Ekim 16, 2016 10:19 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, 16 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yeniden beyin göçü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Beyin göçü, yetişmiş uzman insanların çalışmak için gelişmiş ülkelere göç etmesidir. İki şekilde oluyor… Ya Türkiye de okumuş, araştırma yapan, uzmanlaşmış, vasıflı işgücünün gelişmiş yabancı ülkelere göç etmesi veya dışarıda eğitim almış ve uzmanlaşmış  insanların gelişmiş ülkelerde kalması şeklinde oluyor.Yüksek büyümenin yaşandığı 2012 yılına kadar beyin göçü azalmıştı… Bu yıldan sonra başlayan ve artan ekonomik ve siyasi sorunlarla beraber yeniden beyi göçü de artmaya başladı.Bir insan yetiştirmek, uzman yapmak, bir fabrika kurmaktan daha zordur… Daha da önemlidir. Hele hele çağımızda. Artık makine ikinci planda kalmıştır. Zaten vasıflı insan olmazsa, sermaye de olsa, fabrika kuramazsınız. Teknoloji üretemezsiniz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İnsan var olalı beri  eğitimin önemi bilinmektedir. Ancak,  üretim faktörleri yanında, eğitimin de  ilave bir değer yarattığı yirminci asrın ikinci yarısında bilimsel olarak ta ispat edildi. Ve eğitim de bir yatırım olarak kabul edildi... Hatta fiziki yatırımdan daha önemli bir yatırım olduğu anlaşıldı. Adına "Beşeri yatırım" "İnsana yatırım" denildi. Mamafih,  Fabrikaları yerle bir olmuş Almanya'nın  kısa sürede kalkınması da  beşeri yatırım  sayesinde oldu. Ayrıca eğitim, özellikle yüksek öğrenim sosyal faydası olan bir yatırımdır. Ekonomide ortalama verimliliği yükseltir. Aynı zamanda  sosyal ilişkilerin de  daha gelişmiş ve rahat olmasını sağlar. Yani eğitimin hem iktisadi hem de sosyal faydası vardır.Sanayileşmiş ülkeler, beşeri yatırımı  kendi ülkelerine çekmek için her türlü imkanı yaratıyorlar. Zira, eğitilmiş uzman  bir insanın bir ülkeye gitmesi, o ülkenin  bir kuruş harcamadan kurulu bir fabrikayı almasına  benzer.Başka bir ifade ile beşeri yatırımın, bir başka ülkeye göç etmesine "Beyin göçü" denilmektedir. Beyin göçü, sanayileşmiş ülkelerin resmi politikası haline gelmiştir.

Yüksek öğrenim, beşeri yatırımın en önemli halkasıdır.  İnsana yatırımda da  rasyonellik, en az maliyetle en yetenekli olanları eğitmektir.  Bu sebeple Üniversite  eğitimi alacak olanların toplumun  en geniş tabanından seçilmesi  ve en kabiliyetli olanların  eğitilmesi gerekir.  Başka bir ifade ile, bir toplum eğitiminden en yüksek faydayı sağlamak istiyorsa, parası olanı değil, yeteneği olanı eğitmelidir. Bunun içindir ki  Üniversitenin paralı olması, bizim gibi ülkeler açısından yanlıştır.Bir başka yanlış. Türkiye'de  "İnsan gücü planlaması" yoktur. Özellikle  mühendislikte, insan gücü fazlası vardır.  Olağanüstü dönemin bir icadı olan YÖK, ihtiyaca göre  vasıflı işgücü planlamasında tamamıyla yetersiz kalmaktadır. Bunun için yüksek öğrenimi yeniden ve insan gücü ihtiyacına uygun olarak  planlayacak bir organ haline getirmek gerekir.

