Türkiye'den köşe yazarları
Ahmet İnsel, 8 Ekim tarihli Cumuriyet gazetesinde, “Keyfi yönetime karşı direniş hakkı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Keyfilik, mutlakiyetçi rejimlere özgü değildir. Meşruiyetinin kaynağını siyasal toplumun çoğunluğunun iradesinden alan bir iktidar da keyfi bir yönetim sergileyebilir. Bir iktidarı keyfi olmaktan alıkoyan olgu, onun milletin iradesini temsil ediyor olması değil, sahip olduğu iktidarın sınırlarıdır. Eğer yasal yollarla iktidara gelmiş bir güç, bir müddet sonra bu sınırları kendinin istediği gibi belirleyeceğini ilan ediyor veya bunu böyle uyguluyorsa, hukuk devleti yürürlükten kalkar, kanun devleti başlar. Kanun devletinde iktidarın keyfiliğine engel olacak bir karşı güç yoktur. İktidar seçmen topluluğunun yeterli çoğunluğunun desteğine dayanarak keyfi bir yönetim uygulayabilir.”diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hukuk devleti, devletin bütün kurumlarının işlemlerinin ve eylemlerinin, önceden açıkça ilan edilmiş kurallara uygun biçimde gerçekleştirildiği bir devlettir. Bu yükümlülük en başta hükümetin omuzlarındadır. Hukuk devleti, yurttaşların hukuki güvenlik içinde olduğu bir yönetimdir. Bu nedenle devletin bütün karar ve uygulamalarının yargı denetimine bağlı olması hukuk devletini tanımlamak için yetmez. Aynı zamanda yargının bu hukuki güvenliği verme kapasitesine sahip olması, yani her şeyden önce iktidardan bağımsız olması elzemdir.
Baskı, hukuk dışı uygulama veya zulüm olarak nitelenecek yaptırımlar karşısında yurttaşların haklarını koruyacak hukuki yollar kapalı ise veya büyük ölçüde etkisiz durumda iseler, rejimde münferit bir keyfilik değil, sistemli bir hukuk dışılık hâkim demektir. Kendini bu keyfiliğin yarattığı baskı ve zulmün mağduru olarak gören birey ve toplulukların seslerini duyurma, mağduriyetlerini ifade etme yollarının olmaması veya yasaklanmış olması da sistemli bir hukuk dışılığın yürürlükte olduğunun şaşmaz göstergesidir.
Keyfi yönetime karşı yurttaşların ne yapabileceği yüzyıllardır tartışılan bir konudur. keyfi yönetim uygulamalarının yanında, temel hak ve özgürlüklerin sürekli daraltılmasına karşı yurttaş topluluklarının tepkilerini ifade etme, toplumun geri kalanıyla bunu paylaşma kanallarının kapalı olması veya bu hakkın kullanımının yeterli hukuki güvenceye sahip olmaması, direniş hakkını yaratır. Bazı modern, demokratik devletlerin anayasalarına pozitif hukuk normu olarak da giren direnme hakkı, keyfi yönetimin baskılarına, haksızlıklarına, zulmüne karşı yurttaşların tepki gösterme hakkı olarak tanımlanıyor. Çünkü yasal yollardan iktidara gelen ama seçmen topluluğunun ona verdiği yetkileri kötüye kullanan, temel hak ve özgürlükleri keyfi yöntemlerle çiğneyen iktidar meşruiyetini yitirir. Yasal olmaya devam eder ama artık meşru değildir.
Hukuk devleti olma niteliğini kaybeden iktidarlara karşı direnme hakkı, hukuk devletine dönüşü sağlamak amacıyla ve şiddet yollarına başvurmadan, yani saldırgan bir direnme haline dönüşmeden sürdürülürse, bu hakkın kullanımı evrensel hukuk ilkelerine göre tartışmasız biçimde meşrudur. Sivil itaatsizlik, bu aktif ama saldırgan olmayan, şiddet yollarına başvurmayan direniş hakkının kullanımının bir parçasıdır.
