Ekim 05, 2016 11:27 Europe/Istanbul

Faruk Çakır, 5 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Türkiye’nin en büyük müstehcen yayıncısı kim?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Her konuda övünmekte dünya birinciliğini kimselere kaptırmıyoruz, ama sosyal hayatın ve ahlâkın sarsıldığı, cemiyetin temel taşı olan ailenin yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunun da farkında değiliz.Ülkemizin çok derdi var, önemlilerinden biri de müstehcen yayınlardır. Gerek televizyon ve gerekse gazeteler eliyle sosyal hayat adeta bombalanıyor. Elbette sanal âlem denilen internet vasıtaları da her türlü yolu deneyerek ahlâkı ve aileyi mahvetmeye çalışıyor. Ve bu saldırı bir günle, bir yılla da sınırlı değil. Yıllar önce başlayan bir çirkin saldırı ile karşı karşıyayız. Vahim olan, son yıllarda bu saldırıyı yapanların kimliğinin kısmen değişmiş olmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Şu anda müstehcen yayın yapan gazete ve televizyonların en önde gidenleri, patronluk, sahiplik açısından bakınca mütedeyyin insanlar! Siyasî anlayışın da bu yayıncılara siyaseten destek olduğundan hareketle bir adım daha ileri gidip, ‘bugünkü müstehcen yayınların fiilî sahibi ve asıl sorumlusu Türkiye’yi idare edenlerdir’ denilse her halde yanlış olmaz.

Daha önce çeşitli vesilelerle hatırlatmaya çalışıldığı üzere tekraren şunu söylemek isteriz: Gazete, televizyon, internet ve her türlü vasıta ile müstehcenliği/cinselliği teşvik eden yayınlara imza atanlar dolaylı olarak ülkemizin mahvına da imza atmış oluyorlar. Yanlışlığı noktasında ittifak olan bu gidişe Türkiye’yi idare edenlerin pek de itiraz ettiklerini görmüyoruz. Sahip olduğu bütün vasıtalar ile müstehcen yayıncılıkta en önde koşan gazete ve televizyonların sahipleri, siyasî irade tarafından bu hususta hiç ikaz edildi mi? “Arkadaşlar ne yapıyorsunuz. Bu yayınlar başta gençler olmak üzere aileyi tahrip ediyor. İnsaflı olun” denildiğini bir defa olsun duyan var mı? Fakat bu yayınlar için eski günlerde isimleri de zikredilerek “Bunları satın almayın” denilmişti. Çünkü o dönemde şimdi dost görülen yayınlar siyasî olarak muhalifti. Gazetelerin, televizyonların ve bir bütün olarak medyanın siyasî muhalefetine itiraz eden iktidar sahiplerinin milletin maneviyatına muhalefet edilmesine itiraz etmemeleri normal midir? Gazetelerin birinci sayfalarını siyasî iktidar övgüsüne ayırdıktan sonra diğer sayfalarda cemiyetin temeline dinamitler yerleştirmek serbest midir? Aynı şekilde televizyonların haber saatini siyasete ve iktidar övgüsüne ayırdıktan sonra her türlü müstehcen yayın yapmak serbest midir?

Türkiye’nin içinde olduğu bu tablo iyi bir tablo değildir. Hele hele ailenin mahvedilmesi karşısında muhafazakâr bilinen siyasetçilerin ve medya patronlarının sessiz kalması hiç doğru değildir. Bir gün olsun bu meselenin tartışıldığına, televizyon ve gazetelerin eleştirildiğine şahit olmadık. Yüzde yüz yanlış olan bu tavır gerçekte ne siyasetçiye ne de medya patronlarına fayda vermez. Bugün için fayda veriyor gibi görünse de uzun dönemde bu yanlışların bir faturası olur. Siyasetçiler bu meseleye çok daha ciddî eğilmeli ve kendilerini destekliyor diye müstehcen yayıncılara sessiz kalmamalı.Alternatif olma iddiasıyla yola çıkan bazı televizyon kuruluşlarını müstehcen yayın noktasında öncekileri aratmayacak hallere düşmüş olması çok ibretliktir. Temennimiz ve duâmız müstehcenlik batağının ikna yoluyla kurutulması ve ailenin sağlam kalmasıdır.Memleketimizin geleceğini düşünen herkes bu hususta üzerine düşün görevi yapmak durumunda. Siyasetçisinden sanatçısına, eğitimcisinden iş dünyasının temsilcilerine kadar herkes ve hepimiz vazife başına!