…***

Mehmet Kara, 16 Ekim tarihli Yeni Asya gazetesinde, ““Hata” ve “mağduriyet””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra KHK’lar ile yüz bini aşkın memurun açığa alınması ve 60 binin üzerinde memurun görevine son verilmesiyle birlikte kamuoyunda mağduriyetlerin konuşulmasına sebep oldu.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “at izi it izine karıştı” demesinden sonra da başta başbakan olmak üzere birçok bakan ve iktidar partisi yetkilisi mağduriyetlerden söz ederken illerde “kriz merkezleri” oluşturuldu. Ardından insanlar mağduriyetlerini bu merkezlere iletmeye başladı. İtiraz dilekçesi vermek için başta Başbakanlık binası olmak üzere illerdeki merkezlerde uzun kuyruklar oluştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Mağdur olduğunu söyleyenler bir yandan da mahkemelere müracaat etmeye başladılar. Anayasa Mahkemesi’ne 16 binin üzerinde başvuru yapılırken, Danıştay’a göreve iade için dâvâlar açıldı, açılıyor.

Mağduriyetler konusunda “yaş ile kurunun bir arada olmaması için titiz davranılacağı”nı söyleyen Başbakan Binali Yıldırım’ın verdiği rakama göre 70 bin kişi mağdur olduğunu belirtip müracaat etmiş. Durum böyle iken, bu başvurulardan sonra, “Mağduriyetler abartılıyor, mağdur edebiyatı yapılıyor” noktasına gelindi…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Zaman zaman “Mağdurlar var’ deniyor. Kardeşlerim, kusura bakmayın mağdur falan yok” ifadesiyle “mağduriyet yoksa neden mağdur müracaatları alındı?” sorusunu akıllara getirdi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hafta başında, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin konuşmasında mağduriyetlerle ilgili olarak diğer ülkelerin üyelerinin soruları karşısında, bu yapıyla ilgisi olmadığı tesbit edilen 3 bin kişinin göreve iade edildiğini açıkladı.

Başbakan Yıldırım bu sayının bin-iki bin olduğunu söyledi.

Yine Erdoğan, 3 bin 456 hâkim, savcı ile yüksek yargı üyesinin meslekten çıkarıldığını açıklarken, meslekten uzaklaştırılan, ancak yapılan inceleme neticesinde haklarındaki “iddialarının mesnetsiz olduğu” anlaşılan 198 hâkim ve savcının görevlerine iade edildiğini söyledi.

TSK’da mağduriyetler konusunda birim oluşturulurken, karargâhın görüşüyle 3 general bir amiral tahliye edildi.

Bunlar mağduriyet olarak kabul edilmiyor mu? Yoksa, Erdoğan’ın dediği gibi “bazı hatalar” olarak mı görülüyor?

Burada, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, 115 bin kişi hakkında işlem yapıldığını açıklarken, 70 binden fazla itiraz dilekçesi verildiğini, “varsa bir yanlışlık düzeltilecek” demesini not etmek gerekir.

Diğer yandan hükümet ile CHP arasında gerçekleşen bir görüşmede ‘çok sayıda ismin gerekçesiz mağdur edildiği’ yönünde ana muhalefetten gelen eleştirilere hükümet yetkililerinin “sendikaya üye herkesin açığa alınması ya da ihraç edilmesi yöntemi yerine, belirlenecek belli bir süre üzerinden sendikaya üye olanların ihracının devam edeceği, diğerlerinin kamuya geri döndürülebileceği formülü üzerinde durulduğu, benzer daralma kriterlerinin Bank Asya ile yapılan işlemler içinde getirilebileceği ifade edildiği” yazıldı.Bu haber de taraflarca yalanlanmadı.

Eğer bu haber doğruysa ve bu kriterler daraltılacaksa, “bazı kriterler”le ihraç edilen kamu çalışanları göreve iade edilebilecek mi?

15 Temmuz darbe girişimine bilerek katılan, destekleyen, azmettiren varsa cezasını elbette çekmelidir. Suçluya da hak ettiği ceza en kıza zamanda verilmelidir… Ancak darbeye ilişkisi olmayan kişiler de mağdur edilmemelidir. Tek bir kişi dahi haksızlığa uğrayıp mağdur olmaması için çalışılmalıdır. Kaldı ki, bunu hükümet yetkilileri de söylüyor.

“Bu darbeyi yapanlar mağdur da, bu darbede geleceği karartılmaya çalışılan millet mağdur değil mi? Asıl mağdur millettir. Milletin psikolojisi bozuldu. Kurunun yanında yaş yanmaması için azamî gayret gösteriyoruz, hiç endişeniz olmasın. Adaletle davranacağız” diyen Yıldırım yerden göğe kadar haklı. Bu yüzden bir kişinin dahi mağdur olmaması için titizlikle çalışılması gerekir.

