Türkiye'den köşe yazarları
Şükran Soner, Cumhuriyet gazetesinde, “15 Temmuz’un hangi ruhuna ‘evet’?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümet sözcüsü Bakan Kurtulmuş, toplantılarının sonuçlarını açıklarken bir kez daha 15 Temmuz darbe karşıtı oluşanı ile, 7 Ağustos Yenikapı’da yapılan ortak mitingdeki siyasal, sivil toplum örgütlerinin ortak duruşları; darbecilere karşı duruş ruhunun zedelenmemesi çağrısını yaptı.. Keşke Hükümet’in sık sık yinelediği, korunmasını istediği bu ortak ruhla kastedilen, yaratılmak istenen medyatik algı seferberliği gerçekten askeri sivil darbelere karşı tek yürek olma amacı ile sınırlı olsa.. Korunmak, güçlendirilmek istenen ortak ruh algısı, evrensel değerler, hukuk devleti düzeni, kurumlarını ayakta tutma odaklı kalsa..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çağın en büyük tehditleri arasında dünya ölçeğinde yaygınlaşan sivil otoriterleşme düzeni, Başkanlık rejimi eğilimlerin güdülendiği bir çoğunluk düzeni adına, özgür bireyin yerine biatçı milyonlar yaratma projeleri kapsamında bilinçaltı üreten ürkütücü gelişmeler, gerçeklerle yüz yüze olmasak.. Dış destekli, gerçekten çok ürkütücü boyutları ortaya çıkmış Cemaatin ülkemiz için yeterince ağır tehditleri, sonuçları, travmaları çıkmış 15 Temmuz darbe girişiminin üzerine yeni darbeler geleceği tehditleri ile sindirilmiş toplum, örgütlülükler, teslim alınmış Meclis, yargı, kamu kurumlarının demokrasiye aykırı konumlarının ötesinde, tümden işlevsiz kılınmaları gerçeği ile yüz yüze kalmasak..
Keşke yeni haftaya, kuşkusuz çok ağır bir darbe operasyonundan korunma, hesaplaşma adına alınmış olağanüstü hal, KHK yetkilerinin hak-hukuk sınırlarını yok sayan, yüz binleri aştığı ortada, baştan yargısız infaza dönüşmüş operasyonlar, tutuklanmalar, işten atmalar, toptancı cezalandırmalar ile yüz yüze kalmış olmanın ağır sonuçlarıyla girmeseydik.. Demokrasi ortak duruşu sınavını olsun verebilmiş Meclis’in yok sayıldığı, İktidarlarının darbeye karşı acil önlemler için alınmış geçici yetkilerini, kalıcı Meclis’e ait yasama yetkisini gasp etme, ülkenin, rejimin, toplumun geleceğine ipotek koyma icraatlarıyla yüz yüze gelmeseydik..
15 Temmuz’un darbeye karşı ortak duruş ruhunu korumak çağrısı başka, bu çerçevede çağrı yapılıyor algısı ile biat eden kitleler öncelikli toplumsal güdülemelerle, ülkenin, rejimin, çocuklarımızın geleceklerinin karartılacağı bir geleceğin üretilmesine koşullar düzmek çok başka.. Darbeye karşı savaşımı fırsatçılık olarak kullanmanınbiat düzenini kurumlaştıracak sonuçlara ulaşmanın sınırları yok ki..
Baştan ayırımcı, AKP iç örgütlülüğünde çağrılar, her tür maddi manevi desteklerle toplumun öteki sorgulamasız demokrasi bilinci, sivil örgütlülüğü çok daha güçlü diğer yarısı baştan dışlanmakla yaşanan kayıpları sorgulamanın belki henüz yeri ve zamanı değil…İki aylık uygulamadan bile öylesine ağır travmatik sonuçlar ile yüzleşmekteyiz ki..