…***

Metin Celal, 5 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Özgürlük Nöbeti’ yalnızlığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü mücadelesi sonu görünmeyen bir yolda el yordamıyla yürümeye çalışmaktır. Aslı Erdoğan bu yolda yalnız yürüdüğünün bilincindeydi. Özgür Gündem’deki yazıları yazmadan önce bile biliyordu bir gün yolunun mahpusane yoluna düşebileceğini. Sohbetlerimizde hiç yerinmeden sözünü etmiştir bu olasılığın. Necmiye Alpay, 12 Eylül’ün Mamak cehenneminde geçen yıllarının sözünü bile etmezdi. Türkiye’de barışın sözcülüğünü yaptığınızda başınıza neler gelebileceğinin onlarca yıl önce bilincine varmıştı. O nedenle ifade vermeye giderken tutuklama kararı çıkarsa hiç şaşırmayacağını düşünmüştür. Necmiye Alpay’ı yine şaşırtmadılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geçen hafta, 30 Eylül Cuma günü, Dünya Çevirmenler Günü Toplantısı’na giderken neler konuşurum diye düşünüyorum. Konumuz, “Düşünce ve İfade Özgürlüğü”, OHAL’den sonra yaşananlar konuşulacak. “Ne yapmalıyız” diye sorulacak. Dilbilimciliğinin, eleştirmenliğinin yanında Türkçenin en iyi çevirmenlerinden olan Necmiye Alpay’a, günümüz dünya edebiyatının yaşayan önemli isimlerinden Aslı Erdoğan’a ve daha onlarca düşünce ve ifade özgürlüğü mahkûmuna şiir çevirilerini yollayacak çevirmenler, dayanışma duygularını iletecek...

Aklıma “hapiste kaç gazeteci, yazar, çevirmen, yayıncı vardır” sorusu takılıyor. Sayının her gün arttığını, artık takip edilemez hale geldiğini biliyorum. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş’e danışıyorum. Yanıtı her zamanki gibi hızlıca geliyor. Dosyanın başlığı oldukça anlamlı; “TGC Tutuklu Gazeteciler Listesi - güncel değil”. TGC’nin listesi 106 kişiden oluşuyor. Liste “güncel değil” çünkü her an yeni eklemeler oluyor.

Pazartesi günü yayıncılar olarak Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu önünde sürdürülen “Özgürlük Nöbeti”ne katıldık. Bizden başka ÖDP Başkanı Alper Taş ve partili arkadaşları ve çeşitli insan hakları kuruluşlarının temsilcileri vardı. Parmakla sayılamazdık ama yüzden fazla da değildik. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın şahsında tüm barış tutukluları için konuşmalar yaptık, şarkı söyledik. Sesimiz mahpusane duvarını aşıp onlara ulaşıyor mu, sorusu vardı aklımızda. Çünkü üç gazete, beş – altı internet sitesi dışında söylediklerimizle medyanın ilgilenmeyeceğini biliyorduk.

Düşünce ve ifade özgürlüğü mücadelesinde şairlerin, yazarların, çevirmenlerin, gazetecilerin ve yayıncıların nasıl yalnız bırakıldıklarını düşündüm Özgürlük Nöbeti’nde. Ülkemizde kitap basımının başlangıcı aynı zamanda kitap yasaklarının da başlangıcıdır. İlk gazete çıktığında gazeteciler, yazarlar hapsedilmeye başlamıştır. Belki de bu nedenle şairlerin, yazarların, çevirmenlerin, yayıncıların tutuklanmasına alışılmıştır, garipsenmez. Ama bu olağanlaşma, sahiplenmeme dayanışmama ve nihayet unutmayı beraberinde getirir. Bu halimiz devam ettiği müddetçe de özgürlük nöbetlerinde hep yalnız hissederiz kendimizi...

