Eylül 27, 2016 10:58 Europe/Istanbul

Ahmet İnsel Cumhuriyet gazetesinde, “Güçlünün devleti güçlünün hukukudur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye Cumhuriyeti, hukuk devleti olma niteliğini, başarısız ve kanlı darbe girişimi sonrası olağanüstü hal ilan ettikten sonra kaybetmedi. 15 Temmuz öncesinde de kısmi ve rastlantısal hukuk devleti yürürlükteydi. OHAL ilanını izleyen kanun hükmünde kararname furyası içinde, yarım yamalak hukuk devleti güçlünün devletine dönüştü. Bir yandan yalnız mahkemelerin alabileceği özgürlük kısıtlayıcı kararları idare alabilir oldu ve bunlara karşı yürütmeyi durdurma davası açma yolu da kapandı. Diğer yandan, siyasal iktidarın başının daha önce de sık yaptığı yargı alanına açık müdahale, sürekli ve etkin müdahaleye dönüştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifade elre yer veriyor:

…***

Güçlünün devleti, gücü elinde tutanın, kendi iktidar alanı içinde istediğini yaptırabildiği bir düzeni ifade der. Karşısında herhangi bir etkili karşı çıkış, hukuki direniş imkânı bırakmaz. İlginç olan, güçlünün devletinde genellikle yürürlükteki anayasada temel hak ve özgürlükler gayet güzel tarif edilmiştir ama mostralık olarak orada dururlar. Türkiye’de de anayasada güvence altına alınan hakların duruma göre geçerli olduğu veya fiilen yürürlükten kalktığı bir kısmi ve rastlantısal hukuk devleti var oldu. Şimdi anayasanın temel hak ve özgürlüklerle ilgili mostralık niteliği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

1950 yılında yürürlüğe giren Pasaport Kanunu, “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik açısından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığı tarafından tespit edilen kişilere” pasaport verilmemesine, verilmişse geri alınmasına izin veriyordu.Halbuki anayasa çok açık biçimde seyahat özgürlüğünün sadece ve sadece hâkim kararıyla kısıtlanabileceğini belirtiyordu. Pasaport Kanunu’nun anayasaya açık biçimde aykırı bu maddesi, yürürlükten kaldırılmadı. “Ne olur ne olmaz” diye bir kenarda saklandı. Haklarında herhangi bir mahkeme kararı olmayan binlerce “sakıncalı” yıllarca pasaport alamadı.

Uzun zamandan beri fiilen uygulanmayan Pasaport Kanunu’nun bu maddesi, OHAL ilan edilmeden önce yavaş yavaş yürürlüğe konmuştu. Örneğin, 20 Ocak 2016’da Haberdar sitesinin sahibi Said Sefa’ya İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden evine yollanan bir yazıda, mahkeme kararı olmamasına rağmen yurtdışına çıkma yasağı tebliğ edilmiş ve pasaportuyla Emniyet’e gelmesi istenmişti.

15 Ağustos’ta yayımlanan KHK ile Pasaport Kanunu’nun 22. maddesine bir ek yapıldı: “Terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen yurtdışındaki her türlü eğitim, öğretim ve sağlık kuruluşları ile vakıf, dernek veya şirketlerin kurucu ve yöneticisi olduğu veya bu yerlerde çalıştığı İçişleri Bakanlığı’nca tespit edilenlere” de pasaport verilemeyeceği, varsa pasaportlarına el konulabileceği hükmü ilave edildi. Bu sürekli olan bir düzenleme. Halbuki anayasanın diğer mostralık durumuna düşen maddesine göre, KHK’lerle ancak olağanüstü hal süresi içinde geçerli olan önlemler alınabilir!

Yeni uygulama ilginç: Pasaportu sahibi değil, idare kayıp ilan ediyor. Ya bu işlem yasal olmadığı için ya da pasaport polisinin bilgisayar programı yapılırken anayasaya aykırı bu işlem öngörülmediği için, Emniyet bu pratik yolu kullanıyor. Aslında zayi olan pasaportlar değil, yürürlükteki anayasa.

Güçlünün devleti, yargının kararlarının da tepeden emredildiği devlettir. Güçlünün özel olarak bir hınç beslediği, öç almak için sabırsızlandığı kişilere yönelik “muhakkak cezalandırılmaları” emrinin verildiği devlettir. Örneğin hâkimin sağlam bir gerekçeyle serbest bırakmasından birkaç saat sonra, Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanması ancak böyle bir emirle izah edilir.