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Yatırım yapılabilir statümüzü neden kaybettik?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Moody's'in not indirimi siyasi mi değil mi, konusunu tartıştık. Aslında enerjimizi hep bu konuya yoğunlaştırmak da doğru değil. Türkiye'nin terör sorunu daha öncelikli ve önemlidir. Buna rağmen Moody's'i bir uyarı gibi algılayıp önlem almamız gerekir.Aslında Türkiye için söz konusu üç reyting kuruluşu tarafından verilen not seviyesi, 1994 yılından başlayarak, 2012 ve 2013 yılına kadar yatırım yapılamaz seviyesinde idi. Buna rağmen bol sıcak para girdi. Ancak uzun dönemli ve sıfırdan yatırım yapacak yabancı yatırım sermayesi girişi sınırlı oldu.Bugün en fazla sorun yaşayabileceğimiz alan yabancı yatırım sermayesi girişidir. Zira zaten yabancı yatırım sermayesi girişinde bir azalma var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Geçen sene ve bu sene için Ocak-Temmuz arasındaki ilk 7 ayı karşılaştırırsak, uluslararası doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişinde yüzde 54 oranında bir azalma olduğu anlaşılır. 2012 yılına kadar dünyada sermaye hareketleri daha hızlı idi... Bizde de terör sorunu bugünkü kadar tırmanmamıştı. Bugün hem bu sorunlar daha çok tırmandı hem de Moody's'in not düşürme gerekçeleri işin tuzu-biberi oldu.Moody's'in not düşürme gerekçeleri olarak, dış finansman riskleri, kurumsal güçlerin zayıflaması ve büyümenin düşmesi gösteriliyor.Türkiye'nin vadesine bakılmaksızın bir yıl içinde ödemesi gereken 168 milyar dolar dış borcu var. Ayrıca önümüzdeki bir yıl için 32-33 milyar dolar da cari açık olarak dış kaynak ihtiyacı olacaktır.Yüzde 3 büyüme fert başına yüzde 2 dolayında büyüme demektir. Türkiye bu büyüme oranı ile gelir artışı yaratamaz. Dış borcun ödenmesi için, döviz geliri dışında gelir yaratmak da gerekiyor. Fert başına yüzde 2 gelir artışı ile dış borcu ödemek için gerekli olan geliri yaratamayız. Dahası yatırım yapılamaz not düzeyi nedeni ile, dış borçlanma maliyeti de artar.Dünkü gazetelerde manşet olan, 'Hazine borçlanma ihalesine olan yüksek talebi' de doğru okumak gerekir. Bu talep içeride bankalardan geldi. Bankalar özel sektöre borç vermek yerine devlete borç vermeyi daha güvenli buluyor. Bunun için bu talep aynı zamanda ekonomideki çıkmazı da gösteriyor. Moody's'in, kurumsal güçlerin zayıflaması gerekçesine en iyi yorumu Erdal Sağlam yapmıştı.Sorun olarak, Kamu'da, Hazine'de, BDDK'da, SPK'da ve Bakanlıklar'da kadro eksikliği ve kadro belirsizliği, yetki ve sorumluluk karmaşası var. Ayrıca Hükümetin Merkez Bankası'na ekonomik gerekçelere dayanmayan baskısı var. Piyasaya gelince... Merkez Bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre, dolarda denge kuru 2.95 dolayındadır. Dolarda panik yaşanmaz. Borsa ise kendi başına hareket ediyor. Altın da dünya piyasalarına bağlıdır.Sonuç: Devlette ve piyasada oluşan bu yapısal sorunların çözümü zaman gerektirir. Bunun için enerjimizi Moody's'i tartışmaya değil, yapısal reformların nasıl yapılacağını tartışmaya harcamalıyız ve elimizi de çabuk tutmalıyız.