Unutmamak lâzım ki, darbelerin demokrasiye ve hukuka verdiği büyük zarar, ancak hukuk yoluyla ve demokrasi içinde kalınarak giderilebilir.

…***

İhsan Çaralan, 16 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “‘Yasaklar’la yönetim!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ne güzel memleket!Hoşuna gitmiyor mu, yasakla! Sana bir zorluk çıkarma ihtimali mi var; yasakla gitsin!Hak mı, hukuk mu, insan hakları mı, “Yasak hemşerim” de, bas üstüne yürü!Böyle bir memleket yönetenler için güzel olmaz mı? On binlerce kamu emekçisi gasp edilen hakları, keyfi uygulamalarını protesto etmek, açığa alınan kamu emekçilerinin görevlerine iadesini isteklerini duyurmak, iş güvenceli çalışma haklarını savunmak için Ankara’da miting düzenleneceğini günler önce ilan ediyor. Bunun için çağrılar yapılıyor. Ama miting günü geldiğinde Ankara Valiliği, “Bu mitingi yasakladık!” diyor.Gerekçesi mi? Her derede derman, güvenlik!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yasal haktır, insan haklarıdır, toplu gösteri hakkının ihlalidir, bunu umursamıyor yetkilililer; madem ki OHAL var, madem ki bana bu hakkı OHAL Yasası tanımış, “yasakladım” diyor.

Sanki Valinin asli görevi Ankara’yı vatandaşların miting yapacakları kadar güvenli bir kent yapmak değilmiş gibi, kendince sorun olanları “yasaklayarak” sorun olmaktan çıkarıyor!

Bir hafta önce de 10 Ekim 2015’teki IŞİD saldırısında hayatını kaybeden 101 barış savaşçısını anma etkinlikleri de aynı, etkinliklere “terör saldırısı yapılabileceği istihbaratı var” gerekçisiyle yasaklanmıştı.

Yani Ankara’da ister Valiliğin hoşuna gitmeyecek bir etkinlik düzenlemek isteyin, ister miting yapmak için girişim yapın, Valilik etkinliğinizi “güvenlik” gerekçisiyle yasaklayabilir.

Nitekim, yıllardır hiçbir “izin”, “yasak” konusu olmadan sürdürülen “Aşure Günü etkinlikleri” de bu yıl Ankara Valiliği tarafından yasaklandı!

Emniyetin deyimiyle “huzur ve güvenliğin sağlanması” için!  

Ankara Emniyetinden Cemevi yöneticilerine yasaklama için yaratıcı bir gerekçe de sunulmuş: “Aşure etkinliklerinin yasaklanması”nın gerekçesi için; “Son zamanlarda ülke genelinde yaşanan terör olayları ve düzenlenmek istenen etkinliklere yönelik terör saldırıları gerçekleştirilebileceği yönünde istihbari bilgiler ve terör örgütlerinin ilimizde yapılacak ‘Aşure Günü’ etkinliklerine yönelik eylem arayışı içinde olduğu bilgileri alındığından aşure etkinlilerinin Muharrem ayı boyunca ‘huzur ve güvenliğin sağlanması’ gerekçesiyle yasaklanmasına karar verildi!

Gösterilen tepkiler üzerine “Ankara Valiliğinin yasağı geri çektiği” söyleniyor ama Valiliğin söylediği “Cemevleri içindeki etkinliklere yasak değil” biçiminde. Sanki Cemevi içindeki etkinlikler de Valiliğin iznine bağlıymış da valilik lütfedip izin veriyormuş gibi!

Ama iktidarın yakınlarının törenlerine, toplantılarına hiçbir yasak yok. Belki de terörist saldırılar için en hassas olan Cumhurbaşkanın, Başbakanın ve bakanların ”toplu açılış” töreni, “buluşma” denilen kalabalık açık hava mitinglerine hiçbir “terör saldırısı istihbaratı” alınmıyor da işçilerin, emekçilerin etkinlikleri mi terörist saldırı tehdidi altında oluyor?