Türkiye'den köşe yazarları
Çiğdem Toker, 5 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL’de Uzay Ajansı kuralım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL KHK’siyle kapatılan 12 TV’den biri olan İMC TV önüne TOMA’ların yığılıp reji merkezinin mühürlendiği saatlerde, Ankara’da Başbakan Binali Yıldırım, Orta Vadeli Program’ı (OVP) açıklıyordu. “Ne var bunda” diyorsanız, şöyle izah edeyim: Malum Türkiye devasa bir cezaevine dönüştükçe “yapısal reform”lardan söz ediliyor. Özellikle Moody’s’in not kırdığı hafta boyunca “yapısal reform” vaatleri ülkede demokratik devrim iklimi varmışçasına yoğunlaştı. İşte İMC, Hayat TV’nin aralarında yer aldığı 12 TV ile 11 radyo susturulurken Başbakan toplantısında dağıtılan kitapçıkta, “yapısal” olarak şöyle bir vaat yer alıyordu: “Genişbant altyapısını yaygınlaştıracağız.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hali kalan gülebilir tabii. Tek cümleyle TV’lerin kapatıldığı, sosyal medya mesajlarının, tutuklama gerekçesi olduğu bir dönemde, genişbant altyapısını yaygınlaştırmanın faydalarını ve bu faydaları hangi ecnebi muhatabına nasıl anlatacağını en iyi iktidarın kendisi biliyordur.
Keza, Uzay Ajansı da öyle. Polis dün Özgür Radyo’nun kapısını tekmelerle kırarak girerken, OVP kitapçığında, Türkiye’nin bir Uzay Ajansı kuracağı müjdesi yayılıyordu. Dolayısıyla çocuklar için Kürtçe dublajlı çizgi film yayını yapan Zarok TV kapatılırken, Uzay Ajansı kurmanın yabancı sermaye nezdinde özgün bir ferahlama yaratacağı şüphesizdir.
OVP’ye, bütçe hazırlanırken sunulan bir çeşit “niyet mektubu” demek yanlış olmaz. Bağlayıcılığı olmasa da küresel sermayeye “işleri sıkı tutuyoruz” mesajı verir, vitrin görevi görür. Enteresandır, bugüne dek OVP’yi başbakanların açıklaması âdetten değildi. Yasa gereği olan, rutin denebilecek bir uygulamayı, içinde sanki bonbon şekerleri varmış gibi Başbakan’ın programına almanın egoyla değil, olsa olsa ihtiyaç ile bağlantısı vardır. Yıllarca bakan düzeyinde Ali Babacan’ın, geçen yıl da Mehmet Şimşek’in duyurduğu OVP’nin ilk kez Başbakan düzeyinde sunulması, içeride propaganda, dışarısı için de kredibilite ihtiyacına karşılık geliyor.
Tek kalemde 12 TV ile 11 radyonun kapatılmasını, -bırakın dayanışmayı- haber değeri bakımından dahi bir cümleyle olsun metinlerine alamayan TV’ler, doğal olarak Yıldırım’ın sunduğu OVP’ye uzun uzun yer verdi. O fasılda Başbakan’ın, halka basitleştirerek anlatacağını belirtip kamu olarak tasarrufta örnek olacaklarını, zorunlu değilse araç ve yeni bina almayacakları sözü, artık kötü bir şaka bile değil.
Yıldırım’ın selefi, Ahmet Davutoğlu da göreve başlar başlamaz sunulan ilk ekonomi brifinginin ardından taşıt tasarrufundan söz etmişti.
O yıl bütçede, kamuya 8 bin 500 araç alındığını, bu araçların 222 adedinin de Başbakanlık için olduğunu anımsatalım. Başbakan anlatımında bundan daha dikkat çekici olan, bir yandan mali disiplin ve tasarruf vurgularken harcamalarla ilgili bir gelişmenin bütçeyle ilgisi yokmuş gibi sunulmasıydı.
Yıldırım, 2017’de yatırımların bu yıla göre arttırılacağını, bir kısmını bütçe, büyük kısmını da “alternatif finans kaynaklarıyla” gerçekleştireceklerini söyledi. Başbakan’ın kastı 15 Temmuz kanlı darbe girişim sonrası Meclis’ten tartışmayla geçen Varlık Fonu olsa gerek.
Gelmiş geçmiş en imtiyazlı fon olan Varlık Fonu’nu gururla anmak varken bunun yapılmamasının anlamı açık:
Kişi başına gelirdeki orta gelir tuzağını ve müteahhitlik şirketlerinin finansmanını gizlemek.
OHAL’de Uzay Ajansı kurabiliriz.
