Ekim 18, 2016 09:07 Europe/Istanbul

Ali Sirmen, 18 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Fiili dikta mı? Anayasal dikta mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kimileri, şu anda var güçleriyle, başkanlık sistemini tartıştığımıza herkesi inandırmak istiyor. Oysa şikâyetçi olduğumuz ve gündemimizi meşgul eden, başkanlık sistemi değil, tek adam yönetimidir. Şu ya da bu biçimde, yasama, yürütme ve yargının bütün dizginlerini ele geçirmiş olan, her türlü yetkiyle donatılmışken, sorumluluğun ve denetimin, tümünden azade tek adamın egemen olduğu düzene genelde tek adam rejimi, bizde de Reis Rejimi denilmekte. Kuvvetler ayrılığının esamisinin okunmadığı Reis Rejimi’nde, temel hak ve özgürlükler rafa kaldırılmış, gazeteciler, yazıp çizenler içeri tıkılmış, her şey Reis’in ihtiyarına bırakılmış durumdadır. Kendisi de Reis’in keyfine uygun davranmakla yükümlü olan Reis’in partisi şu anda fiili Reis Rejimi’ni anayasal bir kılıfa büründürmek amacında, başkanlık etiketli bir Reis düzeni anayasasını kabul ettirmek peşindedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Böyle bir düzenlemenin, neyi değiştirip, ne işe yarayacağını anlamak imkânsız.Her şeyden önce, çağımızda anayasa kavramı denince, yurttaşın temel hak ve özgürlüklerinin sınırlarını genişleten, güvencelerini arttıran metinler anlaşılır. Yani anayasalar, yönetileni yöneten karşısında güvenceye alırlar, yönetenin yönetilen karşısındaki yetkilerini arttırmazlar. Anayasa yurttaşın anasını ağlatan yasa değildir.Bizde bir anayasa fetişizmi var. Sanılıyor ki, anayasa her şeyi çözer. Zannediliyor ki, gelişmiş demokrasiler, iyi anayasaları olduğu için o durumdadırlar. Biz de iyi bir anayasaya kavuşsak, bütün sorunlarımız çözülecektir. Oysa, anayasalar neden olmaktan çok sonuçturlar. Yani demokratik toplumlar, demokratik anayasaları olduklarından demokrat olmuyorlar, demokrat olduklarından demokratik anayasa temelinde uzlaşıyorlar. O toplumların, demokratik uzlaşma kültürleri anayasalarının da güvencesini oluşturur. Yoksa, yeterince demokrasi birikimi olmayan bir topluma, çağının en ileri, demokratik kurumlarıyla donatılmış bir anayasayı getirip yürürlüğe koysanız, sonuç değişmeyecek, toplum, zaman içinde, o anayasayı kendine benzetecek, yine çağ dışı kurumlar ve uygulamalar pratiğine dönecektir. Bugün Türkiye’nin düşünce özgürlüğüne saygılı, kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun davranan, yargı bağımsızlığına sahip, bir yönetime ihtiyacı var. Bunları yaşama geçirecek bir iktidar ve bu ilkelere uyulmasının güvencesi olan bir kamuoyu ve denetim mekanizması güvenceye alınmış, baskı tehdidi Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallanıp, durmayan bir muhalefet oluşturulamazsa, yeni anayasa da yapılsa hiçbir şey değişmeyecektir. Ne yazık ki, şu anda yapılmak istenen tam da budur.

