Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Bu habere sevinelim mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir ülkede eğitimin başarılı olup olmadığı cezaevlerindeki durumdan da anlaşılabilir.Cezaevlerinde yer yoksa ve hatta yeni cezaevleri yapılmak isteniyorsa orada iyi bir eğitim sisteminden bahsetmek mümkün değil. Gazetelerde yer alan bir habere muhtemelen sevinenler de olmuştur, ama üzülmek gerektiğini hatırlatmak isteriz. Habere göre önümüzdeki 5 yılda 174 yeni cezaevi yapılacakmış. Sebebi, cezaevlerindeki yığılmayı önlemek olarak açıklanmış. Hatırlamak lâzım ki son günlerde 40 bine yakın mahkum, yeni tutuklulara yer açmak için ceza sürelerini doldurmadan erken tahliye edilmişti. Cezaevleri meselesi Türkiye’nin kanayan değil, maalesef kangren olmuş meselelerinden biri ve belki de en birincisidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İşte bazıları sevinse de insaf ehlinin üzülmesi gereken haber özetle şöyle: “Darbe girişimi sonrası yapılan tutuklamalarla cezaevlerinin kapasiteleri aşılmaya başlanınca yeni binalar yapılmasına karar verildi. Türkiye’de önümüzdeki 5 yıl içinde 174 cezaevi yapılacak ve kapasite 101 bin 182 artırılacak. Yeni yapılacak cezaevlerinin hızla yapılabilmesi için 1 Eylül 2016 tarihinde yayımlanan 674 Kanun Hükmünde Kararname’de (KHK) kolaylıklar getirildi. Resmi Gazete’de yayımlanan KHK’ya göre 5275 sayılı kanuna geçici madde eklendi. Bu maddenin süresi ise 1 yıl olarak belirlendi. 1 Eylül 2017 tarihine kadar geçerli olacak KHK’ya göre yeni cezaevi yapımında bazı maddeler zaman kazanma adına uygulanmayacak. Yapılan yeni düzenlemeye göre, cezaevi yapamına karar verildiğinde, Adalet Bakanlığı’nın yatırım bütçesinde bulunmasına gerek yok. Daha önceki kanuna göre bir alana cezaevi yapılabilmesi için o şehrin imar planlarında bu alanın ‘resmi hizmet alanı’ olarak gözükmesi gerekiyor. Ancak bu uygulama 1 yıllığına askıya alındı. 1 Eylül 2016 tarihli KHK’Ya göre imar planı ve onay süreci beklemeksizin vaziyet ve avan proje üzerinden ceza infaz kurumu yapım işi ihaleleri düzenlenebilecek.” (Vatan g., 16 Eylül 2016)
Keşke Türkiye yeni cezaevleri yapmak durumunda kalmasa. Keşke 174 cezaevi yerine 274 kütüphane yapsa, yapabilse, buna talep olacak bir eğitim sistemi hayata geçirebilmiş olsa. Keşke de keşke...
Yeni cezaevleri yapılacak haberi üzerinde kara kara düşünürken, başka ‘dünya gerçekleri’yle de yüzleştik. Belgeselci ve fotoğrafçı Cemal Gülas, twitter hesabında şunları yazdı: “Helsinki’de fotograf çekiyorum, şehir hapisanesini görelim dedik. Dediler ki şimdi kimse yok haftasonu trafik suçu işleyen iki kişi gelecek.
Mahkumları görelim dedik. Gösterdiler. Biri Türk öbürü de Faslı. Türk, dönerciymiş trafik cezasını ödeyemediği için cumartesi pazar geliyormuş. Faslı ise kaldırıma park etmiş, komşular uyarmış yine park emiş. 10 gün falan ceza vermişler. Bizde hapishanelerde yer yok af çıkarıyoruz.”
Bu tablo karşısında övünmek mi dövünmek mi gerekir, siz karar verin. Üzücü olan, yeni cezaevleri yapma durumunda kalmaktır. Keşke başta eğitim ve adalet sistemi olmak üzere bütün sistemlerimiz düzelse de Helsinki gibi cezaevlerimiz boş kalsa. Belki ondan sonra o binalar kütüphane de olur!
Hayaldi, gerçek olsun! Ya da, hayali de güzel değil mi?
