Ekim 09, 2016 09:52 Europe/Istanbul

Mehmet Kara, 9 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Araştırma Komisyonu’nun görevi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulmasına karar verilen, fakat AKP’nin üyelerini geç bildirmesiyle çalışmalarına bir türlü başlayamayan darbe araştırma komisyonu Meclis’in açılmasıyla birlikte çalışmalarına başladı. Ancak kuruluşundan çalışmaya başlamasına kadar 2.5 aylık süre de geçti.Komisyon dört partiyi temsilen 15 milletvekilinden oluşuyor. Komisyon, 3 ay süreyle 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arka plânını araştıracak. Gerekli görüldüğü takdirde komisyonun çalışma süresi uzatılabilecek.İlk çalışma gününde başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi yapıldı. Bu dört divan üyesinin de AKP’den olması tartışma konusu oldu. Meclis içtüzüğüne göre iktidar partisi çoğunlukta. Bu çoğunluğa göre de seçimin neticesi böyle gerçekleşti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Araştırma Komisyonu’nun bu kadar geç çalışmaya başlamasının yanlışlığı ifade edilirken, bir de divan üyelerinin iktidar partisinin oluşması tartışması yaşandı.

Komisyon çalışma süresi boyunca yüzlerce kişiyi dinleyecek, araştırmalar yapacak. Sonrasında da bir rapor hazırlayacak. Rapor soruşturmaları yürütülen dâvâlar için de önemli olacak.

Bu durum içtüzüğe uygun olabilir, ama bütün partilerden birer kişinin divanda olması daha iyi olurdu.

Sivil anayasa yapmak için her partiden 3’er milletvekili olduğu gibi bu komisyonda da en azından başkanlık divanında her partiden birer üyenin olması uygun düşerdi. Yine Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun 2. Başkanı ana muhalefet partisinden... Bu komisyon çalışmalarında da bunun yapılması beklenirdi.

Tabiî komisyonun kimleri dinleyeceği de önemli. Bu konuda da başkanlık divanına yetki verilmesi tartışma konusu olacaktır.

Darbe Komisyonu başkanı olan AKP Burdur Milletvekili Reşat Petek, başkanlık divanı oluşurken her partiden üye olabileceğini söylemişti. Ancak yaptıkları seçim sonucunda oluşan divanın anayasaya, Meclis içtüzüğüne ve teamüllere aykırı olmadığını söylüyor…

Petek’in bu aşamada “Darbe Komisyonu kamuoyuna açıktır, çalışmaları alenidir, basın da izleyecektir” taahhüdünü de not etmek gerekiyor. Daha ikinci toplantıda kameraların dışarıya çıkarılmaya çalışılması bu taahhüdün ne kadar geçerli olacağını gösterdi!

Bu komisyonun büyük ve önemli bir görevi var. Daha başından bu tartışmaların yaşanmasında çıkacak rapora da, çalışmalara da gölge düşüreceği görülüyor.

Darbelerden ve darbecilerden hesap sorulurken karanlık noktaların kalmamasının ne kadar önemli olduğuna şüphe yok. Bu karanlık noktaların aydınlatılması için yargının üzerine büyük görev düşerken, milletin iradesinin tecelli ettiği ve 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsünde büyük vazife üstlenen Meclis’e de görev düşüyor.

1960 ve 1980 darbeleri, 1971 muhtırası, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası ile ilgili gerekli araştırmalar yapılamadığı için kafasında “darbe” olanların bu düşünceleri zaman zaman depreşiyor. 11 Nisan 2012 tarihinde yine dört partinin ortak kararı ve oylarıyla Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu kurulmuştu. Komisyon aylarca çalıştı ve iki cilt halinde bin 420 sayfalık rapor hazırlandı. Ancak rapor görüşülemeden rafa kalktı.

Komisyon Başkanı Nimet Baş’tan raporu alan Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in “Kurumsal olarak darbelerin birinci derecede mağduru TBMM’dir” demesi önemliydi. Zira hep öyle olmuştur. Önceki darbelerde darbeciler devleti yönetenleri tutuklarken Meclisi kapatmışlardı. Son kanlı darbe girişiminde darbeciler Meclis’i kapatamamışlar, ancak tarihte görülmemiş bir hainlikle Meclis’i bombalamışlardı.

Meclis darbe teşebbüsünü araştırma komisyonunun, teşebbüsünün bütün yönlerini araştırması için herkesin yardımcı olması önemlidir.

