Türkiye'den köşe yazarları
Arslan Bulut , 11 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kapıkullarını, sadece FETÖ mü yetiştirdi” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP'nin bu kadrolaşma ile bir daha iktidardan inmemenin hesabını yaptığı uyarısını ise Los Angeles Times'ta yazan Amir Tahiri 2002'nin Aralık ayında yapmıştı. Tahiri, AKP'ye muhalif olanların, "Erdoğan ve Gül, radikal İslamcılığın karşısına yıllar içinde dikilmiş barikatları yıkmak amacıyla Avrupa kartını kullanıyor" iddialarına dikkat çekmiş ve Erdoğan ve Gül'ün laiklik veya Avrupacılık anlayışlarının, devletin, dini, tamamen cemaatlere bırakmasına dayalı olduğunu belirterek bunun da Diyanet'in milyarlarca dolarlık servetinin bir siyasi parti tarafından kontrolü anlamına geleceğini, dolayısıyla Türkiye'de çok partili demokrasinin ortadan kalkabileceğini yazmıştı” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde yüzde 34.3 oy oranı ile tek başına iktidara gelmesinden sonra, Kıbrıs'ta Annan Planı'nı desteklemek ve Avrupa Birliği'ne giriş propagandası yapmak dışında, üzerinde pek durulmayan ilk icraatı, TBMM Bütçe Plan Komisyonu'nda alınan kararla Diyanet'e 15 bin kadro verilmesiydi. AKP, bu kadroların kullanılmayacağını açıklamıştı ama sonraki yıllarda, Diyanet'i, memur kadrosuna almak istedikleri adamları için atlama taşı haline getirdiler. Tahiri, şöyle diyordu:"Diyanet'in feshedilmesi, çok büyük oranda malvarlığının özel dini gruplara devredilmesi anlamına gelecektir. Bu gruplar, devletin çıkarlarını gözetmeksizin, İslâmiyeti diledikleri gibi yorumlayabilir, tanıtabilir ve kullanabilir. Cami, türbe, vakıf gibi kutsal yer ve iş yerlerinin kontrolünü devletten söküp alması halinde, parti, fiilen ülkedeki hemen her köy ve kasabada güçlü ve kalıcı bir mevcudiyet temin etmiş olacaktır. Parti, binlerce militanını nüfuzlu ve gelir getiren mevkilere atayabilir, tüm camileri kontrol edebilir.Bu durumda parti, atadığı insanlar vasıtasıyla camileri ve dini sistemi kullanarak, yıllarca iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde, yeterli sayıda seçmeni kontrolü altına alabilir."AKP iktidarı Diyanet'i feshetmedi ama 12 yıl boyunca diğer dini kurumlarla birlikte bir cemaatin kontrolüne bıraktı; 14 yıl buyunca da camiler ve sosyal yardımların kontrolüyle yüzde 50 civarında seçmeni kendisine bağladı.Diyanet, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Ağustos ayında düzenlediği olağanüstü din şurasında alınan kararlar doğrultusunda hazırlanan "FETÖ raporu"nu açıkladı.Raporda, "Dini eğitim almaları için aileleri tarafından örgütün okullarına verilen gençler, önce ailelerine, sonra kendi ülke ve toplumlarına ve nihayet İslâm ümmetine ait olma inancını ve bilincini kaybetmektedir. En önemli aidiyetlerinden kopartılan bu gençler, sırf örgüt liderinin emrini yerine getirmeye programlanmış kapıkulları haline gelmiştir. Artık onlar için ne ailenin ne vatanın ne de İslâm ümmetinin bir önem ve önceliği söz konusudur. Bu halleriyle onlar, tarihteki Haşhaşi grupların intihar timlerini anımsatmaktadır" ifadelerine yer verildi. Kendi mensuplarını kadrolara yerleştirip devleti ele geçirmek amacıyla başta soru hırsızlığı olmak üzere, her türlü yolsuzluğu ve hukuksuzluğu yapmanın, kul ve kamu hakkına tecavüz etmek olduğu belirtilen raporda, "Özetle, kendi konumuna 'meşruiyet' kazandırmak için dinin esas, değer ve hükümlerini 'araçsallaştırmaya' çalışanlar hep olmuştur ve olacaktır. Gülen örgütü de bunun bir örneğidir, fakat tek örneği değildir. Bu tür söylem ve eylemlerde bulunan, süfli emelleri için dini istismar eden her türlü oluşuma karşı gerekli tedbirler zamanında alınmalıdır" diye tespit ve öneride de bulunuldu.Diyanet üzerinden memur kadrolarına atananlar hangi sınıfa giriyor? Bu yöntemle kadrolaşan AKP, nasıl bir oluşumdur? Dini araçsallaştırmış mıdır? Tabii bu soruların cevabı, Diyanet'in raporunda yok!
…***
Prof. Dr. Haydar Baş, 11 Ekim tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Dostu kalmamış bir Türkiye” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Irak’ta bulunan Başika kampındaki Türk askerlerinin kalma süresini uzatan kararın Meclis’ten çıkmasının ardından Irak hükümeti sert açıklamalarda bulundu. Türk güçlerinin işgalci sayılması ve Irak’tan çıkarılmaları için BMGK ve BM’ye şikâyet edildiği bu açıklamaların başında geliyor.” diyen yazar, yazısının dveamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Elazığ’da bir günde 4 askerini kaybetti.