Oysa baskı mekanizmalarını, yasal veya anayasal kurumlar haline sokmak onlara meşruiyet kazandırmaz. Yani infaz yasalarına, suçun mahiyetine göre infaz kurumlarında işkence uygulanabileceği kaydı düşülürse, işkence mazur mu görülecektir? İşkenceyi yasalaştırarak meşrulaştırmaya çalışmak, özrü kabahatinden büyük davranışın en çarpıcı örneği olur ve hiçbir şeyi de çözmez; tıpkı tutuklama yetkisinin yürütmenin ihtiyarına bırakıldığı bir anayasal düzenlemenin hiçbir şeyi çözmeyeceği gibi... Bu durumda Reis Rejimi’ni, başkanlık sistemi etiketi altında anayasal kılıfa uydurmanın ne anlama geldiğini kestirmek güç olmasa gerek. Şu anda bize “kırk katır mı, kırk satır mı” gibisinden sorulmak istenen soru da aynen şudur:

- Fiili dikta mı istersin, yoksa kılıfına uydurulmuş, anayasal dikta mı?

“Biz bu durumu hak ediyor muyuz” sorusunun cevabı da genelde “evet” olduğundan onu telaffuz bile etmiyorum.

…***

Muharem Bayraktar, 18 Ekim tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Musul’da Sünni kuşak hayali”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye Musul’da neden istenmiyor?Musul’da neden en küçük bir birlik seviyesinde dahi bulunmamıza tahammül yok?Bazı kesimlere göre bunun en önemli sebebini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında Dubai merkezli Rotana TV’ye yaptığı şu konuşmada aramak lazım. Cemal Khashoggi’nin “son olarak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin müdahalesi olmadan Musul’un kurtulabileceğini düşünüyor musunuz?” sorusuna şu cevabı veriyor Erdoğan:“Hedef Musul’un DAİŞ’ten kurtarılmasıysa bunu başarmak için iş birliği yapmalıyız. Fakat sorun şu: Ondan sonra şehirde kim kalacak? Elbette, Sünni Araplar, Sünni Türkmenler ve Sünni Kürtler. Haşd El Şaabi’nin Musul’a girmesine izin verilmemeli. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan onların girmesini önlemek için iş birliği yapmalı.”Fırtına koparan sözler bunlar. Erdoğan’a göre Musul, Sünni Türkmenler, Sünni Araplar ve Sünni Kürtlerin yaşayacağı bir yer olmalı ve Haşd El Şaab Musul’a kesinlikle girmemeli.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Oysa Musul’un yüzde 30’u Şii. Musul’da Şii Türkmenler, Şii Araplar, Şii Kürler var. Kakailer, Ezidiler, Hristiyanlar var. Bunlar yeni Musul’da olmasın mı? IŞİD’den önce vatanları olan Musul’u terk mi etsinler?

Türkiye’nin eğitip donattığı, başında eski Musul valisi Nuceyfi’nin bulunduğu, 1000 civarında askeri bulunan ve tamamen Sünnilerden oluşan Haşd El Vatan ise beklemede. Musul için bu birliklere hiçbir görev verilmedi. Nuceyfi, IŞİD Musul’a girmeden önce Irak askerlerinin Musul’dan çıkması kararının alındığı Vilayet Meclisi oylamasının arkasında bulunan kişi. Yani Musul’u IŞİD’e teslim eden kişi bugün sözümona Türkiye’nin kontrolündeki birliklerin başında. Kendi ülkesine ihanet etmiş birinden bize ne fayda gelir?

Erdoğan, “Musul için kullandığı ifadeyi neden sarf etti, bu bir sürç-i lisan mıydı?” bilemeyiz ama Ortadoğu’nun demografik yapısı ve mezhepsel konumu içinde bu sözler etkisiz eleman olarak kayda geçti.

Musul savaşı Türkiye’nin “yok sayıldığı” bir düzlemde ilerliyor.Oysa geçtiğimiz Nisan ayında İslam İşbirliği Teşkilatı 13. Zirvesinde Erdoğan’ın kullandığı şu cümleler ne kadar şıktı:

“Mezhepçilik fitnedir. Ben ne Sünniyim, ne Şii. Ben Müslümanım.”Sahi hangi Erdoğan’a inanalım?“Mezhepçilik fitnedir” diyene mi “Musul’da Sünni Araplar, Sünni Türkmenler, Kürtler olmalı” diyen Erdoğan’a mı?Ben Türkiye’nin ve bölgenin kurtuluşunun samimi bir şekilde uygulanacak mezhepçilik karşıtı politikalarda görüyorum.Bu politikalar sözde değil özde olmalı.