…***

Esfender Korkmaz, 9 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yoksulluk ve özgürlük kısır döngüsü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması'nın 2015 yılı sonuçlarına göre Türkiye'de yoksulluk oranı yüzde 21,9'dur. Bu demektir ki 79 milyon olan nüfusumuzun 17 milyon 300 bini yoksuldur. Bunların 15 milyonu seçmendir. Bir ülkede yoksul sayısının artması, siyasi olarak yoksulluğu kullanmak niyetinde olanlar için aynı zamanda fırsat oluşturur. Muhalefet partilerinin yapması gereken, yoksulluğun çözümü için istihdam yaratacak ve gelir dağılımını düzeltecek projeler hazırlamak ve bu konuda halkı ikna etmektir.İktidardaki partiler de yoksulluğu azaltacak projeler yapabilir. Ancak fiilî durumda yoksulluk arttığına göre bunu başaramamışlardır.”diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geriye tek alternatif kalıyor... Yoksul kesime çeşitli yöntemlerle bütçeden para dağıtmak, maddi ve manevi destekleri artırarak onları siyasi iktidara mecbur kılmak.Ülke bir defa yoksulluk tuzağına girerse, yardım alanlar başka bir parti gelirse aynı yardımların kesilmesinden korkarlar ve hep aynı iktidar partisine oy verirler. Uzun süre iktidarda kalan partilerin doğru veya yanlış tasarrufları olabilir. Yanlışlardan hesap sorulacağından korkan iktidar partileri de otokrasiye kayar. Dikta rejim bir defa gelince bir daha gitmez. Zira gerideki tasarrufları her zaman sorgulanabilir.Dikta rejimleri de büyümeyi artırır mı? Bu soru tartışmalıdır. Zira dikta rejimleri, piyasa ihlallerini önleyebilir, yatırımlar için pragmatik önlemler getirebilir ve büyüme artabilir. Ancak bütün bunların tersi de olabilir.Bugün dünyada kesin olan sonuç yoksul ülkelerde aynı zamanda  demokrasi yoktur. Ya da demokrasinin olmadığı ülkeler yoksuldur. Dünyada dikta rejimleri ve yoksulluk birbirini besleyen bir süreç yaratmıştır. Özetle, fert başına gelir düştükçe, yani ülke fakirleştikçe, özgürlük azalmaktadır.

…***

İhsan Çaralan, 9 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “10 Ekim, barış ve demokrasi mücadelesinin günü!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Günlerden 10’uydu 2015 yılı ekiminin. Talepleri artık kan dökülmemesi, barış ve kardeşlik içinde yaşamasıydı, Türkiye’nin ve bölgenin halklarının. Bir savaş olacaksa bu, sonsuz barış için, kardeşlik için, eşitlik için, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya için olsun diyorlardı!Ama barıştan nefret edenler, güneşin altında özledikleri dünyayı savunamayanlar, lanetli bedenlerine bombaları sararak, girdiler aralarına ve katlettiler 101 barış savaşçısını; 400’ünü de yaraladılar. Ve devletin en yetkili makamındakiler, daha ilk günden itibaren bu saldırıyı “Barış talep eden masum yurttaşların cani bir örgütün elamanları tarafından katledilmesi, ülkenin barış içinde olması talebine karşı bir saldırı” olarak görmediler. En fazla, “vakayi adiye”den bir “asayiş olayı” olarak gördüler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu “özel tutum”, geçtiğimiz bir yıl boyunca; katliamın kurbanlarının yakınlarına karşı da, katliamın hedefi olan demokrasi güçlerine karşı da; katliamda hayatını kaybedenlerin anmaları, anılarının yaşatılması için yapılan tören ve etkinliklerin engellenmesine varan girişimlerle sürdü.

Nitekim 10 Ekim Katliamı’nın birinci yıl dönümünde Ankara’da yapılacak olan anmanın da Ankara Valiliği tarafından yasaklandığını öğrendik.

Ankara Emniyet Müdürlüğünden yapılan yasaklamaya ilişkin açıklamada, “İlimiz sınırları içerisinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması amacıyla gerekli tedbirlerin alınması kapsamında,... yasaklanmıştır” denmektedir. Yani halkın güvenliği için bu yasaklama yapılmış!

Yalandan kim ölmüş ki!Çünkü bu, barış talebinin yasaklanmasıdır;Çünkü bu IŞİD’i ve iş birlikçilerini lanetlemenin, güvenlik güçlerinin katliama göz yumması anlamına gelen “ihmallerinin” yüzlerine vurulmasının yasaklanmasıdır.Çünkü bu, özgürlükleri kullanma hakkının yasaklanmasıdır.Yaklaşık bir ay sonra da 10 Ekim Katliamı’nın sorumlusu olarak gösterilen kişiler “yargı” önüne çıkarılacaktır. Ama, 10 Ekim 2015 günü, kendilerine gelen istihbaratı bile değerlendirmeyen, ellerinin altındaki IŞİD’cilerin saldırılarını önlemeyen emniyetin hiç bir yetkilisi yok bu yargılamada. Her zaman olduğu gibi, 101 kişinin katlinde de hiçbir “güvenlik zafiyeti” yoktur!

Ülkenin içinden geçtiği sürecin özellikleri, 10 Ekim Katliamı’nı sadece bir anma günü, sadece büyük bir katliamın gerçekleştirildiği bir yıl dönümünden öte, bir demokrasi ve barış günü olarak almamızı gerektirmektedir. Bu da bize katliamın trajik yönünü olduğu kadar, hatta ondan da fazla siyasi boyutuyla, her gün süren barış ve demokrasi mücadelesinin bir dayanağı olarak değerlendirme sorumluluğunu yüklemektedir.