…***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, “‘Kahrolsun moody’s, S&P’ sahte çıkışıyla nereye?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından birisi olan Moody’s’in Türkiye’nin “notu”nu “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinin altına indirmesi, ekonomide “henüz değil”se de medya ve siyasette yeni bir “dalgalanma” yarattı!Cumhurbaşkanı daha ilk andan başlayarak Moody’s ve kredi derecelendirme kuruluşlarına yönelik, eleştirilerini sıralarken Hükümet de pazartesi günkü toplantısının önemli bir bölümünü “Moodys’in değerlendirmesinin bir öneminin olmadığı”na ayırdığını Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un açıklamalarından öğrendik.Dün de hem yandaş medya hem de ona eklemlenen diğer sermaye medyası Moody’s ve değerlendirmeleri için “üç kuruşluk” bir değerinin bile olmadığı “Moody’s’in notunu kırdık”, “Moody’se inat…”, “Moordy’s!” gibi hamasi ve aşağılayıcı manşetler yaptı.”diyen yazar, yazısının ndevamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Burada ilk akla gelen ise; “Bu kadar önemsiz ve etkisiz bir değerlendirme için Hükümetten medyaya, siyasetten ekonomiye bütün güç odaklarının ‘Moody’s’in değerlendirmeleri’ni gündemlerinin ön sırasına çıkarmalarının nedeni nedir?” sorusudur.
“Moody’s’in değerlendirmeleri”ne yönelik Hükümet ve Hükümete yakın medya ve bürokrasiden gelen eleştiri, “Moody’s’in değerlendirmelerinin ekonomik değil siyasi olduğu” biçimindedir. Ancak “sivil” ekonomi çevrelerine göre ise bu değerlendirmeler, “uyarı” olarak kabul edilmeli, “uyarılar” dikkate alınarak gereği de yapılmalıdır. Dahası Hükmet içinde de Başbakanın Ekonomiden Sorumlu yardımcısı Mehmet Şimşek de, “Moody’s’e en iyi yanıt reformlara devam etmek” olacaktır diyerek, aslında “değerlendirmenin siyasi olmadığına” dolaylı olsa da işaret edenlerin tarafında yer almıştır.
Bu tartışmanın ekonomik boyutu elbette gazetemizde ekonomiyle ilgili yazan arkadaşlarımız tarafından herhalde ayrıntıda da sürdürülecektir.
Burada şunu belirtmeliyiz ki, Hükümet tarafından Moody’s’e yöneltilen en flaş eleştiri olan “değerlendirmeler siyasidir” iddiasının tersine Hükümetin Moody’s’in değerlendirmesine yönelik yanıt mahiyetindeki “tepki açıklamaları” tamamen ve açıkça siyasidir. Dahası bu eleştirilere asıl rengini veren, Hükümetin siyasi ihtiyaçları nedeniyle, “Dünyanın bütün şer güçleri tarafından kuşatılmış, yedi düvele karşı savaşan Hükümet” algısını güçlendirmek için kullanılmaktadır.
Bütün bunların da ötesinde; uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin Hükümeti ya da BM tarafından değil uluslararası en büyük sermaye odakları tarafından ve onlara yatırımları ve girişimleri için yol göstersin, onların daha çok kâr ve rant sağlaması için gözlerini açan değerlendirmeler yapsın diye kurulmuşlardır. Bu yüzden de bu kuruluşlardan fakir fukarayı ya da mazlum ülkeleri gözeten değerlendirmeler beklemek ham hayaldir.
Türkiye gibi ülkeler bu uluslararası sermayenin dünyayı yönetme stratejisine bağlandıkları için de bu kuruluşlar tarafından denetlenmeyi de kabul etmiş olmaktadırlar. Bu yüzden de “Bu kuruluşların değerlendirmeleri bizi bağlamaz”, “Bunlar Türkiye’ye düşmanlık yapıyor” gibi tepkilerin büyük sermaye çevrelerinin gözünde bir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü Türkiye’ye sermaye ihraç eden büyük sermaye odakları bu “değerlendirme kuruluşları”nın ne dediğine bakarak yatırımlarına yön verirler. Zaten bu değerlendirmeler de Hükümetler için değil büyük sermaye odaklarının önlerini görmesi için yapılmaktadır. Devletlerin, Hükümetlerin, bu değerlendirmeleri dikkate alıp almaması da kendi bilecekleri bir şeydir!