Aynı sıralarda Suriye’de Fırat Kalkanı harekâtını sürdürüyor.
Şimdi de Barzani’nin daveti ile ABD’nin Rakka ve Musul operasyonlarına katılmaya hazırlanıyor.
Söyler misiniz, topraklarında can, mal, namus güvenliği kalmamışken, siyasi irade neden burayı bırakarak sınır ötesinde iki ayrı Müslüman devletle savaş noktasına gelmeye karar veriyor?
Irak’ta bulunan Başika kampındaki Türk askerlerinin kalma süresini uzatan kararın Meclis’ten çıkmasının ardından Irak hükümeti sert açıklamalarda bulundu.
Türk güçlerinin işgalci sayılması ve Irak’tan çıkarılmaları için BMGK ve BM’ye şikâyet edildiği bu açıklamaların başında geliyor.
Irak hükümeti daha önce de Başika kampının kapatılmasını defaatle iletmiş ancak Türk makamlarından karşılık bulamamıştı.
Irak’taki koalisyon sözcüsü Dorrian, durum hakkında “Irak’ta Türkiye ordusu, hükümetin resmi izniyle gelmemiştir ve illegaldir” açıklamasını yaptı.
Böylece, Barzani’nin daveti ile ABD için Musul’a girmeyi düşünen Türkiye, ABD tarafından yine arkadan vuruldu.
Birleşik Devletler’in Ortadoğu’da mezhep savaşları ile istediği karışık ortamı sağlamaya çalıştığı malum.
Bizce Irak’taki konumumuzla ilgili Birleşik Devletler’in beyanı, mezhep savaşının artık devletler boyutunun planlandığını gösteriyor.
Yani Şii Irak ile Sünni Türkiye ABD aklı ile harekete devam ederlerse mezhep savaşına girişecek. Kazanan ise elbette yalnızca ABD olacak.
Saddam’a ‘Kuveyt arka bahçen gir’ diyen Amerika, girmesinin ardından ‘işgal ettin’ demedi mi?
Üstelik Türkiye, Irak’ın yanı sıra Suriye’de de IŞİD’le mücadele adı altında ilerlemesine devam ediyor.
ABD aklı ile Suriye içlerinde ilerleyen Türk askeri kısa süre sonra aynı “illegal” yaftasını Suriye’den de duyabilir.
Ortadoğu’da, Sünni dünyanın başı olacaksın diye kandırılan Türkiye, Irak ve Suriye’de işgalci sıfatına bürünen bir Türkiye…
Kim hangi yorumu yaparsa yapsın, dostu kalmamış bir Türkiye…
…***
Kazim Güleçyüz, 11 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “Zalim siyasetin gaddar düsturu” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mazlumder’in ilk dönem kadrosunda yer almakla başlayan kariyerine AKP iktidarında Meclis Başkanı Başdanışmanlığı ve AA Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra Yeni Şafak yazarlığıyla devam eden Kemal Öztürk, son yazılarından birinde devlet reflekslerini tahlil etmeye çalışmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Bizim çok sert ve köklü bir devlet geleneğimiz vardır. Devletin bekası için kardeş ve evlat katlini mübah saymış bir devlet geleneğinden bahsediyorum. O denli hayatî, kritik ve ödünsüz bir konudur devletin bekası. İşte şu anda devlet bir beka sorunu olduğunu hissetti ve buna karşı bir refleks, bir tepki veriyor. “Kabul edelim ya da etmeyelim, hukuka uygun görelim ya da görmeyelim, FETÖ ile mücadele darbeden sonra bir beka meselesi olarak görülüyor. 17/25 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar geçen sürede, bu kanserli yapıyla mücadele hukuk, kanun, adalet vb hassasiyetler gözetilerek yapılmıştı. Ama ne oldu? Bu kanserli ur bedenden sökülüp atılamadı.
“Evet, hepimizin tanıdığı, bildiği bazı insanlar mağdur oluyor, haksızlığa uğruyor. Ancak devlet çökerse, beden ölürse bugün mağdur olanlardan çok fazla insan perişan olacak. (...) Bu bir hayatta kalma, beka mücadelesi ise bizler de devletin ve onu yönetenlerin tepkisini anlamaya çalışmalıyız.”
Son dönemde iktidar cenahında çok dillendirilen “İstiklal savaşı verilirken hukuk askıya alınabilir” yaklaşımını bu ifadelerle tekrarlayıp “Devletin yaşam hakkı bireyin yaşam hakkından önce gelir bu ülkenin geleneğinde” diyen Öztürk’ün yazısı bize Facebook’ta şunu yazdırdı:
“Devlet bireyden önce gelir iddiasına cevap Said Nursî’den: Cemaat için fert feda edilir (anlayışı) zalim siyasetin gaddarâne düsturudur. Çok zalimâne pek çok vukuatı, ehvenüş-şer diye bir nevi adalet-i izafiye namında hakimiyetine bir maslahat gösterir. Hatta bu asırda o gaddar düsturun hükmüyle, bir adamın hatasıyla bir köyü mahveder. Beş-on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder.”015