…***
Çiğdem Toker, Cumhuriyet gazetesinde, "Gözaltı harcaması sekiz kat arttı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İşkence insanlık suçudur. İlk OHAL KHK’sinin 30 güne uzattığı gözaltı süresi, 12 Eylül dönemini aratmayacak işkence iddialarıyla geldi. On yıllardır yargı makamlarında hâkim olan kolluk kuvvetlerinin suç işlemeyeceği anlayışıyla yerleşen “cezasızlık” kültürünün bedeli, adaletsizlikle ödenirken uzun gözaltı sürelerinin bu “kültür”ü tahkim etmesinden ne kadar kaygılansak yeridir. Polis merkezlerinde, özellikle kadınlara tecavüz tehdidinden, çıplak aramaya dek bir dizi işkence ve kötü muamele iddiaları, ülkenin farklı kentlerinde avukatlarca dile getirilirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “en az” bir kez uzatılacağı sinyalini verdiği OHAL rejiminde işkence iddialarının çoğalması, daha yüksek perdeden bir itirazı gerekli kılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
OHAL rejiminin insan hakları siciline dair bazı işaretleri, bütçede de görüp izlemek olası. Gözaltına alınan kişilere, gözaltı süresince verilen gıda ve içecekler için devlet bir ödenek ayırıyor. Ağustos ayı bütçe rakamları açıklandı. Sekiz aylık gelişmeler içinde bütçedeki harcama kalemlerinden biri olan “Güvenlik Kuvvetleri Nezaretinde Bulundurma Giderleri”nin seyri, bu gider ile gözaltı uygulamalarının süresi ve yaygınlığı arasındaki ilişki hakkında fikir veriyor. Söz konusu kalem, başta polis merkezleri, yani karakol ve nezarethaneler olmak üzere, çeşitli nedenlerle yurtiçi ve yurtdışındaki güvenlik kuvvetleri gözetiminde tutulan kişiler ile mültecilerin “yiyecek, barındırma” giderlerini kapsıyor.Bu kalemden ağustosta 980 bin TL harcanmış. Söz konusu rakamın, bir önceki ay harcamasının sekiz katı olduğunu söylersek, durum herhalde daha berraklaşır.Diğer yandan güvenlik makamlarının ağustos ayı boyunca nezarette tuttukları kişiler için bütçeden aktarılarak harcanan 980 bin TL, ocak-temmuz dönemini kapsayan 956 bin TL’nin üzerinde. Güvenlik nezaretinde bulundurma için yapılan sekiz aylık toplam harcama 2 milyon 101 bin TL. Bu yüksek artışı 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gerçekleşen yoğun gözaltı dalgaları kadar, temmuz sonunda gözaltı süresinin 30 güne uzatılmasıyla ilişkilendirmenin çok yanlış olmayacağını düşünüyorum. Yazıyı bir başka veriyle tamamlayalım. Bütçe rakamlarına bakarken bundan üç yıl önce kurulan ve başta işkence olmak üzere, ülke genelindeki hak ihlallerini izleyip raporlaştırmak üzere kurulan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun sekiz aylık ödeneğini de merak ettim: O da 1 milyon 370 bin TL. Kurum, bilinirliğini artırmak için seçtiği logoyu internet sitesinde tanıtıyor. Logonun ana formu olan kalp, “hayatın, sevginin, şefkatin simgesi olan kalp, aynı zamandadoğru olmayı ve doğru davranmayı da ifade etmektedir” diye anlatılmış. Avupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin askıda olduğu bir dönemde Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’ndan doğru bir davranış ve şefkat hisseden var mı acaba?
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, " Eğitime yönelik saldırıya karşı ortak mücadele"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Öğretmensiz ve kitapsız başlayan 2016-2017 eğitim yılı, bir yandan MEB tarafından hazırlanan 15 Temmuz darbe girişimini konu edinen propaganda broşürleri, afişler ve konuşmalarla öte yandan da açığa alınan öğretmenler ve KESK-Eğitim Sen’in açığa alınan öğretmenlerin görevlerine iadesi talebiyle başlattığı protestolarıyla başladı. Bundan böyle de yılın, 15 Temmuz propagandasının bütün yılı kapsayacağı ilan edilen etkinlikler ve eğitimcilerin mücadelesiyle süreceği şimdiden görülüyor.Açığa alınan öğretmen sorunu, sadece öğretmenlerin ve onların sendikalarının sorunu değil; nasıl gelecek kuşaklar yetiştirileceği sorunu olarak tüm işçilerin, emekçilerin, halkın sorunudur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Elbette ki bu yüzden de eğitime yönelik olarak başlatılan saldırıya karşı mücadele sadece öğretmenlerin en öndeki kesimlerine ve sendikalarına dayanarak yürütülemez. Ama bu saldırının doğrudan hedefi olan eğitimciler ve sendikaları elbette mücadelenin en önünde olacaklardır. Ne var ki onlar;
* Okullarda yapılacak çalışmalarla, en geniş eğitimci kesiminin tartışmanın içine çekilmesi,
* Saldırının “kamuda AKP kadrolaşması”yla bağlantısının ortaya konularak kayyım atanan ve atanma tehdidindeki belediye emekçileri başta olmak üzere tüm kamu emekçilerinin, “veli” olarak ve kamu çalışanı olarak açığa alınan, atılan eğitimcilerin görevlerine iadesi için bir tutum almalarını sağlayacak bir aydınlatma faaliyeti için tüm güçlerin seferber edilmesi,
* Öğrenciler ve velilerin kendi bulundukları mevziden “Öğretmenime dokunma” talebi etrafında bir mücadele için okul aile birlikleri ve öğrenci temsilcilikleri ile ilişkileri geliştirilmesi,
* Diğer sendikalar, işçi ve emekçilerin ileri kesimleri, ilerici demokrat güçler, aydınlar, akademisyenler, kültür çevreleri ile ortak mücadele için girişimler yapmak amacıyla bir strateji geliştirmekle karşı karşıyadır. Aksi halde bu saldırıyı düzenleyen güçler, her zaman olduğu gibi “böl-yönet” taktiğini kullanacaklardır. Nitekim önceki gün Başbakan Binali Yıldırım, “İçinizdeki ‘FETÖ’cüleri, ‘terör yandaşlarını’ yaşatmayın” diyerek ihbarcılığı teşvik etmeye, emekçiler içinde güvensizlik yaratma, emekçileri birbirine kırdırma taktiğini sürdüreceklerini göstermiştir.