…***
Esfender Korkmaz, 5 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomik istikrar umudu bir başka bahara”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan 2017-2019 program hedeflerini açıkladı. Bu hedefler içinde, büyüme ve enflasyon hedefleri istikrar açısından daha fazla önem arz ediyor. Başbakan, programda 2016 büyüme oranının yüzde 3.2 olarak yer aldığını açıkladı. Program sonunda da büyüme oranının yüzde 5 olacağını söyledi.Türkiye'nin büyüme oranlarını karşılaştırırken dünya ile değil, gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırmak gerekir. Gelişmekte olan ülkelerde büyüme oranı daha yüksek, gelişmiş ülkelerde ise daha düşük olur. Çünkü baz yılı olarak alınan bir önceki yılda gelişmekte olan ülkelerde daha düşük, gelişmiş ülkelerde daha yüksektir. Öte yandan IMF, 2016 yılında gelişmekte olan ülkeler ortalama büyüme beklentisini yüzde 3.4 olarak açıkladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gelişmekte olan ülkeler içinde Çin ve Hindistan'ı çıkarmak bir nevi cin fikirdir ve Orta Vadeli Program'ın savunmasını zayıflatır.Benim düşüncem rakamlara takla attırarak, Çin'i ve Hindistan'ı çıkararak büyüme sorununu net olarak teşhis edemeyiz ve önlem alamayız. Bunlara harcadığımız enerjiyi, istikrar için çözüm bulmaya harcamalıyız. Başbakan, Orta Vadeli Program'a göre bu sene enflasyonun yüzde 7.5 olacağını ve dönem sonunda yüzde 5'e gerileyeceğini söyledi.Merkez Bankası'nın yaptığı beklenti anketine göre de, bu sene TÜFE oranı yüzde 8.07 olarak çıkıyor. Yüzde 7.5 veya yüzde 8 enflasyon oranları da istikrarsızlık göstergesidir. Özellikle dünyada enflasyon oranları düşmüşken bizde yüzde 8 enflasyon göreceli olarak da hâlâ yüksektir. Zira 2016 yılı dünya gelişmekte olan ülkeler ortalama enflasyon oranı yüzde 5'in altında kalıyor.Kaldı ki 2005 yılında da TÜFE oranı da 7.72 idi. Yani on bir yıldır enflasyon cephesinde değişen bir şey olmadı. Merkez Bankası 2006 yılından beri enflasyon hedeflemesi uyguluyor. Temel hedefi yüzde 5'i hiç tutturamadı.Başbakanın, on beş yıl önce enflasyonun 30-50 olduğunu hatırlayalım demesi, yani enflasyon konusunda geçmişle karşılaştırma yapması da, OVP'ye olan güveni zayıflatıyor. Zira AKP iktidar olurken 2002 sonunda gerçekten TÜFE oranı 29.75 idi. Enflasyonu düşüren IMF'nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı oldu. Çiftçiye verilen destekler yüzde 50 azaltıldı, işçi ve memur maaşlarında artış, hedef enflasyona göre yapıldı. 2004'te enflasyon zaten yüzde10'a gerilemişti.Aslında Başbakan, bundan sonra kronikleşen bu enflasyonu sıfıra nasıl düşürürüzün formülünü söyleyebilseydi daha isabetli iş yapmış olurdu. Şimdi birisi de çıkıp, 'siz iktidarı 129 milyar dolar dış borçla aldınız, şimdi Türkiye'nin toplam dış borcu 420 milyar dolara çıktı' derse, yine tartışma kısır döngüsü ve çözümsüzlük içinde kalmış olmaz mıyız?
…***
Kazım Güleçyüz, 5 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Yenikapı ruhu”na ters uygulamalar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Saray-iktidar cenahının 15 Temmuz’dan önce seslendirmeye başladığı “Dışarıda olduğu gibi içeride de dostlukları arttıracağız” söylemi, kalkışma sonrasında partiler arasında oluşan “darbeye karşı ortak tavır” ekseninde gelişerek sürerken, HDP’yi dışlayan Yenikapı mitinginde yeni bir boyut kazandı.Orada sergilenen “birlik-beraberlik” tablosunu ifade için her fırsatta “Yenikapı ruhu“na atıf yapılır oldu. Bilhassa iktidar kanadı sürekli bu “ruh”u vurguladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Farklı siyasî görüşlerin darbe ve terör tehdidine karşı ortaya koyduğu birliktelik ve dayanışma, elbette özlenen bir tavırdı. Ve bu tavır OHAL ilanı ile, hemen ardından çıkarılan ilk KHK’da da devam etti.
Ama sonrasında işin rengi hızla değişmeye başladı. Bilhassa müteakip KHK’larla yapılan ve on binlerce insanı sorgusuz sualsiz memuriyetten çıkaran tasfiyeler, eşzamanlı olarak her kesimde gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklamalar, bu mutabakat havasının dağılmasına yol açtı.
Başından itibaren iktidarın verdiği “İntikam hissiyle hareket etmeyeceğiz, âdil olacağız, kılı kırk yaracağız, kurunun yanında yaşın da yanmasına izin vermeyeceğiz” gibi sözlerin tutulmayıp havada kaldığını düşündüren bir tablonun ortaya çıkması vicdanları harekete geçirdi.
Mağduriyet iddialarının on binlerce kişiyi doğrudan, 1 milyonu bulan insanı da dolaylı olarak kapsayan listelere konu olması, bir yerden sonra iktidarı da meseleye bu açıdan bakmaya mecbur etti.
Mağdurlar için başvuru merkezleri oluşturuldu ve buralara yoğun müracaatlar oldu. Çoğu insan pek fazla ümit bağlamadan da olsa dilekçe verdi. Nitekim iktidardan sâdır olan “Mağduriyet konusu kasıtlı olarak abartılıyor, bunu yapan da yine ‘FETÖ’cüler. Şikâyeti incelenip haklı bulunanların oranı binde bir bile değil” mesajları bu güvensizliğin haksız olmadığını çok kısa sürede ortaya koydu.Gelinen noktada ise hükümet “mağduriyet edebiyatı”ndan dem vurup, milletin bunu asla hoş görmeyeceğini söylüyor.Ama milletin nabzı hiç de öyle atmıyor.