/PDY iddianamesinin kör açısı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Savcı Serdar Coşkun, 15 Temmuz darbe girişiminden birkaç gün önce, 2015 sonbaharından beri yürüttüğü anlaşılan soruşturmayla ilgili hacimli bir iddianameyi Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne teslim etmişti. İddianame, savcılığın “Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” olarak tanımladığı örgütle ilgiliydi. Darbe girişiminden önce hazırlanan iddianameyi mahkeme 22 Temmuz’da kabul etti. İlk duruşma, bir değişiklik olmazsa, 22 Kasım’da görülecek. “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Savcı, FETÖ Çatı Davası olarak da adlandırılan soruşturmanın üç amaçla açıldığını belirtiyor: - İncelenen örgütlenmenin hukuk açısından meşru olup olmadığının tespiti; - Anayasal düzeni cebren değiştirme ideali olup olmadığı; - 17 Aralık 2013’le 30 Mart 2014 arasında ve sonrasında hükümeti devirmeye yönelik faaliyet yürütülüp yürütülmediği.
Savcı, soruşturmanın mahiyetini açıklarken, “Bu örgütün evinde kalan, yurtlarında barınan veya okul ya da dershanelerinde öğrenim gören gençler, dershane, özel okul ve yurtlarda faaliyet yürüten öğretmenler ve yöneticiler, aynı şekilde örgütün emrinde faaliyet yürüten dernek, vakıf, banka veya ticari şirket çalışanları, bu örgütün elindeki işyerlerinde ücretli çalışan, emeği ile geçinen kimseler, açıkça bir suça karışmadıkları sürece sırf bu irtibatları ceza sorumluluğu doğurmadığından özellikle soruşturma dışında tutulmuştur” diye belirtilmiş. “Fethullah Gülen örgütünün sempatizanı olup bu örgütü dini bir kuruluş sanarak cemaate gönül bağı bulunanlar da” soruşturma harici tutulmuş. “Sırf bu harekete mensup olmak cezalandırma için yeterli değildir” diyor FETÖ/PDY davası savcısı. Başarısız darbe girişimi sonrası yürütülen cadı avını, istemeden de olsa, hukuken mahkûm ediyor!
Bir de 17 Aralık öncesi muamması var. Savcılık, Gülen cemaati örgütlenmesinin merkezinde yer alan 73 kişinin işlediği iddia edilen suçları tanımlamadan ve bunlarla ilgili topladığı delilleri sunmadan önce, “Türkiye’de geçmişteki bütün siyasi iktidarlar, muhalefet, diğer dini cemaatler, kamu ve sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, ordu, kısaca toplumun her kesimi, elbirliğiyle Fethullahçı Terör Örgütü’nün bu büyümesinden ve kadrolaşmasından sorumludur” diyor (İddianamenin dördüncü bölümü). Ardından, “Türkiye Devleti, zaten her dönemde dini yapılara müsadekâr bakmıştır. Bu politika çerçevesinde devlet, harekete çeşitli özel taviz ve imtiyazlar vermiş, hareketin güçlenmesi için bütün imkânlarını kullandırmıştır” değerlendirmesini yapıyor. Örgütün, “devletin ihtiyaç duyacağı bütün alanlarda teknik personel” yetiştirdiğinin, “kalifiye eleman için kendisi dışında hiç kimse kalmamasına özel bir özen” gösterdiğinin altını çiziyor. Bu yolla kendini meşrulaştırdığını, 1980’ler ve 1990’larda palazlandığını, 2002’de AKP’nin “iktidar boşluğunu doldurmak üzere” harekete geçtiğini, 2007’den sonra örgütlenmesini tamamlayıp, “güç dengesini lehine çevirip, operasyon hünerini” ortaya koyduğunu belirtiyor.
FETÖ/PDY çatı iddianamesinde, kaynağı belirsiz kanaat seviyesindeki iddiaları bir kenara bırakırsak, bir örgüt yapılanması etraflı biçimde gösteriliyor. Terör suçu iddiası tartışmalı ama ortada bir suç örgütlenmesi olduğuna ilişkin, bir kısmı karine bir, kısmı somut delil niteliğinde olan birçok bilgi ve belge iddianamede yer alıyor. Ne var ki şüphelilerin bu suçları işlerken yararlandıkları desteklerin üzerine gitmekten özenle kaçınıldığı, hukuken hiçbir geçerliği olmayan, 17 Aralık öncesi herkes aldatıldı gerekçesiyle üzerleri örtüldüğü için, belirtilen suçların bu rahatlıkla, bu kadar uzun bir süre ve tarif edilen boyutta nasıl işlenebildiği aydınlanmıyor.
…***
Nilgün Ongan, Evrensel gazetesinde, “İhraçların sınıfsal niteliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidar, kamuda istihdamı güvencesiz hale getirmeyi “terörle mücadele” diyerek savunuyor. Üstelik bu yaklaşımı darbe girişiminden çok önce şekillendirdi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun işten çıkartmaları kolaylaştıracak biçimde yeniden düzenleneceği, bunun “Teröre destek veren memurları işten atabilmek için gerekli olduğu” iktidar sözcüleri tarafından 1 Kasım seçimlerinden itibaren sıkça dillendirdi.Darbe girişimi sonrasında ise bu politikalar, gerekli yasal düzenlemeler yapılmaksızın fiilen uygulanmaya başlandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Üniversite araştırma görevlilerinin OHAL kararnamesiyle bir gecede kaldırılan iş güvencesi, barış bildirisini imzalayan birçok akademisyenin ihracıyla birlikte gündeme geldi. Görevden uzaklaştırılan on binlerce kamu emekçisinin yerine ise yenileri sözleşmeli personel statüsünde atandı. Dolayısıyla kamuda fiilen hayata geçirilen yeni istihdam rejimi, sadece kurumsal yapıyı değil kadroları da yeniden yapılandırıyor. Bu çerçevede yerinden edilenlerse darbeci yapıyla ilişkili olan ya da ilişkisi olduğu düşünülenlerle sınırlı değil.
Güvenlik politikalarının ‘esneklik gerekçesi’ haline getirilmesiyle beraber daralan demokratik alanın düşünce ve ifade özgürlüğüyle sınırlı kalmayacağını, bunun aynı zamanda örgütsüz ve güvencesiz istihdamın da gerekçesi halini alarak çalışma hakkından kaynaklanan bir dizi kazanımı da ortadan kaldıracağını bu köşede daha önce dile getirmiştik.
Tıpkı bunun gibi, bugün sürdürülen ve kimi iktidar mensubunca bile eleştirilen tasfiye halinin toplumsal sonuçları da sadece tasfiye edilenlerin maruz kaldığı hak ihlalleriyle sınırlı değil. Sınıfsal sonuçları ise kamu istihdam rejiminin fiilen değiştirilmiş olmasından çok daha kapsamlı.
Gerek imzacı akademisyenlerin gerekse doğrudan hedef haline getirilen Eğitim Sen ve binlerce üyesinin ortak özelliği, barış talebi kadar bunu emek mücadelesinin dışında görmemeleri. Nitekim Eğitim Sen’li öğretmenlerin açığa alınma gerekçesi sendikalarının çağrısıyla 29 Aralık’ta iş bırakmış olmaları. Yani sendikal faaliyet!
Uluslararası anlaşmalardan doğan haklar bir yana, iç hukuk kapsamında da güvence altında olan sendikal hakları nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılmış durumdalar. Yargı kararları doğrultusunda idari soruşturma konusu bile yapılamayacak bir gerekçeyle “terör şüphelisi” ilan edilerek açığa alındılar.