…***

Esfender Korkmaz, 18 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İşsizlik korkutuyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Temmuz ayı işsizlik oranları açıklandı. 2014 yılında ilan edilen işsizlik oranı yüzde 9.8 iken, bu sene 2016 yılı Temmuz ayında bu oran yüzde 10.7'ye yükseldi.Tarım dışı işsizlik oranı, aynı yıllar itibariyle yüzde 12'den yüzde 13'e yükseldi.  gençlerde işsizlik oranı da arttı... 2014 ‘te yüzde 18.2'iken 2016 'da yüzde 19.8''e yükseldi.İş aramayıp çalışmaya hazır olanları da katarsak, filli işsizlik oranı 2016 Temmuz ayında yüzde 17.8 oldu. Temmuz ayında, Türkiye'nin de üye olduğu 34 OECD ülkesindeki işsizlik oranı ortalaması yüzde 6.4 tür. İlan edilen işsizlik oranları itibarıyla Türkiye OECD ülkeleri içinde işsizlik oranı sıralamasında bazen 4, bazen 5. sırada yer alıyor.İşsizliğin ne boyutta olduğunu ve önemini daha doğru tespit etmek için, genel işsizlik oranı dışındaki verilere de bakmak gerekir.Tarım dışı istihdam neden önemlidir?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tarım dışı işsizlik, işsizlik oranlarını daha doğru yansıtıyor. Tarım alanında yaz aylarında çalışan mevsimlik işçi sayısı arttığı için işsizlik konusunda yanıltıcı olabilir. Ayrıca tarım sektörü işsizliği absorbe eden bir sektördür. Bir tarım işletmesinde beş veya altı kişi çalışabilir. Verimlilik değişmez. Bu nedenle ya mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam verilerini kullanmak veya her sene aynı ayı karşılaştırmak gerekir. Gençler arasındaki yüksek işsizlik oranı, sosyal dengeleri olumsuz etkiliyor... Nedeni ne olursa olsun, gençler arasında yüksek işsizlik, bazı gençlerin ideolojik ve zararlı düşünceler tarafından istismar edilmesine yol açıyor. Yine cemaat gibi ayırımcılıktan ve terörden beslenen kötü niyet sahipleri tarafından yanlış yönlendirilmelerine neden oluyor.  Fiili işsizlik oranı, 2014 yılında yüzde 17.1 iken, 2016 yılında yüzde 17.8 oldu. TÜİK, fiili işsizlik oranı diye bir oran vermiyor. İş aramayıp çalışmaya hazır olanların sayısını veriyor. Gerçekte ise Türkiye şartlarında bunlar da işsizdir. Çünkü TÜİK, işsiz kaldığı halde son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birine başvurmayanları işsiz saymıyor. Bu sonucu TÜİK'in işsizlik tarifinden çıkarabiliyoruz.TÜİK'e göre İşsiz ''Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde iş başı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki fertler işsiz nüfusa dahildirler. 2014 yılı öncesinde iş arama kriterinde referans dönemi olarak "son 4 hafta" yerine "son 3 ay" kullanılmaktaydı.''İş arama kanalları, İŞKUR, özel istihdam büroları, doğrudan işletmeye başvurma, gazete veya sosyal medyada iş aradığını ilan etme yollarıdır.İşsiz kalan birisi veya yeni çalışmaya başlayacak birinin bu kanallarla ilgili bilgi sahibi olması zaten 4 haftadan fazla sürer. Zira Türkiye'de eğitim seviyesi veya piyasa şeffaflığı Avrupa standartlarında değildir.O zaman, eğer istihdam yaratmak, işsizliği çözmek istiyorsak, fiilen ne kadar insana iş bulacağımızı da daha doğru tespit etmeliyiz