Ekim 15, 2016 10:43 Europe/Istanbul

Faruk Çakır, 15 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Adalet sarayından cezaevlerine”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülkemizdeki adalet sisteminin iyi işlemediği, yargılamaların uzun sürdüğü ve hukukî hatalar yapıldığı umumî kabul gören bir tesbit. Cezaevlerindeki durum da zaten bunu gösteriyor.Kısa aralıklarla kısmî ve umumî aflar çıkmasına rağmen cezaevleri sürekli dolup taşıyor. Nitekim Türkiye’de önümüzdeki 5 yıl içinde 174 yeni cezaevi yapılmasına karar verilmiş ve bu şekilde kapasite 101 bin daha artmış olacak. Adalet sistemi iyi işlemiş olsa yeni cezaevleri yapılmasına ihtiyaç duyulur muydu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu toplantısında konuşan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra artan tutuklu sayısı itibarıyla cezaevlerindeki doluluk oranının yaklaşık yüzde 104’e tekabül ettiğini söylemiş. 15 Temmuz sonrası tutuklulara yer açmak için yaklaşık 40 bin kişinin ‘erken tahliye’ edildiği de düşünüldüğünde durumun vahameti ortaya çıkıyor.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım’ın, 290’ı kapalı, 66’sı açık, 4’ü çocuk kapalı, 2’si çocuk eğitim merkezi, 4’ü kadın açık, 6’sı da kadın kapalı olmak üzere toplam 372 ceza infaz kurumunda 195 bin tutuklu ve hükümlü bulunduğuna dikkati çekmiş ve kapasite fazlalığını karşılayabilmek için kurumlara ek yatak koymak ya da ek üniteleri yatakhaneye çevirmek gibi tedbirler alındığını anlatmış.

Yıldırım, “İnsan hak ve onurunu esas alan uygulamalardan kurumsal olarak geri dönüş mümkün değildir. Bize intikal eden her türlü insan hakları ihlâllerine mağdurun, şüphelinin kimliğine bakmaksızın ciddiyetle ve samimiyetle yaklaşmaya gayret ediyoruz” ifadesini kullanmış.

Cezaevleri meselesi çok önemli. Kısa sürede bir çare bulunması zor olabilir. Fakat hem yoğunluk hem de diğer şartları iyileştirmek için yoğun çalışma gerekir. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü’nün verdiği bilgiler arasında kamuoyunun tahmin edemeyeceği hadiseler de var. Meselâ, 10 tutuklunun dudaklarını diktiğini, bir tutuklunun da kendi etini kesip yediğini beyan etmiş! Ne feci bir durum.

Cezaevlerindeki durum umumî hal ve gidişin bir neticesidir. Cezaevlerini tam bir ıslâhhane yapmak istiyorsak işe eğitimden başlamakta fayda var. Önemli olan insanların cezaevlerine düşmesini engellemektir. İnsanların aklını inkâr eden ve kalbine Allah korkusu yerleştiren bir eğitim sistemi olsa suç işleme nisbeti azalmaz mı? Her geçen yıl suç ve suçluların sayısı artıyorsa bir yerlerde ve bilhassa eğitimde yanlış yapıldığı görülmelidir. Artan suç ve suçlu sayısı karşısında daha fazla cezaevi yapmayı çare olarak görürsek yanlış yapmış oluruz. Mesele suç işleme ihtimalini en aza indirmek olmalı. Daha fazla cezaevi, daha fazla ceza anlayışıyla bu kısır döngüden çıkmamız mümkün değil.

Dünyanın ve Avrupa’nın en büyük adalet saraylarını yaptık. Bu saraylar ihtiyaç, ancak yeni ve kaliteli binaların suçları önleme noktasında çare olmadığı belli. Keşke dünyanın en az hapishanesine ve mahkûmuna sahip bir ülke olmayı başarabilsek.

Elbirliği ile çalışırsak bunu başarmak imkânsız değil. İşe eğitimle başlayalım ve önümüzdeki yılları planlayalım. Manevî değerlere sahip çıkarak bu hedefe ulaşmak mümkün olur. Zor, ama imkânsız değil.