15 Temmuz’dan önce de güçlünün devleti yürürlükteydi. 15 Temmuz lütfundan sonra “yegâne güçlü”nün devletine dönüştü.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Yatırım yapılabilir statümüzü neden kaybettik?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Moody's Türkiye'nin uzun vadeli kredi notunu düşürünce Türkiye, "yatırım yapılabilir" ülke statüsünü de kaybetmiş oldu. Tepki olarak Borsa düştü, dolar ve altın ise arttı.Moody’s'in ülke kredi notunu düşürmesinin bu defa özel bir önemi var.  Zira uluslararası doğrudan yabancı yatırım sermayesi, dünyada mevcut üç büyük kredi derecelendirme kuruluşunun not seviyesini dikkate alarak hareket ediyor. Bu üç kuruluştan en az ikisinin ülke notunun ''yatırım yapılabilir statüde'' olması gerekir. Dünyada büyük emeklilik fonlarının yönergelerinde özellikle bu husus yazılıdır.Standard&Poor's önceden ülke kredi notumuzu yatırım yapılamaz - spekülatif- seviyesine indirmişti. Moody's de indirdikten sonra geriye yatırım yapılabilir seviye olarak yalnızca Fitch'in notu kaldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Moody's'in ülke notumuzu düşürmesinin siyasi ve ekonomik anlamda tartışılması devam edecektir.Başbakan ve bazı hükümet üyeleri, olayın siyasi olduğunu öne sürmektedir. CHP sözcüsü de neden olarak "arka planda bozulan Türkiye-ABD ilişkileri oldu'ğunu söyledi ve kararın salt ekonomik parametrelerden ziyade ,siyasi kaygılarla alındığını öne sürdü.Gerçekte ise Derecelendirme kuruluşları siyasi kararlardan uzak durmak zorundadır. Zira bu kuruluşlara para verenler en az bizim kadar hasas davranırlar. Siyasi kasıtla verilen kararlar , söz konusu  fonların kazancını etkiler. Bu durumda  kendilerini yanlış yönlendiren raiting kuruluşlarına güvenmez ve ilişkilerini keserler.En akıllı tepkiyi Başbakan Yardımcısı Mehmet  şimşek gösterdi ve Başbakan Yardımcısı Şimşek "Rating kuruluşlarına vereceğimiz en iyi cevap yapısal reformları daha da hızlandırmak, mali disiplini korumaktır'' dedi.Ekonomide doğru karar ve doğru çözüm için önce doğru tespit yapmak gerekir. Bir derecelendirme kurumu için siyasi kasıtla  karar aldı dersek , doğru çözüm bulamayız. İktidarın tepkisi belki kısmen anlaşılır ve fakat CHP sözcüsünün olaya siyasi demesi , anlaşılır gibi değildir.Daha rasyonel bir yorum yapabilmek için bu kuruluşların ne olduğunu , uluslar arası piyasada etkilerini iyi bilmek gerekiyor. Kredi derecelendirme kuruluşları ülkeler ve şirketler, Yabancı sermaye çekebilmek ve daha kolay kredi alabilmek için , kendi istekleri ile kredi derecelendirme kuruluşlarıyla bir değerlendirme anlaşması yapıyorlar. Bazı ülkeler için ,  bu kuruluşlarla anlaşmaları olmamasına rağmen küresel çapta yatırım yapan şirketlerin isteği ile not değerlendirmesi yapabilabiliyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları bir ülkenin kredi notunu belirlerken , ülke ekonomisinin kırılganlığı , büyüme potansiyeli , ekonomik istikrar, ülke liderlerinin durumu, dış politika gelişmeleri, siyasi gündemdeki riskler, Merkez Bankası'nın bağımsızlık derecesi gibi değerlendirmelere bakarak karar verirler.

…***

Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, “OHAL AYM’de”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Olağanüstü hal (OHAL) ilânı sonrasında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (KHK) için iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) gidilebilir mi?Geçtiğimiz Cuma günü CHP, Hükümetin OHAL kapsamında çıkardığı 668 sayılı KHK’nın bazı hükümlerinin iptali için AYM’de dava açtı. Siyaseten olaya baktığımızda, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında birlik ve beraberliği simgeleyen “Yenikapı ruhu”nun nane ruhuna mı dönüştüğü, sorusu akıllara gelebilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İktidar ve çevresinin tezi, OHAL kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler için Anayasa Mahkemesi’ne gidilemeyeceği yolundadır.

Anamuhalefet ve muhalefetin bir kısmı da aksi görüşte, yani AYM’de dava açılabileceği düşünce ve iddiasındadır. Nitekim CHP, iddiasını anayasal yargıya taşıyarak davasını açmıştır.

Her iki tarafın gerekçelerine bakalım;

AKP: Anayasanın 148. maddesi olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin iptali için AYM’de dava açılamayacağı hükmünü getirmiştir; bu nedenle dava açılamaz!

CHP: Anayasa Mahkemesi önceki yıllarda vermiş olduğu kararlarda OHAL kapsamında çıkarılmış iki KHK’yı anayasal sınırları aştığı gerekçesiyle iptal ederek emsal içtihat oluşturmuştur; AYM bu içtihat doğrultusunda iptal istemimizi değerlendirmelidir.

Hukukçuların da bir kısmı dava açılabilir derken diğer kısmı da açılamaz demektedir. Gerekçeleri de siyasilerin öne sürdükleri gerekçelerle örtüşmektedir.

Çeyrek yüzyıl önceki bir içtihat esas alındığında, AYM’nin bugünkü üyeleri aynı görüşü paylaşırlar mı, bilinmez. Ayrıca o dönemde Anayasa’da bireysel başvuru hakkı yoktu.

OHAL kapsamındaki KHK’ların şekil ve esas bakımından iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamayacağını Anayasa’nın 148. maddesi hükme bağlamıştır.

Peki, OHAL kapsamındaki kanun kuvvetinde kararnameler için zarar görenlerin hiç mi hakları yoktur;

İzlenecek yol şudur:

İdari yargıda yani Danıştay önünde hak aramak, nihayetinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmak.