Türkiye'den köşe yazarları
Ali Sirmen, 2 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hep OHAL Sürekli OHAL...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL’in uzatılması kararına şaşırdıysanız, size şaşarım. Yani ne bekliyordunuz ki, “bu kadar olağanüstü hal yeter, devlet artık FETÖ ile mücadelesine, hukukun sınırları içinde kalarak, onun haklar ve özgürlükler konusunda öngördüğü güvencelere saygı göstererek, devam edecektir” denerek, olağan hale geçilmesini mi? Böyle bir olasılık sıfırdı. Nitekim, “mesele derin” diyen Cumhurbaşkanı, 3 ayın değil, bir yılın bile belki yetmeyeceğini söylüyor ve ekliyor: -Kimse bize takvim belirlemesin!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Cumhurbaşkanı bunları söylerken İnsan Hakları Derneği 50 günlük OHAL uygulamasının bilançosunu, 40 bin gözaltı, 20 bin tutuklama, 80 bin çalışanın açığa alınması olarak açıklıyordu.
Bu durumda akla şöyle bir soru geliyor:
-Sanki darbe başarıya erişseydi, ne olacaktı? Aynı şey olmayacak mıydı? Şimdi OHAL uzuyor, sonra tekrar uzayacak, ardından kimbilir kaç defa daha. Artık sürekli OHAL dönemine giriyoruz. Artık olağanüstü hal, olağan hal olmuş bulunuyor.
Hem söyler misiniz, bunca yıllık devri Tayyip’ten sonra olağan halin ne olduğunu hatırlayan kaldı mı?
Yurttaşın hukuk güvencesinden yoksun, mal ve can güvenliğinden, ifade özgürlüğünden mahrum kalması için, OHAL’in ilanına da gerek yok ki. Her şeyin tek kişinin iki dudağı arasında olduğu, “yürütmeyle uyumlu yargı” formülüyle, yargı bağımsızlığının çiğnendiği, yurttaşın, sorgusuz sualsiz işinden atılma, içeri tıkılma, polis tarafından vurulma durumları karşısında sığınacağı hiçbir yer ve kurum olmadığı düzensizlik düzeni OHAL olmadan da egemendi.
Reis düzeninde, iki türlü Olağanüstü Hal vardır: OHAL’li olanağanüstü hal hali, OHAL’siz olağanüstü hal hali.
Temel hak ve özgürlüklerden yoksunluk, sorgusuz sualsiz işinden atılma, içeri tıkılma, artık olağan olduğuna göre, anayasanın 120. maddesinde öngörülen OHAL olmadan da olağanüstü hal içindeyiz.
Vatandaşın aklını fıttırmasını istiyorsanız durdurup sorun:
-Olağanüstü hal nedir? Olağan hal nedir? Bana aralarındaki farkı anlatabilir misiniz?
Yahut da daha ince daha çileden çıkarıcı şu soruları da sorabilirsiniz:
-Olağan kime göre olağandır, olağanüstü kime göre olağanüstüdür?
-Olağanüstü bir önderin dediğim dedik, çaldığım düdük ilkesine göre yönettiği bir ülke olağan hal altında yönetilebilir mi?
-Olağan hal uygulamalarıyla olağanüstü hedeflere varılabilir mi?
-Olağanüstü insanlara alelade olağan rejim uygulamaları hak reva mıdır?
-Olağanüstü hal uygulamalarıyla mı, olağan halle mi, bir toplum daha ileri gider?
Yukarıdaki sorulara herkes meşrebine göre yanıt verebilir.
Yalnız unutulmaması gereken şudur:
Artık hep olağanüstü hal, sürekli olağanüstü hal dönemine giriyoruz. Durum böyle olunca da olağanüstü olağan olmuş demektir. Bu durumda her şey olağandır, hiçbir şey olağanüstü değildir.
Her şeyin, normal, her şeyin olağan olduğu toplumlarda, kural dışı da kural olacağından, herhangi bir değer yargısı, her hangi bir norm olamaz.
Olağanüstünün, olağan, her şeyin normal olduğu toplumlarda, her şey mubahtır.
Her şeyin, normal ve mubah olduğu toplumlarda, serbest yasaktır, yasak serbest. Böyle bir toplum, nasıl olur diye merak ediyorsanız, çevrenize bakın! Göreceksiniz ki, her şey olağan, her şey normaldir.
…***
Esfender Korkmaz, 2 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Piyasa jargonunda kabadayılık yoktur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'nin veya başka bir ülkenin dış piyasalarda sattığı tahvilleri ve bonoları alanlar, bunları geri ödeme riskine karşı sigorta ettiriyor.Türkiye'nin Moody's kararından sonra risk primi, arttı. Risk priminin artması , dış borçlanma maliyetini olumsuz etkiliyor. Biz ne kadar suçlarsak suçlayalım, piyasa raiting kuruluşlarının gözünün içine bakıyor. Raiting kuruluşlarını suçlamak piyasanın ortak diline, yani jargonuna aykırıdır. Biz hep ekonomiyi, piyasayı kendi mantığımıza göre veya popülist amaçlı yorumluyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Söz gelimi Hükümet üyeleri ve baz gazeteler, 22 Eylülde yapılan Hazine ihalelerine bankalar tarafından yapılan yüksek talebi, Piyasanın Moody'si dinlemediği şeklinde yorumladılar.Oysaki İşin gerçeği farklıdır... Bu ihalelere yalnızca yurt içi bankalar talepte bulundu. Ayrıca bankalar özel sektöre daha yüksek faizle borç vermek yerine , daha düşük faizle hazine kağıtlarını tercih ettiler. Bunun nedeni durgunluktur ve bankaların özel sektörü riskli görmesidir. Dahası bankalar Merkez Bankasına ağırlıklı ortalama olarak yüzde 7.90 dan borçlandı , hazine kağıtlarını yüzde 10'dan aldılar. Zira Merkez bankası yasa gereği doğrudan hazineye sınırlı borç verebiliyor.Bunları doğru okumasak, duygularımızla okursak , bu gün içinde bulunduğumuz durgunluktan uzun süre çıkamayız.Türkiye'nin temel sorunu tasarruf yaratamıyor olmasıdır. Bunun için dış kaynağa bağlıyız. Ancak dış borçlanmanın da bir sınırı var. Kaldı ki, Türkiye ye doğrudan yatırım yapacak yabancı sermaye gerekiyor. Sıcak para, spekülatif sermaye raiting kuruluşlarını da dinlemez. Riskli ülkelerde vurgun yapmayı tercih edebilir. Ancak ciddi ve uzun dönemli yabancı yatırım sermayesi, kırılgan ekonomilere , sıcak paranın ve spekülatif sermayenin cirit attığı ekonomilere gitmez.Maalesef bu sene ödemeler blançosunda bu sorunu daha net olarak görebiliyoruz. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarda ilk yedi ayında 10,5 milyar USD olan yurt içine yönelik net doğrudan yabancı yatırımlar bu yılın ilk yedi ayında 4,8 milyar USD ile daha düşük düzeyde kalmıştır.
Yabancı sermayede doğrudan yatırımlardaki azalışa karşılık, portföy yatırımları artmıştır. Geçen yılın ilk 7 ayında 7.1 milyar dolarlık çıkış yapan yabancı sermaye bu sene aynı dönemde 9.7 dolarlık giriş yapmıştır.
…***
Faruk Çakır, 2 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Bize doğru hal lâzım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye bir darbe felâketiyle karşı karşıya kaldı ve çare olarak da OHAL ilân edildi.Olağanüstü Hal uygulaması Anayasa’da yeri olan bir idare şeklidir. Dolayısıyla bir felâket karşısında böyle çarelere müracaat etmek prensip olarak doğrudur ve zaten OHAL ilânına bu sebeple itiraz edilmedi.OHAL’in bir adım sonrası olan sıkıyönetim ilânının dahi icap ettiği haller vardır. Nitekim geçmiş yıllarda kısmî ya da umumî olarak sıkıyönetim ilân edildiği zamanlar olmuştur. Fakat hatırlatmaya dahi ihtiyaç olmadığı üzere aslolan ‘normal hal’dir. Gerek OHAL ve gerekse sıkıyönetim ilânları zarurî hallerde ve mümkün olduğu kadar kısa süreli olmadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Daha da önemlisi isimlerin değişmesiyle hakikatlerin değişmeyeceğini kabul etmek gerektiğidir. Yani bir yönetimin adı ‘normal yönetim’ olduğu halde; hak, hukuk ve adalet noktasında OHAL ve hatta sıkıyönetim hallerini dahi aratması mümkündür. Aynı şekilde geçmiş dönemlerde OHAL idaresi olduğu halde sıkıyönetim gibi uygulamalara imza atılmasına da bu millet şahit olmuştur.
OHAL’in ilân edildiği ilk günlerde Türkiye’yi idare edenler bu sürenin kısa olacağını ve kısa olması gerektiğini millete ifade ettiler. Zaten OHAL ya da sıkıyönetim gibi haller iyi olmuş olsa ülkeler hep onu tercih etmez miydi? Adı üstünde, bu şekildeki yönetimlere ara sıra ve çok zarurî hallerde müracaat edilir. Çünkü böyle ara dönemlerde alınan kararların faturası daha sonra çıkmakta ve sadece idareciler değil, millet de bedel ödemek durumunda kalmaktadır.
Türkiye’yi idare edenlerin çok yanlış bir tavrı da OHAL idaresini savunurken başka ülkelerdeki benzer uygulamalara sığınmalarıdır. Meselâ deniliyor ki, “Fransa ve hatta kısa bir süre Amerika dahi OHAL ilân etti. Onlara itiraz eden yok, bize niçin itiraz ediliyor?”
Bu itiraz, bir benzetme, bu kıyaslama kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi? Peki bu benzetme hakikat noktasında isabetli midir? Değildir, çünkü Fransa’da ilân edilen OHAL’in oradaki idareciler açısından fırsat olarak görüldüğünü ortaya koyan icraat olmadı. Bu farklılığı Türkiye’nin şartları ile izah etmek milleti ve dünyayı ikna edebilir mi?
Dünyanın ikna olmadığını bir haftalık “Brüksel notları”nı anlatan şu yazıdan da anlamak mümkün: “Stabiliteye dair bir diğer inanç bozucu mesele ise, olağanüstü hal… Amacı anlaşılmakla birlikte, OHAL’in uzatılması ihtimali Avrupalı ortakları ciddî şekilde irrite ederken, MGK’dan gelen tavsiye uyarınca önümüzdeki dönemde de bu durum sorun edilecektir düşüncesindeyim. O halde ekonomik saikler açısından, en azından şunu belirtmekte fayda var: Uzayan bir olağanüstü hal durumunun, mümkün olduğunca kısa ve en azından süresi belirli, net bir şekilde anons edilmesi kritik öneme sahip. Nitekim ‘belirsizliğin’ güven canlanmasını öteleme riski, önemsenmeyecek gibi durmuyor.”