Elbette bu hakkın kullanım koşullarını tamamen nesnel kıstaslarla tarif etmek mümkün değildir. Direnme hakkının meşruiyet koşullarının var olup olmadığı her zaman tartışmalıdır. Ayrıca devletlerin adil olmayan her yaptırımına karşı direnme hakkı doğurmaz. Bu hakkı doğuran olgu, hukuk devleti ilkelerini çiğneyen yaptırımların belli bir süre yürürlükte olması ve kişilerin tahammülünü zorlayacak baskı ve zulüm derecesine varmasıdır. Bunun nesnel ölçütü yoktur. Bu ölçüt sorunu, meşruiyet yitimi değerlendirmesinin toplumun önemli bir bölümü, örneğin yarısı tarafından paylaşılmaması durumunda daha çetrefilleşir. Bu nedenle, iktidarın meşruiyetini yitirdiğine inananların üzerindeki en büyük sorumluluk, toplumun geri kalanını böyle bir durumun varlığından haberdar etmeye, onları yapılanların kabul edilemez olduğuna ikna etmeye çalışmaktır. Bu amaca ulaşmak için şiddet ve zor içermeyen her türlü yolu denemektir. Bunu sadece mağdurların yapması yeterli olmaz. Keyfi iktidarın doğrudan mağduru olmayanların da bu uğraşı vermek, verenlere destek olmak ahlaki yükümlülüğüdür.
…***
Kazım Güleçyüz, 8 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Mahkemelerin zorlu sınavı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Genelkurmay’ın “Personel mevcudumuzun sadece yüzde 1.5’u katıldı” dediği 15 Temmuz kalkışmasının arka planı hâlâ karanlıkta.Failler, taşeronlar, planlayıcılar, azmettiriciler, alet olanlar, iç ve dış bağlantılar...Cevabı hâlâ meçhul olan birçok soru.O gece TRT’de okutturulan ihtilâl bildirisinin altındaki “Yurtta Sulh Konseyi”nin kimlerden oluştuğu da hâlâ tesbit edilemedi.Darbeyi MİT’e haber verdiği belirtilen subay tutuklandı, ama aldığı bu haberi Cumhurbaşkanı ve Başbakana iletmeyen MİT Müsteşarı göreve devam ediyor.Kritik saatlerdeki pozisyonuna dair soru işaretleriyle Genelkurmay Başkanı da.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Adlî süreç ve soruşturmalar ardı arkası gelmeyen gözaltı ve tutuklamalarla sürerken, tevkif edilenlerin sayısının 32 bine kadar çıkması, “Bu işin içinden nasıl çıkılacak?” diye sordurması kaçınılmaz olan bir yargı kaosunu da gündeme taşıyacak.
Gerçekten, bu kadar insan hangi mahkemelerce hangi salonlarda nasıl ve ne kadar zamanda yargılanacak? Bunun için gerekli fizikî şartların tamamlanması bile başlı başına zor bir mesele değil mi?
İlaveten, sayı daha da artmazsa, 32 bin kişinin sadece kimlik tesbiti bile aylar sürer. Ardından savunmaların alınması ve diğer yargılama prosedürleri... Mahkemeler bunun altından nasıl kalkacak?
Önceki dönemlerde açılan yüzlerce sanıklı örgüt davalarından çok daha büyük ve kapsamlı devasa bir yargılama.
İşin bu tarafını bilen hukuk erbabı, evvelce bu boyutta bir benzeri yaşanmamış olan “FETÖ” davasının sadece “teknik” işlemlerinde dahi büyük zorluklar çıkacağına işaret ediyorlar.