…***

Esfender Korkmaz, 15 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Borçla büyüyen borçla küçülür”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Eskiler fazla borçlanınca, borç bini aştı derlerdi… Türkiye'nin dış borçları 421 milyar dolara yükseldi. Türkiye tasarruf yatırım açığı veriyor. Aradaki fark cari açık olarak yansıyor. O kadar ki 2000'li yıllarda yüzde 20'nin üstünde olan ortalama tasarruf oranı bugün yüzde 14'ün altındadır. Tasarruflar yetersiz olunca farkı dış kaynakla karşılıyoruz. Kamunun iç borçları 458 milyar liraya, bireysel krediler 398 milyar liraya yükseldi. Özel sektör iç kredileri vatandaşı ilgilendirmiyor. Borç miktarı ile borç yükü farklıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Borç yükü içinde borcun ekonomiye getireceği olumsuz etkiler de vardır. Bu etkiler doğrudan ölçülmez. Söz gelimi, iç borçların enflasyon etkisi, dış borçların kur etkisi ve geri ödeme sırasında fakirleştirme etkileri olacaktır.Ayrıca, iç ve dış borç toplanmaz… Çünkü iç borçlar GSYH içinde bir transferdir ve gelir dağılımını etkiler. İç borçlarda reel faiz yüksekse, devletten borç verene bir gelir transferi olur, tersine reel faiz yoksa borç verenlerden devlete bir gelir transferi yapılmış olur. Dış borçlarda ise, özel sektör veya devlet  fark etmez, borç girişi ve çıkışı doğrudan GSYH artırır veya düşürür. Yani büyümeyi etkiler. Ayrıca döviz arz ve talebini etkiler.  Türkiye bu güne kadar dış borçla büyüdü. Bundan sonra dış borcu daha pahalı alacak. Ayrıca, Fitch kararı olumsuz olursa ve arkasından FED faiz artırırsa, dış borçları çevirmekte zorlanacağız. Bir alternatif yatırım - tasarruf açığını, bir anlamda cari açığı çözmek gerekir. Bunun için, hem iç tasarrufları artırmalıyız, hem de üretimde daha çok yerli hammadde ve yerli aramalı kullanmalıyız. Tasarrufları artırmak, orta ve uzun vadeli bir iştir. Bunun için siyasi istikrar, sermayenin ve mülkiyetin güvence altına alınması şarttır. Türkiye'de ortalama tasarruf oranlarına bakarsak, 1976’da, özel tasarrufların GSYH'ya oranı yüzde 20.9 iken, 1980 darbesi ile yüzde 9.4'e gerilemiştir. 2013 yılında da özel tasarruf oranı yüzde 9.9' a kadar düşmüştür. Bunun için başkanlık tartışması dahil, siyasi çatışmaları  daha istikrarlı bir ortama ertelemeliyiz.

…***

Muharrem Bayraktar, 15 Ekim tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Musul, Cerablus ve ötesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’nin Ortadoğu’da her geçen gün yeni maceralara sürüklenişi karşısında, yapılan resmi açıklamaları açıklamakta güçlük çekiyoruz.Türkiye bir taraftan “Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız” diyor, diğer taraftan Türk askeri Suriye topraklarında ilerliyor.Türkiye bir taraftan “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” diyor, diğer taraftan Musul’un etrafında, Başika’da askerimiz kamp kurmuş durumda!Suriye Devlet Başkanı Esad “Türk askerinin, topraklarından çıkmasını” istiyor biz “toprak bütünlüğü” masalı peşindeyiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Irak merkezi hükümeti başbakanı Haydar El İbadi “Türk askerini topraklarımızda istemiyoruz” diyor, biz ise Irak’ta silahlı çeteler kurarak hükümeti devirmekle ve vatana ihanetle suçlanan, sonuçta da Türkiye’ye kaçan, VIP misafir olarak ağırlanan Irak’ın eski Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El Haşimi’nin “Türk askerini Irak’a biz çağırdık” masalını diniyoruz.

Sahi, Irak’ın kırmızı bültenle aradığı Haşimi’yi neden hala onlara teslim etmiyoruz? Biz, kendi ülkemizde darbe yapanları en ağır şekilde cezalandırırken komşu ülkenin darbecilerini neden koruyoruz?Bir taraftan Irak, bir taraftan ABD, diğer taraftan Avrupa ülkeleri Türk askerinin Musul’dan çıkmasını isterken, biz hangi gerekçeyle başka bir ülkenin topraklarında ve o ülkelerin meşru yönetimleri oradan çıkmamızı istemesine rağmen ısrarla askerimizi muhafaza ediyoruz?Tamam, dün bizi davet ettiler, bugün çıkın diyorlar, o zaman gösterin hangi şartla ve hangi süreyle Başika’ya asker gönderdiğimizi, belgeleri vurun suratlarına, suratsızlıklarını dünyaya duyurun.Ama buna rağmen, 65 ülkenin Musul’a girmek “kuzuya saldırmayı bekleyen kurtlar misali” beklediği bu kirli kapanda, bir dakika bile durmayın, askerimizi geri çekin.Karşımızda son çırpınışlarını yaparken “kimyasal silah kullanmaktan” dahi çekinmeyecek olan IŞİD’in ruh hastaları ordusu varken, istenmediğimiz, reddedildiğimiz ve hatta kovulduğumuz bir coğrafyada ne işimiz var?Oradaki askerlerimizin her an bir “hava saldırısına maruz kalmayacağı” garantisini nereden alıyoruz?Aynı gerekçe ve sorular Suriye’deki askerlerimiz için de geçerli.Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar “sınırlarımız namusumuzdur “dedi önceki gün.Çok doğru bir söz.Sayın Akar keşke bu sözü daha önce söyleseydi; Keşke Türk sınırlarını kullanarak Suriye’deki iç savaşa giden binlerce çete mensubunun karşı tarafa geçişini önlemek için söyleseydi.Şimdi delik deşik edilmiş sınır hatlarımıza duvar örmek gibi garabet içine de düşmezdik o zaman.