…***

Muharrem Bayraktar, 5 Ekim tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “CIA’yı ve ABD’yi aklama cephesi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de başbakanlık dâhil çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi olan, yakın siyasi tarihimizin önemli isimlerinden Mesut Yılmaz, uzun zamandan beri güncel konularda pek konuşmuyordu. Yılmaz, sonunda sessizliğini bozdu ve 15 Temmuz darbe süreci ile ilgili açıklamalarda bulundu.Türkiye’de başta bu satırların yazarı olmak üzere darbecilerin içindeki ABD parmağını deşifre etmek isteyenleri yalanlarcasına “dış odağı” Amerika dışında aramamız gerektiğini vurguladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Mesut Bey şöyle dedi:

“Panel için ABD’ye gittiğimde önemli görevlerde bulunmuş, şu anda danışmanlık yapan birisine “Bu işin arkasında CIA olabilir mi?” diye sordum. “Eğer CIA olsaydı başarısız olmazdı” dedi ve bana bir darbenin başarılı olması için önce iletişim sisteminin nasıl çökertilebileceğini anlattı.”İki günden beri bu köşede, darbeden 1 gün önce Büyükada’da Spilandit Otel’de gizli bir toplantı yapan CIA’nın saha elemanı Ellen Laipson’un izinin sürülmesinin darbe ile ilgili çok önemli bilgilerin elde edilmesine imkân sağlayacağını yazarken Mesut Yılmaz’ın açıklaması geldi:

“Bu, CIA’nın işi değil!”

Sebebi neymiş?

CIA yapsaymış darbe başarısız olmazmış, iletişim sistemlerini çökertirmiş.Demek ki, eski başbakanımıza göre CIA’nın el atacağı olası bir darbe denemesinin başarısız olma şansı yok.Bu, aba altından sopa göstermek midir bilemiyoruz ama bize göre 15 Temmuz darbesinin mimarı olarak pazarlanan ve ordu içinde önemli bir destekçisi bulunan FETO’nun Pensilvanya’daki evinin kapısında sürekli FBI elamanları bulunurken nasıl oldu da “Sam Amca’dan bile gizleyerek!” darbenin düğmesine basabildi?

Eski başbakanımızın açıklamalarında satır aralarına yerleştirdiği yorumlardan “FETO hareketinde ve darbe sürecinde ABD’nin ve CIA’nın parmağını aramamamız gerektiğini” anlıyoruz.

Yılmaz “FETO’ya verilen global görev gereği” onun böyle örgütsel, gayri milli bir yapı kurduğunu söylüyor da, acaba kendisi de böyle bir global görevin gereği olarak mı “sakın ha, ABD’de CIA’da suçlu aramayın” şeklinde beyanatlar veriyor diye kuşku içindeyim.

Peki, o halde FETO’nun yurt içinde ve yurt dışındaki toplantılarına koşar adım giden; ABD’nin Türkiye eski Büyükelçisi Richard Clark Barkley’in, CIA eski ajanı Graham Fuller’in, ABD Dışişleri İstihbarat Bürosu eski şefi Alan Makowsky’nin, ABD eski dışişleri görevlisi, Ankara eski Büyükelçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu, Güneydoğu Asya Uzmanı George Haris’in, yine eski ABD Ankara eski Büyükelçisi Marc Grosman’nın, ne işi vardı FETO’nun organizasyonlarında?Ve daha yüzlerce Amerikalı.

Mesut Yılmaz, uzun süredir konuşmuyordu, keşke konuşup da “ABD ve CIA’yı hedef tahtasına koymayın” mealinde bir konuşma ile arzı endam eylemeseydi.Türkiye, kuklaları da, kuklaları kullananları da ortaya çıkarma becerisini göstereceği nispette gerçek gücünü ispat etmiş olur.