…***
Remzi Özdemir, 8 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde “Bankalar hile hurda mı yapıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ümit Leblebici, TEB Genel Müdürü.Başarılı bir bankacı. Bazı bankaların genel müdürü gibi sürekli basının karşısına çıkmaz, reklamlarda oynayıp şov hiç yapmaz.Gereksiz demeçler vermeyen doğru zamanda doğru konuşan bir banka yöneticisi. Bilgi kirliliğini sevmeyen ve kurumunda da buna izin vermeyen bir yönetici.Nitekim bankasını da istikrarlı bir şekilde yönetiyor. Agresif yönetim şeklinden çok istikrarlı ve güven veren bir yönetim tarzı var.Bu başarılı ve farklı bankacı geçen hafta bir ekonomi dergisine verdiği demecinde ilginç bir cümle kullandı.15 Temmuz darbe girişiminden tutun da Moody's'in kredi notumuzu düşürmesine kadar çeşitli konuları değerlendirdiği bu konuşmasındaki şu cümlesi çok önemli:"Konut kredilerinde hile hurda yapmadan 10 yıla kadar faizi yüzde 0,99'a indiren bankalardan biriyiz."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hile hurda! Bir banka yöneticisi konut kredilerinde kendilerinin hile hurda yapmadığını söylüyor.İşte bu cümle çok önemli.Nedir hile hurda?Sektörde başka bankalar konut kredisinde hile hurda mı yapıyor?TEB'in sahibi Fransız BNP. Ümit Leblebici bu sözleri eğer Fransa'da söyleseydi 10 dakika sonra Fransa Finans ve Bankacılık Düzenleme Komitesi anında bunu suç duyurusu olarak kabul edip, hile hurda yapan bankaları araştırmaya başlardı.Ümit Leblebici'nin bu sözleri ile ilgili BDDK nasıl bir hareket yapar bilemiyoruz. Ancak bu söz mutlaka incelenmesi dahası dikkate alınması gereken bir konu.Hile hurda var mı?Türkiye'de bankalar son bir kaç yıldır sürekli olarak itibar kaybediyor. Halkın güveni bankalara karşı sürekli sarsılıyor. Akla gelmeyecek satışlar ve ücret politikaları vatandaşın bu kuruluşlara karşı güveninin sarsılmasına neden oldu. BDDK bir liste yaptı ve "bu hizmetlerden bu ücreti alacaksın" dedi ama arkadan dolanmayı seven bankalar yeni yeni ücretler icat etti. Nitekim Gümrük ve Ticaret Bakanlığı bazı bankalara tüketiciyi aldattığı için sürekli para cezası veriyor. BDDK burada taraf olmuyor, cezaya neden olan aldatmanın yolunu maalesef tıkamıyor ve ihlaller sürüyor.TEB şu ana kadar arkadan dolanmaya tenezzül etmeyen bankalar arasında yer alıyor. Nitekim konut kredisi konusunda da genel müdürün ağzından çıkan doğru. Gerçek anlamda faizler açıklanan ile aynı.Ancak Sayın Leblebici'ye, burada sormadan geçemeyeceğim bir konu var.-Kredi alan bir vatandaşa gerekli gereksiz kaç tane sigorta yapılıyor?-Faiz oranları konusundaki hassasiyet sigorta poliçeleri konusunda da gösteriliyor mu?Mesela Hayat Sigortası'nın yanında kaç tane sigorta kesiliyor. Son dönemde bankalar bankacılıktan çok sigorta acentesi gibi çalışıyor. Hiç bir zaman riske dönüşmeyecek çilingir, cüzdan, çocuğum, iş yerim, evim gibi ve adını hatırlayamayacağım abuk subuk onlarca poliçe türedi. Bankalar yüzde 40'a varan hatta bazılarında yüzde 50 gibi kâr marjı olan poliçeleri personeline hedef olarak veriyor ve özellikle konut kredilerinde bazı bankalar üç sigorta yapıyor.Mesela konut kredilerinde dürüst olan TEB, ihtiyaç kredilerinde de en rekabetçi oranla piyasa oyuncusu. Ancak ihtiyaç kredisinde mesela 5 bin lira kullanan vatandaşa kendi bankasından kaç tane sigorta yapılıyor? Yani Hayat Sigortası yaparken bu poliçenin içine yüksek primli işsizlik sigortası da ekleniyor mu?